Sex and City’nin Madrid şekli

16 Mayıs 2020

'Valeria' fena halde efsane Sex and City’nin ayak izlerini takip eden bir İspanyol komedi dizisi. Türkçede ‘Yüksek Topuklar, Karışık İlişkiler’ romanıyla tanınan, kadın kahramanların olduğu aşk ve ilişki romanları yazarı Elisabeth Benavent’in öykülerinden yola çıkan dizide, sorunlarını aşamayan 4 kadın karakter üzerine odaklanıyoruz. Diana Gomez’in canlandırdığı ve diziye adını veren Valeria, yazarlık mesleğinde ilerlemeye çalışan genç bir yazardır. İlk romanı konusunda kararsızdır; önce gerilim düşünür sonrasında rotayı erotik yazmaya çevirir. İlk 15 sayfası editörü tarafından beğenilmeyince boşluğa düşer ve bir müzede güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başlar. Fotoğrafçı eşi Adrian’la ilişkisi de ‘gazı kaçmış kola’ tadındadır.

Kahveni al, seyret

Arkadaşları Lola (Silma Lopez) evli bir adamla ilişki yaşarken, Carmen (Paula Malia) büro arkadaşı Borja ile bir türlü yakınlaşamamaktadır. Nerea ise (Teresa Riott) lezbiyen ilişkileri içinde bağlanabilecek birisini bulamamaktan mustariptir.

Capcanlı, çok renkli Madrid sokaklarından, yine renkli karakterler ve yaşantılarından kareler sunan ‘Valeria’ sevişme sahnelerinde de hareketli ve cesur. TV dizisi sınırlarını zorlayacak türden. Hepsinin problemlerini ve çıkış yollarını tartıştıkları bira muhabbetleri keyifle izleniyor. Otur, kahveni al ve düşünmeden seyret cinsi bir dizi.  

Paris ve caz bezeli bir dizi: The Eddy

The Eddy yeni bir Netflix dizisi. Paris’in hüzünlü atmosferini, caz müziğiyle birleştirirken, yaşamın içinden karakterlerle tanıştırıyor. Gökyüzü Paris’te bir başka gridir, gecesinin karanlığı ise müzik, sanat kokar. Dizi bu atmosferi yakalamakta olağanüstü başarılı. Başta ‘La La Land’ ile Oscar kazanan Damien Chazelle olmak üzere, Fransız kadın yönetmen Houda Benyamina, yine Faslı kadın yönetmen Laila Marrakchiv, ABD’li yönetmen Alan Poul’dan kurulu kadrosundan her biri ikişer bölüm yönetmişler. Oyuncu kadrosu yine sağlam, uluslararası isimlerden kurulu. Ön planda ‘Moonlight’ ile tanıdığımız André Holland, Soğuk Savaş ile kendisini tanıtan Polonyalı kadın oyuncu Johanna Klug, Cezayir asıllı Tahar Rahim ve Leila Bekhti, Amerikalı genç oyuncu  Amandla Stenberg. Yaratıcı senarist olarak kariyerli bir isim Jack Thorne ismi göze çarpıyor. Shamless, His Dark Materials, The Virtues onun en iyi işleri.

Paris’te bir caz kulübü ve çevresindeki birbirinden ekzantrik karakterler arasında geçen öyküde, kesintisiz gibi çalışan kamera işçiliği bilhassa Chazelle’in çektiği bölümlerde çok dikkat çekiyor. Karakterlerle birlikte akan kamera, caz müziği gibi doğaçlama, özgürleştirici bir hava yaratıyor. Caz müziği çok güzel karelerle, notalarla gözümüze, kulağımıza yapışıyor. Kulübün sorunlarıyla ve New York’tan yanına yerleşmek için gelmiş kızı Julie’nin de gençlik sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalan Eliott (André Holland) öykünün başkarakteri. Her bölümde karşısına çıkan zorluklar farklı Eliott’un. Değişmeyen tek şey, önde ve arkada hep karşımıza çıkan enfes caz müziği. Başta Elliot sevilecek bir karakter değil. Sinirli, agresif olabilen bir müzisyen. İlerledikçe onun hikâyesini daha iyi öğreniyoruz ve ona yaklaşıyoruz. Her haliyle Fransız sineması havası taşıyan The Eddy, bilhassa cazseverlerin kaçırmaması gereken bir dizi. Müzik ve dram arasındaki köprüyü mükemmel kuruyor. Glen Ballard, dizi için çok güzel caz besteleri yaratmış.

