Ailem ve hayallerim

5 Haziran 2021

Zor iştir göçmen olmak. Yeni bir ülkeye yerleşmek, yaşam mücadelesi vermek, her şeye sıfırdan başlamak kolay değildir. Yıkılmaz bir özgüvenin ve dayanıklılığın eseri olarak şekillenir. Hele farklı bir ırkın genetiği, insanın fiziğine yansımışsa iş daha da zorlaşır. İşte bu tanıma birebir uyan, çekik gözlü, Koreli bir ailenin yaşamına konuk oluyoruz Minari’de. Filmin adı da Kore enginarı olarak bilinen çok şifalı bir bitkiden geliyor. Su kenarlarında hudayinabit yetişen bir bitki.
“Minari”, ilk gösterimini yaptığı Sundance’da büyük jüri ve seyirci ödüllerini kazanarak festivaller yolculuğuna başlamıştı. Kore’den Amerika’ya göç etmiş bir ailenin varoluş öyküsü, usul usul akan yumuşak anlatımıyla, bu yılın en etkileyici filmlerinden biri oldu.
Yapımcı olarak bağımsızlara çok destek olan Brad Pitt’in şirketi Plan B’nin de yer aldığı filmin künyesinde, Sundance sonrası kazanılmış 100’ün üzerinde ödül var ki, bunlar arasında Yuh Jung Youn’un en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar’ı da yer alıyor. Film 2021 Oscarlarında toplam 6 dalda adaylık aldı. Kore hikayesi fakat bütçe tamamen Amerikan.
Yönetmen ve senaryoyu yazan Lee Isaac Chung’un yaşamından da oto biyografik esintiler taşıyan hikayede, baba Jacob’un (Steven Yeun), karısı Monica (Yeri Han), küçük oğlu David (Alan S.Kim), kızı Anne (Noel Cho) ile Kaliforniya’dan Arkansas’a taşınarak, satın aldığı tarlada rüyasını gerçekleştirme gayretini anlatıyor.
Aile için Kore’den göç nedeni, başta oğul David’in kalbinde doğuştan olan delik olmuştur. 80’lerde Amerika, Kore’ye oranla daha iyi tedavi imkanları sunan bir ülkedir. Arkansas’a yerleşmelerinden kısa bir süre sonra memleketten, anneanne Soonja (Yuh Jung Youn) çıkagelir. Akıllı, sevecen çocuklarla ilgilenmeyi seven, gün görmüş bir kadındır. David, “Kore kokuyor” dediği anneannesi ile başta çok yakınlaşmaz. Kadının çocuklara sevgi dolu, anlayışlı, oyun bazlık içinde yaklaşması, aile içindeki otoriter baba hegemonyasını kırmaya başlar.
Baba tarla işleri yanında anne Monica ile bir civciv fabrikasında seksörlük denilen, erkek ve dişi civcivleri ayrıştıran bir işte çalışmaktadır. Böyle bir iş dalı olduğunu da film sayesinde de öğrenmiş oldum. Tarlasında organik sebzeler yetiştirmek hayali çok yolunda gitmez. Ürün alınmasına alınır da pazarlamada sorun çıkar, mal elde kalır. Monica aile bütünlüğüne inanan, tanrı inancı tam, klasik bir annedir. Kocasının hayallerinin ellerindeki parayı bitirmesi en büyük korkusu olmuştur. Bu nedenle aralarındaki ilişki bozulmaya yüz tutmuştur. Sık sık tartışırlar.
Minari göçmen olmak, hayaller ve çekirdek aileyi koruyabilmek arasındaki ikilemler üzerine yoğunlaşıyor. Öykünün en anlamlı anları anneanne ve torun David arasındaki ilişkide ortaya çıkıyor. Küçük David’i canlandıran 7 yaşındaki Alan S. Kim, yaşını, başını aşan oyunculuk gösteriyor. Bu yılın en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar’ını kazanan Youn olmasa hikaye ve film çok şey kaybedermiş. Her belirdiği ana damgasını vuran içten ve inandıran bir performans. Filmin duygu yoğunluğunu arttıran bir karakter ve oyunculuk gösterisi.