İlk sezonu 8 bölümüyle izlenebilir.  

Yazının devamı...

Mafyanın itibarsızlaşması

9 Mayıs 2020

‘Hain-İl Traditore’, İtalya mafya markasının en meşhur aile organizasyonu Cose Nostra’ya içeriden indirilmiş önemli darbenin gerçek hikâyesini anlatıyor. Süssüz, makyajsız anlatımıyla, yer yer belgesel diline yaklaşan bir film. Organizasyonun önemli aile liderlerinden olan Tomasso Buscetta’nın, 80’li yıllarda hükümetle anlaşarak yaptığı itiraflar sonrası, 300’den fazla mafya üyesi mahkemeye çıkar ve müebbete varan cezalar yer. Adı bu nedenle mafya içinde ‘hain’e çıkmış olan Buscetta’nın Brezilya’dan İtalya’ya iade edilmesiyle başlayan itiraf süreci ve mahkeme sahneleri, 2 saati aşan süresi içinde karşımıza geliyor.
Mafya içi hesaplaşmalar birçok masumun canını kaybetmesiyle çok kanlı geçer. Önce yakın akrabalar, sonra hedeftekiler öldürülür. İki oğlunun ve akrabalarının öldürülmesi, Tommaso Buscetta’nın (Pierfrancesco Favino) itiraf kararını almasında en büyük etken olur. Yeni bir hayat kurmak için yerleştiği Brezilya’da tutuklanarak ülkesine iade edilir. Roma’da hükümet savcısı Giovanni Falcone (Fausto Russo Alesi) tarafından sorgulanan Buscetta, bildiklerini, Cosa Nostra’nın çalışma modelini en alttan en tepedekine kadar açıklar. Tabii ki, bağlantılı hükümet içindeki isimleri o dahil kimse bilemez. Falcone’ye güven ve saygı duyan Tomasso, hükümet tarafından tanık koruma programına alınır ve ailesiyle Amerika’ya yerleşir. Unutmadan, dönemin başbakanı Andreotti de suçlananlar arasında yer alıyor.

Gerçekçi bir anlatım

Yönetmen Marco Belocchioa, mahkeme sahnelerini önemseyerek duruşmaları detaylı ve dramatik bir yapıda yansıtıyor. Buscetta’nın salona getirilmesi, kafeslerin ardında yer alan sanıklar, tepkileri, sataşmaları hepsi ayrı bir gerilim ve ironi yaratıyor. Mahkeme salonu yer yer sirk çadırına dönüşüyor. Belocchia yakın zamanda çevrilmiş ‘The Irishman’in izinden giderek, mafyanın karanlık, vicdansız yüzünü ve itibarsızlaşmasını işliyor. Mafyanın masum insanları öldürmesini, diken üzerindeki hayatlarını, özendirmeden, romantize etmeden, gerçekçi bir anlatımla veriyor.
16 mm çekimlerin soluk renkleri, oynanmış lens ayarları, dönemin ruhunu ve dokusunu canlandırıyor. 60’lı yıllardan bu yana film yapan Belocchia (Cepteki Yumruklar, Çin Yakındır, Günaydın Gece...) çok sevdiği büyülü gerçekçilik türünün, büyülü kısmını keserek öykünün gerçek tarafını işlemiş. İsyankâr karakterler ihtisas konusudur, bu kez mafya içinden bir başkaldıranı anlatıyor. Buscetta’nın düşleri, geçmişle ilgili anımsamaları, filme anlatım zenginliği katıyor. Mafyanın insanları hunharca öldürdüğü hesaplaşma sahnelerinde çalışan kronometre, insan yaşamının değersizleşmesine atıf olmuş.
Oyunculukta Pierfrancesco Favino, mükemmel bir Buscetta olmuş. Onun dönemsel değişimlerini, diken üzerindeki yaşamını canlandırmakta çok iyi. Dönem canlandırması renk, mekân ve kostüm olarak da çok başarılı. İtalyanlar mafya üzerine son yıllarda ‘Gomorra’ (2009), ‘Piranhalar’ (2019) gibi sert ve itici filmler yaptılar. ‘Hain’ ise bu dalganın devamı.

Lise yıllarının kural dışı çocukları

Yazının devamı...

Haksızlığa karşı duranlar

2 Mayıs 2020

Sinemasız günlerde imdadımıza kalitesini gittikçe arttıran TV ve dijital platformlar koşuyor. Son zamanlarda izlediğim en güzel film Arjantin yapımı, ‘Kahramanca Kaybedenler’ oldu. 2001 yılında Arjantin’in küçük kasabası Almina’da, yerel halk bir araya gelerek ekonomilerini düzeltebilmek, tarım ürünlerini daha iyi pazarlayabilmek için bir kooperatif kurmayı akıl eder. Bu işi başlatmak için terkedilmiş büyük siloları satın almak ilk adımdır. Gerekli parayı aralarında imece usulü toplayıp, karşılığında bankadan kredi çekmek hedefiyle yola çıkarlar. Krediyi çekebilecek miktara ulaşırlar, parayı bankaya yatırmalarının ertesi günü ülkenin ekonomik sistemi çöker ve kişisel mevduatlara el konulur. Arjantin politik ve ekonomik durumu bize çok benziyor.

2001’de Arjantin’de yaşanan ekonomik kriz mağdurlarının kendilerine kumpas kuranlara karşı planladıkları intikamı öyküleyen film Eduardo Saccherdi’nin romanından uyarlanmış. Durumdan ders çıkarmasını bilenlere ilaç gibi gelecek bir Robin Hood öyküsü var karşımızda. Yönetmen Sebastian Borenzstein kasabanın karakterlerinden yarattığı doğal ve samimi kahramanlar topluluğu, seyircinin kalbini fethediyor. Bu yılın Oscar’larına Arjantin adayı olarak gönderilen film, ülkesinde hatırı sayılır bir gişe başarısına ulaşmış.

Baş döndüren bir aksiyon

Netflix programındaki aksiyon halkasına, ‘Extraction’ adlı yeni bir film eklendi. Thor’un kaslı yakışıklısı Chris Hemsworth’ün sırtladığı John Wick, Rambo karışımı bir film. Aksiyon olunca büyük perdede izlemeden zevk alamıyorum. Teknik olarak kusursuz çekilmiş aksiyon sahnelerinin farkındalığı sinema salonunda hem görsel hem ses açısından çok farklı oluyor. Son zamanlarda 3. Dünya sınırlarında geçen kirli sokak aksiyon atmosferi çok revaçta. Bu kez de Bangladeş sokaklarında, dökük evlerinde hatta kanalizasyonunda geçen kirli mekanlar seçilmiş. Avengers serisinin senaristlerinden Joe Russo’nun yazdığı öyküyü aksiyon dublörlüğünden gelme Sam Hargrave yönetmiş. İki uyuşturucu baronunun kavgasına, içlerinden birisinin kaçırılan çocuğu eklenince, gözü kara, paralı asker Tyler Rake (Chris Hemsworh) bu işlere bakan organizasyonu tarafından devreye sokuluyor. Mafya, polis, asker kol kola, kimin satılmış, kimin dürüst olduğu belli değil. Hemsworth, sağlam fiziği ve aksiyon tecrübesiyle kendisine yakışan karizmayı gösteriyor. Gerisi bolca kir, pas, kan ve aksiyon. 