Yazının devamı...

Zombiler bu kez Vegas’ta

29 Mayıs 2021

Netflix ‘bloc-buster’ sınıfından bol efektli, bol kanlı filmlere büyük bütçeler ayırıyor. Normal zamanlarda sinema salonları önünde köşeyi dönen kuyruk yapacak, adrenalin yüklü aksiyonlardan sonuncusu, ‘Ölüler Ordusu-Army of the Dead’ oldu. Zack Snyder yönetmenlik imzası ‘300 Spartalı’dan bu yana aksiyon dünyasında önemli bir yere sahip. 90 milyon maliyetli, bu Zombi aksiyonu, Las Vegas’ı rüya kentten bir kâbus kente dönüştürüyor. Bir zamanlar neon ışıklarının göz aldığı kent, Zombi istilası sonra yıkık, enkaz yığınlarının üzerinden dumanların tüttüğü, karanlık, gri bir alana dönüşmüş. Jeneriklerin aktığı açılış sahnelerinde Elvis Presley’in ‘Viva Las Vegas’ şarkısı eşliğinde zombilerin yaptıkları kanlı ve canlı şekilde önümüze geliyor. Zombileşen dansçı kızların hatta taklit Elvis’in boyunlara saldırısıyla olanlar olmuş, Vegas hayalet şehre dönüşmüş bile. Zombiler, ısırılmadan hayatta kalanları bir mülteci kampı gibi çevresi konteynerlerle çevrili karantina bölgesine toplanmaya mecbur etmiş.
Politik alt metin okuma, Zombilerin Amerikan usulü mutlu yaşamı ortadan kaldırarak, Trumpvari ayrılıkçı bir iklim yaratması olabilir. Karantina alanında ise sözde devleti temsil eden asayiş koruyuculardan kişisel terör, mobbing vardır. İnsanlar, buradan başka şehirlere otobüslerle taşınmak için sırasını beklemektedir. John Carpenter’ın distopik aksiyonu ‘New York’tan Kaçış’ tarzı, yıkık bir kente yapılacak operasyon söz konusudur.
Hükümet kontrollü bir nükleer patlamayla zombileri kökten öldürme kararı almıştır. Tam da kurtuluş günü olan 4 Temmuz’da yapılması planlanmaktadır. Ana konu, bombalama öncesi zombilerin hâkimiyeti altındaki bölgede planlanan bir banka soygunu etrafında kurulu.
Zombi bölgesine girerek soygun yapacak ekibin geniş kaslı Scott Ward (Dave Bautista) liderliğinde toplanması, tüm aksiyon klişelerini bir araya getiriyor. Ekip elemanları, tabii ki farklı dünyalardan gözüpek adamlar ve kızlar. 80’lerin birçok aksiyonunu veya en son çevrilen ‘The Expandables’ı göz önüne getirin, hemen ne demek istediğimi anlarsınız. Bu cesur ve becerikli takım, zombi bölgesine girer ve savaş başlar.
Zombi filmlerinin en önemli unsuru, zombi tasarımları oluyor. Yavaş mı, yoksa hızlı mı hareket edecekler, kafadan vurulurlarsa, ölecekler mi, duygusallıkları olacak mı? Bu kez zombi ve vampir arası bir tasarımları var, koreografi ise çok hızlı, atlama ve zıplama konusunda bayağı yetenekliler. Zombileşmiş kaplan bile var. Savaş beklendiği gibi beyinlerin havaya saçıldığı kanlı(gore) bir aksiyon şeklinde geçiyor. Bu işlerde Snyder tecrübesini konuşturuyor. Gerilimi ve kanı bol sahnelerde lider alfa zombi Zeus (Richard Cetrone) önemli bir rol üstleniyor. Diğerleri gibi kana susamış, boş kafalı bir zombi değil. Gerçek bir lider. Snyder, göndermeleri sever. Bu kez Wagner’in Götterdaemmerung operasına Alman kilit açıcı Dieter (Matthias Schweighöfer) vasıtasıyla bir göndermesi var.
Zombi filmlerinin değişmez politik alt metinleri hep medeniyete veya ırkçılığa karşı isyan olarak okunabilir. Sıradan insanın sistemden, güçlüden öç alması gibi yakıştırmalara da girilebilir. İlk zombi filmini yapan George Romero usta bunları düşünüp yaratmıştı. Bu gözle bakacak olursak, ‘Ölüler Ordusu’nu izlemek biraz daha keyifli olabilir. Yoksa 2,5 saat boyu, uzun aksiyon sahneleri, kaslı veya nişancı elemanların becerileri bir yerden sonra sıkıyor. Karakter derinliğini, hikâyede farklılıkları arayanlar bu filmden uzak dursun.
Zack Snyder, görüntü yönetmenliğini de üstlendiği filmde, özel yapım bir Red Digital Cinema kamera kullanmış. Birçok sekansta arka planı flu tutarak filme retro bir hava veriyor. Biz beğenmedik ama devam iki film için anlaşma yapılmış bile. Hayırlısı...