 

Yazının devamı...

Orta sınıf hayalleri

25 Nisan 2020

Sinemalarda salgın nedeniyle vizyon göremeyen filmler teker teker TV’lere, her gün programları zenginleşen dijital platformlara düşüyor. Örneğin Başka Sinema vizyon takvimini, Blu TV de film başına ücret karşılığı gösterime soktu.

Festivalleri dolaştıktan sonra Vivarium da bu aylarda, vizyona girmesi gerekirken salgın kurbanı oldu ve BeinConnect sinema salonunda gösterimde. İlginç öyküsüyle, metaforik göndermeleriyle son zamanlarda izlediğim iyi filmlerden biri Vivarium. Yer yer bana geçen yıl izlediğimiz ‘Mother/Ana’yı veya modern klasik ‘Truman Show’u anımsattı. Ana’da Jennifer Lawrence-Javier Bardem ikilisi, insanlık tarihini bir ev içinde yaşamıştı. Truman Show ise malum, sanal bir stüdyoda kurgulanmış ve milyonlarca göz tarafından gözlenen bir yaşamı anlatmıştı. Vivarium, bir ev bir araba mutlu bir aile beklentisi içindeki orta sınıf insanlara, müthiş göndermelerle bezeli. Black Mirror veya öncüsü Twilight Zone tarzı fantastik bir anlatımla gerilim ve korku öğelerini harmanlıyor.

Anaokulu öğretmeni Greta (Imogen Poots) ve bahçe işleriyle uğraşan Tom (Jesse Eisenberg) çifti, bütçelerine uygun bir ev bakmaktadır. Emlak ofisinde, tuhaf bir çalışan tarafından banliyöde inşa edilmiş site içindeki bir evi dolaşmaya ikna edilirler. Adam o kadar ısrarcıdır ki, bakalım da kurtulalım havasına girerler. Emlakçı; fiziğiyle, davranışlarıyla sanki dünyada insana dönüşmüş uzaylı gibidir. Kendi arabalarıyla adamı izleyerek gittikleri sitede, aynı renkte ve mimaride inşa edilmiş yüzlerce ev vardır. Dolaştıkları 9 numaralı ev, gayet güzel döşenmiş, idealleri yansıtan orta sınıfı yakalayacak cinstendir. Emlakçının aniden ortadan kaybolmasıyla ortada kalan çift, tüm çabalarına karşın site alanını terk edemez, geceyi geçirmek için dolaştıkları eve dönmek zorunda kalır. Esas sürpriz, ertesi sabah kapılarında bir kutu içinde buldukları çocukla başlar.

Guguk kuşu göndermesi!

İrlandalı genç yönetmen Lorcan Finnegan, ilk uzun metrajında son derece başarılı bir anlatım sunuyor. Öykünün bir sonraki adımında olabilecekler konusunda fazla bir ipucu vermeden yoluna devam ediyor. Final, net sonuç bekleyen seyirciler için bir parça hayal kırıklığı yaratsa da her şeyin tekrarlandığı insan yaşamını güzel özetliyor. Açılıştaki guguk kuşu göndermesi, öykü içinde yerine oturuyor. Guguk, yavrularını, yuvasında yer kalmayacağı için başka yuvalara bırakarak, başka kuşlara büyüttüren bir kuş.  Film içindeki olaylar bu doğa gerçeğini hatırlatıyor.

Orta sınıf hayallerini gerçekleştirecek sitenin labirent tarzı mimarisi, suni bulutları ve yaşattığı cehennem, birçok alt okumaya açık. Hoşça vakit geçirmenin ötesine geçen, düşündükçe derinleşen mevzulara açılan bir film Vivarium.

İdealizm her şeyi çözmüyor

Yazının devamı...