Yazının devamı...

Pencereden gördüklerim gerçek mi?

22 Mayıs 2021

Toprağı bol olsun Hitchcock ustanın, geriye o kadar büyük bir hazine bırakmış ki... ‘Penceredeki Kadın-Woman in the Window’ unutulmaz gerilimi ‘Rear Window-Arka Pencere’nin (1954) ön pencereli versiyonu gibi... Sinema tarihinde filmleri, en büyük esin kaynağı olmuş Hitchcock’un, ‘Vertigo-Ölüm Korkusu’, ‘Suspicion-Şüphe’ gibi filmlerine de referanslar sunuyor yönetmen Joe Wright. Anna (Amy Adams), onun filmlerini sevdiği için görüntüler, izlediği ekrandan yaşamına giriyor. Tek mekân filmler arasında en ünlüsü olan ‘Arka Pencere’nin başkarakteri fotoğrafçı Jeffries (James Stewart), ayağı kırıldığı için evde kalmaya mecburdur. Penceresinin karşısındaki perdeleri açık dairelerdeki yaşamları sıkıntıdan izlemeye başlar. Bir şekilde insanın en örtülü alışkanlıklarından ‘röntgencilik’ yapar. Oradaki yalnızlar, mutsuzlar arasından cinayet işlenen bir daireyi de izler.
‘Penceredeki Kadın’da, Anna agorafobi hastalığından muzdarip olduğundan dışarı çıkamaz. Açık alanlarda panik atak geçirten, içindeki kaygılarını büyüten bu hastalık, gerçekte içinde hissettiği suçluluk duygusunun yarattığı bir yüzleşmedir. Sebep olduğu ölümlü dramatik olay, onu bu hastalığın ve kullandığı onca antidepresan ilaçların pençesine atmıştır. Meslekten çocuk psikoloğu olmasına karşın, artık söküğünü dikemeyen terzi gibidir. Tek seçeneği, penceresinin perdesini aralayarak sokağı seyretmektir.

Korku, endişe, travma

Joe Wright sinematografisi, ‘Pride and Prejudice-Aşk ve Gurur (2005)’, ‘Atonnement-Kefaret (2007)’, ‘Anna Karenina (2012)’, ‘Darkest Hour-En Karanlık Saat (2017)’ gibi başarılı dönem filmleriyle doludur. ‘Penceredeki Kadın’da tek mekân kullanımı olarak muhteşem bir çalışma sunuyor. Mekânın yalnızlığa iten havasını ve karanlığını hissettiriyor. Işık ve gölgenin estetik birlikteliğini sergiliyor. Evin içine sokuyor seyirciyi. Arkadan atmosfere tırmanan ve ortamı eline geçiren ses çalışması da bir harika. Kamera arkasında Bruno Delbonnel, müzikte ise Danny Elfmann ortaklığı, filmin en güçlü yanlarından.
Anna’da Amy Adams, son zamanlardaki en başarılı oyunculuklarından birisini sergiliyor. Korkuyu, endişeyi ve travmasını o kadar güzel yaşıyor ki... En son ‘Hilbill Elegy’de oynadığı, bağımlı annenin ardından bir kez daha arıza bir karakterde olağanüstü. Oyuncu kadrosu Garry Oldman (Alistair Russell), Julienne Moore (Katie), Jennifer Jason Leight (Jane Russell) ile yıldızlar topluluğu... Anna’nın gözünden izlediğimiz öyküde, diğer oyunculara çok fazla zaman kalmıyor. Genç oyuncu Fred Hechinger (Ethan Russell), anahtar karakter olarak kendini gösteren bir performans sergiliyor.
Gerilim filmlerinin en büyük sorunu olan final bölümü, seyirciyi çok etkileyecek boyutta değil. A.J. Finn’in best seller olmuş romanından uyarlama inandırıcılık veya ters köşe arasında kalıyor. Her ikisi de havada kalıyor. Sonuçta sorunlarıyla ve utancıyla boğuşan bir kadını, gerilimin ortasına yerleştirmek fena bir fikir değil. Gördüklerinin ve anlattıklarının gerçekliği, seyirciyi ikilemde bırakmaya yetiyor.

Penceredeki Kadın-A Woman in the Window (2021)-Netflix

Yazının devamı...

Görünmez olmanın gücü ve laneti: Fatma

8 Mayıs 2021

Sokakta, otobüste, markette yanımızdan geçen giden insanlar hakkında ne kadar bilgi sahibi olabiliriz ki? Kafamızda basmakalıp yaşam şekilleri canlanır. Ne kadarı gerçektir ne kadarı ön yargıdır? Bilemeyiz… Fatma işte böyle sıradan bir karakter. Fark edilse bile üzerinde kimsenin durmayacağı, düşünme bağlamında vakit kaybetmeyeceği, başı örtülü, makyajsız, sıradan giyimli, temizliğe giden bir kadın. Evlerde, işyerlerinde sessiz, sakin işini yaparken gözlerini karşısındakinden kaçıran bir kimlik. Yaşamındaki acıları yansıtmayan düz bir yüz. Yaşamının orta yerinde ise ortadan kaybolan kocası Zafer’i aramak gibi bir saplantısı olan bir kadın.

Senarist Özgür Önurme öykü yaratıcılığıyla ve Fatma karakterinde Burcu Biricik de oyunculuğuyla bu sıra dışı sayılacak ve 6 bölüm süren hikayeye hayat vermişler. Burcu Biricik oyunculuk kariyerinde kendisine yeni yollar açacak bir karakteri hayata geçiriyor. Üzerinde çalışılmış, incelikle dokunmuş bu karakterin canlanmasında senaryonun ön gördüklerini büyük bir adanmışlık içinde hayata geçirmiş. Senaryoya gelince toplumsal gerçekçi damardan beslenen kadınsal bir intikam öyküsü üzerine kurulu. Kadın psikolojisinin çok yaralandığı, mağdur hissettiği bugünkü dünya düzeninde, ailesine yapılanların intikamını almak için yola çıkmış dişi bir karakter. Bazen araya sınıfının da ezilmişliğinin intikamı giriyor. Fatma’nın dışında streotip karakter sınıfına girmeyecek, komşusu Kadriye ve onun hakkını vererek canlandıran Gülçin Kültür Şahin var. Erkek dünyasının kötüleri ise abartılı klişe karakterler olmanın dışına çıkamıyorlar.
İlk 3 bölümde daha çok Fatma’nın kafasından geçenlere odaklanıyoruz. Onun bilinçaltını dolduran düşüncelere, geçmişinin travmalarıyla tanışıyoruz. Son 3 bölümde hikaye daha dinamik ve eylemlere odaklı. Görünmezlik vasfında bir kadının ne kadar soğukkanlı ve akıllı olabileceğine tanık oluyoruz. Kadına karşı erkek şiddetinin arttığı bir dünyada ve bu konuda ilk sıralara oynayan ülke insanı olarak eylemlerinin bilhassa kadın izleyici cephesinde yarattığı katarsis inkar edilemez. Adaletin kurumsal olarak yozlaşması, kişisel adaleti doğurur mu? Haklı kılar mı? Buna ilkesel bir yanıt çıkmasa da dizi karakterine sahip çıkıyor.
Yazar karakterinde, Uğur Yücel’in acaba roman karakteri olarak Fatma kafasında yarattığı bir hikaye mi? Ve biz de onu mu izliyoruz acaba diyoruz. İzleyici kısa bir süre ikilemde kalsa da, öykü bu yola sapmıyor. Fatma yaptıklarıyla yaşayan gerçek bir karakter. Yazar karakterine de bir parantez açacak olursak, toplumsal olaylara tepeden bakan, evinde çalışan temizlikçi kadının kafasında yarattığı şablonlardan farklı olmasını yaratıcılığı için kullanan, abartılı aydın tiplemesi deriz ve parantezi kapatırız.
Sinema kurgusu akıcılığında olması dizinin önemli artılarından. Eve kapalı kaldığımız bugünlerde tüm klişelerine karşın, Fatma’nın şaşırtıcı hamleleriyle izleyeni içine alan bu diziye bir şans verin. İkinci sezonu gelir mi, gelirse kalıpları kırar mı? Yaratıcılığın vereceği yanıtlara kalıyor.