Kumarbaz kuyumcunun maceraları: Uncut Gems

18 Nisan 2020

Bu yılın Oscar ödüllerinde en çok haksızlığa uğrayan film tartışmasız ‘Uncut Gems’ oldu. Safdie Kardeşler’in yönetmenliğinde nefes nefese bir tempo içinde, karakterinin stresini seyirciye aynı oranda yansıtan bir film oldu. Öykü, New York’un mücevhercileriyle ünlü 47. Caddesi’nde dükkanı olan hayatı batmak ve çıkmak arasında geçen kumar bağımlısı bir karakterin peşinde geçiyor. Adam Sandler’in canlandırdığı kumar bağımlısı kuyumcu Howard, sürekli konuşabilen, hareket içinde olan ajite bir karakter. Bir süre sonra seyirciyi de kendi stresli dünyasının içine alıyor.

Borçlarından dolayı peşinde olan Mafya tetikçilerinden her seferinde bir yolunu bulup kurtulsa da sonunda başladığı yere tekrar geri dönmek zorunda kalıyor.

Borçlarından kurtulma fırsatı Afrika’da bulup, getirttiği özel bir opak taşta saklı. Açık arttırmadan kazanacağı parayla kurtulma hayalleri içindedir. Dükkanına gelerek taşın güzelliğinden çok etkilenen basketbol efsanesi Kevin Garnett hemen satın almak ister. Taşı ödünç alan Garnett taşın kendisinde özel bir güç yarattığına inanır. Taş bir türlü Howard’a geri dönmez. Özel yaşantısında da ayrı stresleri vardır Howard’ın. Karısı onun ne işler çevirdiğinin farkındadır.

Bu dünya içine giren Kevin Garnett, şarkıcı Weekend gibi karakterler öykünün, inandırıcılık kat sayısını arttırıyor. Hatta kenarından kıyısından, bir döküdrama seyreder gibi oluyoruz.  Darius Khondji gibi usta bir kameramanın yönettiği görüntü trafiği, yakın ve uzak plan geçişlerindeki hareketlilikle, arkadan gelen ses kaosuyla birleşince ortaya çılgın bir kurgu çıkıyor.

Adam Sandler kariyerinin en ayrıksı rolünde mükemmel bir performans sunmuş. Sandler’in katkısıyla şu ana kadar toplamda 24 ödül almış bir film. Bennie ve Josh Safdie, sinemanın son senelerde çıkış yapan yönetmenleri. Yarattıkları adrenalin dolu atmosfere seyirciyi dahil etmeyi başarıyorlar. Film Netflix programında mevcut.

Sınırları zorlayan bir adam Joe Egzotik

‘Kaplan Kral: Cinayet, Kargaşa ve Delilik’ Netflix’in bugünlerde en çok konuşulan dizisi. Joe Egzotik lakaplı, 170 kaplanın yaşadığı bir hayvanat bahçesi işleten, megalomani ve delilik sınırında bir karakterin gerçek yaşamını anlatan bir belgesel. 7 bölümlük dizide, vahşi kedileri seven onları alıp büyüten, çoğaltan ve sonrasında bunu profesyonel bir işe çevirip para kazanan bir adamın hikayesinden daha fazlası var. Amerika’nın şöhret, abartı, çılgınlık, sapkınlık içeren renkli, bir o kadar da karanlık tarafının bir portresi karşımıza çıkıyor. Belinde sürekli taşıdığı tabancası, renkli kıyafetleri içinde karikatür bir çizgi roman kahramanı gibi dolaşan Joe, işleri o kadar ilerletiyor ki başkan adayı bile olabiliyor. O iş olmayınca, bu kez eyalet valisi için adaylık koyuyor. Trump’ın ve muadillerinin seçilmesine şaşırmamak lazım. Özgürlükler ülkesinin bu sapkın karakteri karşısında en büyük rakip olarak, hayvan hakları koruyucusu Carole Baskin’i buluyor. Baskin onun hayvanları istismar ettiği şeklindeki suçlamaları karşısında, Joe kontrolsüz tepkiler verip, tehdit, hakaret dolu cevaplar video çekimleri yapıyor.