Yazının devamı...

İnsanlığın kanayan yarası ırkçılık

1 Mayıs 2021

Black Panther hareketinden ilk kez, 1968 Meksika Olimpiyatları’nda, 200 metre finalinden sonra kürsüde yer alan iki ABD’li atletin havaya kalkan siyah eldivenli yumruklarından sonra haberimiz olmuştu. Tommie Smith ve Juan Carlos, ulusal marşları çalınırken siyah eldivenli yumruklarını gökyüzüne doğru kaldırıp başlarını öne eğmişlerdi. Yakalarında insan hakları rozetleri takılıydı. Protestoyu insan hakları için yaptıklarını söyleyip Black Panther konusuna mesafeli durmuşlardı. Sözlerini, “Eğer kazanırsam, ABD vatandaşı olarak kazanıyorum, siyahi bir Amerikalı olarak değil. Kazanamazsam veya kötü bir şey yapsam hemen zenci oluyorum. Biz siyahiyiz ve siyahi olmakla gurur duyuyoruz. Bu akşam burada ne yaptığımızı, siyahi Amerika çok iyi anlıyor, bundan eminim” şeklinde noktalıyorlardı. Ülkelerine döndükten sonra her iki atlet baskılarla karşılaşmış, olimpiyat madalyaları ellerinden alınmıştı.
Black Panther hareketi yıllar boyu terörist bir eylem olarak FBI tarafından takip edilmiş ve çoğu kez derin devlet yöntemleriyle kontrol altına alınmış. ‘Judas and Black Messiah’ bu konuda gerçekleri en yalın şekliyle yansıtmaya çalışıyor. Yönetmen Shaka King, senaryoyu birlikte yazdığı Will Benson’la, olaylara siyah bakış açısıyla yaklaşıyor. Martin Luther King ve Malcolm X suikastlerinin de aralarında olduğu, birçok faili belirsiz cinayetin FBI tarafından organize edildiğini ima ediyor. FBI’ın siyahi mahallelere sadece güvenliği sağlamak için değil, provokasyon ve muhbirlik için girdiğini anlatıyor.
Öykünün Judas ayağı olan Billy O’Neal’in (LaKeith Stanfiled) belgesel konusu olan itiraflarından yola çıkan senaryo, J. Edgar Hoover’ın başkanlık yaptığı FBI’ın, öncelikle korkunç ırkçı görüşlerine yer veriyor, zencileri nasıl insan yerine koymadığını birçok diyalogla vurguluyor. Hoover, ajan Roy Mitchelle’e soğukkanlılıkla, daha 8 yaşındaki kızının, eve günün birinde zenci erkek arkadaş getirebilme tehlikesinden bahsediyor ve onay bekliyor. Bu denli tehlikeli bir beynin, FBI gibi ulusal güvenlikten sorumlu bir organizasyonu 48 yıl idare etmiş olması, ABD’nin ırkçılık konusundaki yerleşik önyargıları yıkamamasının en büyük nedeni olabilir. Bir araba hırsızlığı nedeniyle hapse girmektense, muhbir olarak Black Panther arasına sızmayı kabul eden O’Neal, pişmanlık duysa da, iyi para karşılığı bilgi sızdırmaya devam eder. Fred Hampton’ın yakınında yer alır ve güvenini kazanır.

Daniel Kaluuya’ya en iyi yardımcı oyuncu Oscar’ı kazandıran Fred Hampton, filmin ana karakteri. Neden yardımcı erkek oyuncu adayı oldu, pek anlaşılır gibi değil? Her şeyden önce güçlü bir hatip, fiziğiyle öyle dikkat çeken yapılı, güçlü bir erkek tipi değil. Kürsüye çıktığında esip gürleyen, kitleleri etkileyebilen, inanmış bir solcu. Mao’nun yolunu ideoloji belirlemiş olan Hampton, silahlı mücadeleye inanan bir devrimci. Illonois grubunun liderliğine geçer ve siyahi hareketin ancak sokakta kan dökülerek özgürlüğüne kavuşabileceğine inandığından silahlanmaya önem verir. Farklı eylem gruplarını birleştirmeye çalışır.
King, filmin tüm gerilimini adım adım finale taşıyor. Finalden etkilenmemek mümkün değil. Ödül kazanan Kaluuya kadar LaKeith Stanfiled da adaylığı hak etmiş bir oyunculuk sergiliyor. Hoover’ı tanınmayacak bir makyaj içinde oynayan Martin Sheen ve ajan Mitchell’da Jesse Plemons çok başarılı.
Irkçılığın sönmeyen ateşi nerelerden besleniyor? Bu sorunun yanıtı, filmde gayet güzel veriliyor.

Judas and Black Messiah

Yazının devamı...

Netflix’te İtalyan dalgası

24 Nisan 2021

İtalya sinemasından Netflix platformuna ciddi bir çıkarma var. Filmler geniş bir skalada 50’ler, 60’lar, 70’lerden başlıyor, son yıllara kadar uzanıyor. Komedi, aşk gibi klasik türlerin yanında en çok devlet mafya ilişkisine, politik taşlamalara yer veren ilginç filmler var. Politik taşlama ‘Yaşasın Özgürlük’ izlediğim ilginç İtalyanlardan birisi.

Politikacı ruhunun, aklının sesini dinlemeli midir? Yoksa kendisine oy getirecek söylemleri, bunlara kulak asmadan, klişeler çerçevesinde tekrarlamalı mıdır? Yaşasın Özgürlük, içten geleni, değiştirmeden, bastırmadan kitlelere aktaran bir politikacı resmi çiziyor. Tabii ki oldukça kurmaca.
Sol parti lideri Enrico Oliveri (Toni Servillo) inandırıcılığını kaybetmiş. Yıpranmış bir parti lideri olarak yaklaşan seçimlerde kazanma şansı olmayan bir politikacı. Yorgun, bezgin ve depresif. Ani bir kararla kimseye haber vermeden ortadan kaybolmaya karar verir. Birkaç gün kafasını dinlemek, toparlanmaktır niyeti. Partili yardımcıları ona ulaşamayınca panikler. Sağ kolu Andrea Bottini, telaşla (Valeria Mastandrea) ikiz kardeşi Giovanni Ernani’yi bulur. Üşütük, kendi kafasına göre yaşayan, kitap yazan bir felsefe profesörüdür. Giovanni, kardeşinin yerine geçme teklifini reddetmez. Kısa sürede yaşamında kafa yorduğu, sıra dışı söylemleriyle halkın kalbini fethetmeye başlar. Tesadüfen kendisini restoranda kardeşine benzeten Corriera Della Serra muhabiriyle yaptığı ilk röportajında söyledikleri gazeteye manşet olur. “Korku demokrasinin müziğidir” gibi veciz cümlelerle dikkatleri üzerine toplar.  

 

 

 

 

Yazının devamı...

Ateşböceğini bizler gördük...

17 Nisan 2021

Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği ‘Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?’ sahne oyununu 23 yıl önce seyretmiştik. Çok keyif almış, yer yer duygulanmıştık. Demet Akbağ’ın canlandırdığı Gülseren, topluma kafa tutan, sözünü esirgemeyen, zekâsı ve cesaretiyle gönüllere taht kuran bir genç kızı oynamıştı. Teslim olmayan, toplumun yerleşik kuralları karşısında kaybetmeyi önemsemeden dalgasını geçen, çevresinde kendisine yapıştırılan ‘kaçık’ yaftasını umursamayan bir karaktere can vermişti. Bu kez Ecem Erkek’le hayat bulan Gülseren karakteri, gene delişmen, enerjik ve filmi taşıyan performansla karşımıza geliyor. Diğer deneyimli oyuncular için de başarılı kelimesini tekrarlamamak mümkün değil. Lakin her şey o kadar teatral ki... Yönetmen Andaç Haznedaroğlu, sahne oyununun o kadar fazla içinden geçiyor ki, sinema çok farklı bir şey demek zorunda kalıyoruz.
Erdoğan’ın 10 yıla yakın süredir perdeye aktarmak çalıştığı eser, özünde çok değişime uğramadan Netflix ekranında karşımıza geldi. 50’li yıllardan başlayarak Türkiye yakın tarihinin sosyal/politik olayları üzerinden yüzeysel bir geçiş yapan hikâye, sahnelendiği dönemde tiyatro için rekor sayıda, 1 milyon seyirciyle buluşmuştu. Sinema uyarlamasının iki önemli handikabı göze çarpıyor... Öncelikle sinema için fazla teatral kalmış. Bu durum, oyuncuların abartılı performansları kadar hikâyenin, demode bir mizah anlayışından beslenmesiyle de ilgili. Yakın tarihin darbeleri, sağcı-solcu kavgalarıyla ilgili olarak yerli sinemada ve dizilerde son yıllarda çok fazla işler üretildi. Onlardan farklı bir anlatımın olmaması, tiyatro oyunu hayranı benim için, biraz hayal kırıklığı oldu. Bu durumda Gülseren’in toplumu hicvettiği bölümler, bir yere kadar güçlü kalıyor. Kısaca, eser komedi sınırlarını aşmadan ülkenin yakın geçmişine yüzeysel bir bakış atıp geçiyor.
Ateşböcekleri imgesi, mutluluk ve umut saçarken büyülü gerçekçilik damarını yakalıyor. Ve filmin en güzel bölümleri. “Ateşböcekleri aydınlatır, lambalar ise aydınlatır” sözü, öykünün ana fikri olacak kadar anlamlı. Geriye baktığımızda, umut saçan ateşböcekli yılları yaşamışız diyebiliyorum. Yaşadıkları aile köşkünün otele dönüşmesi, otopark mafyası ve Gülseren tartışması gibi sekanslar çok klişe olsa da, değişen yaşam koşullarının hoyratlığını hüzünlü bir şekilde yansıtıyor. Yetenek Sizsiniz yarışmasında kafadan çarpım yapan fenomen kadın Gülseren’in yaşlılık hali, albümün sayfaları arasında dolaşması etkileyici ve hüzünlü. En çok, Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Somer Yoğurtçuoğlu, ‘gülmeden gülmenin sırrını öğreten’ tiplemesi hoşuma gitti.
En azından sahnede bu denli fenomen olmuş bir eserin film olarak bizlere hatırlatılması, o yıllarda izlememiş (belki de daha doğmamış) jenerasyonun belleğine girmesi sevindirici. Son söz, bazı eserlerin orijinal halleriyle kalması, sinemaya uygulanacaksa köklü bir değişim yaşaması daha iyi olur.

Yazının devamı...

Baba oğul çatışması bitmez

12 Nisan 2021

Kent/köy ve baba/oğul çatışmalarını aynı öykü içinde birleştiriyor “Nuh Tepesi”. Usta oyuncuların performansları, görselliğin yarattığı atmosferle desteklenince ilk uzun metrajında genç yönetmen Cenk Ertürk sinema duygusunu mükemmel yakalıyor. Görüntü yönetmeni Federico Cesca, iç mekan ve gece çekimlerinde son derece başarılı kareler yakalamış. Haluk Bilginer ve Ali Atay’ın karakterlerini olabildiğince serbest, içten gelen performanslarla canlandırdıkları hemen anlaşılıyor. Doğal oyunculukları ve beden dilleri övgüye değer.   

Kanser tedavisi gören babası İbrahim’i (Haluk Bilginer) köyüne getiren oğul Ömer’in (Ali Atay) ona karşı öfkeli olduğunu en baştan anlaşılır. Arabayla yaptıkları yolculuk sırasında, babasının ön koltukta oturmasına dahi tahammül gösteremez. Ömer’in öfke patlamaları köye varır varmaz başlar. Babası 45 sene önce diktiğini iddia ettiği ağacın altına gömülmek istemektedir. Ağaç bir tepenin üzerindedir ve köylüler Nuh Peygamber tarafından dikildiğine ve 4 bin yaşında olduğuna inanmaktadır. Dışarıdan gelip dilek dileyen, dua edenlerin bir tavaf alanı gibidir. Köyün uyanık muhtarı Cevdet (Mehmet Özgür) ve marketi için de bu ziyaretler bir kazanç kapısıdır. İbrahim’in gömülmek ısrarı muhtarın ve oğullarının huzurunu kaçırır. Ömer, babasını tersleyen muhtar oğullarına patlar. Esasında birikmiş öfkesi kendisini ve annesini, küçük yaşta başka bir kadın için terk edip giden babasına karşıdır. Yıllar sonra bir araya gelen baba ve oğlun hesaplaşması kaçınılmazdır. Ömer’in de yürütemediği bir evliliği vardır ve hamile karısı Elif’ten (Hande Doğandemir) ayrılık aşamasındadır. İçinden bir ses, yolunun sanki babasının yolu olduğunu fısıldamaktadır. 

2020 Tribeca Festivali’nde ilk gösterimini yapan “Nuh Tepesi” Uluslararası Yarışma Bölümünde En iyi Senaryo ve Ali Atay ile En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazanarak dikkat çekmişti. Arkasından Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Film, Yönetmen ve Görüntü ödülleri geldi. Film, Pandemi nedeniyle kısa bir süre gösterimde kaldı ve geçen hafta Netflix’de gösterime girdi.

Bu ödüllerin ortaya çıkarttığı beklentiyi film büyük ölçüde karşılıyor. Final bölümüne ve yan karakterlere biraz daha özen gösterilse başyapıt sınıfına atlayabilirmiş. Geçmişin ve bugünün hesaplaşmaları iyi yazılmış sahneler. Bağnaz inanışlara ve onlardan kazanç sağlayan insanlara da yer açan öykü bu anlamda olayı çok köpürtmeden dengeliyor. Küçük yerlerin değişmeyen yaşamı ve insan karakterleri kısa ve öz olarak karşımıza çıkıyor. Modern görüşlü imam karakteri Arın Kuşaksızoğlu tarafından çok güzel hayata geçirilmiş.

Artıların eksilerinin üzerine çıktığını düşündüğüm bir film “Nuh Tepesi”. Yerli sinemanın alışıldık köy kent çatışmalarına yeni bir şey getirmese de, özenle yapılmış bir film olarak övgüyü hak ediyor.      

Yazının devamı...