Yazının devamı...

Erkek dünyasında iki kraliçenin taht oyunları

11 Nisan 2020

'İskoçya Kraliçesi Mary’ vizyonda es geçtiğim bir mücevher çıktı. 1500’lü yıllarda İngiltere Kraliçesi Elizabeth ve İskoçya Kraliçesi Mary Stuart arasındaki iktidar savaşını anlatıyor. 45 yıl boyu İngiltere’yi evlenmeden idare eden, bu nedenle adı Bakire Kraliçe’ye çıkan Elizabeth üzerine çok film yapıldı. Mary Stuart ile olan taht kavgası, en son 1971 tarihli yine aynı adlı filmde anlatıldı. İki efsane oyuncu Vanessa Redgrave (Mary) ve Glenda Jackson (Elizabeth) karşılıklı döktürdükleri film, 5 dalda Oscar adaylığı almıştı. Bu yeni versiyonu da bu yıl iki dalda (Kostüm ve Makyaj) adaylık aldı. Bu kez Elizabeth olarak Margie Robbie, Mary Stuart rolünde ise Saoirse Ronan var. Her ikisi de tek kelimeyle mükemmel performanslar sergiliyor.

Tiyatro yönetmenliğinde kazanılmadık ödül bırakmamış, Josie Rourke ilk uzun metrajında harika işler başarmış. Acımasız erkek dünyası içinde varlıklarını korumaya çalışan iki kadının, kararlılık, zeka dolu mücadelesini etkileyici bir sinema diliyle anlatıyor. Kadın dünyasını en iyi kadın yönetmenler anlatır’ tümcesi önümüzdeki yıllarda daha sık karşımıza çıkacak, inanın. Robbie daha az süre almasına karşın Elizabeth karakterine müthiş bir performans sergiliyor. Ronan ise son yılların en iyi çıkış yapan kadın oyuncusu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Kapitalizmin modern köleleri

Ustalığı yanında yaşamı boyunca hiç sekteye uğramayan sosyalist, aktivist karakteriyle sevgili Ken Loach ileri yaşına aldırmadan söyleyeceğini söylüyor, oklarını atıyor. 1996 yılından bu yana değişmeyen senaristi Paul Laverty ile yaptığı son filmi ‘Üzgünüz, Size Ulaşamadık’ ile İngiltere’den yola çıkarak tüm dünya için geçerli modern çağ köleliği olan kurye dünyasına giriyor. Her gün yanımızdan hızla geçen motosikletli veya kamyonetli kuryelerin nasıl bir baskı altında çalıştıklarını karşıdan anlamamız mümkün değilmiş. Filmi izleyince anlıyor insan.

Model olarak Londra’da yaşayan iki çocuklu Turner ailesini ele alıyor. İşsiz baba Ricky (Kris Hitchen) kendi işini kurmak için bir kurye firmasıyla anlaşır. Kendi aracıyla sözde bağımsız çalışacaktır ve günde bilmem kaç paketi adresine ulaştıracaktır. Bu iş için gerekli kamyoneti alabilmek için özürlü hastalara evlerinde bakım yapan karısı Abby’nin (Debbie Honeywood) arabasını satmak zorunda kalır. Ergen yaşlardaki oğul Seb (Rhys Stone) ise kendi dünyasının isyanını ve okul nefretini yaşamaktadır. Hem iş hem de aile hayatındaki streste şirketin yöneticisi Mahoney’in de baskıları önemli bir rol oynar. Ross Brewster’in mükemmel oynadığı bu kötü karakter yeni kölelik sisteminin eli kırbaçlısıdır.

Korona sonrası kapitalist düzenin baskılarını daha fazla arttıracağından hiç şüpheniz olmasın. Filmin adının vurguladığı paket sahibine ulaşılmadığı zaman kapıya bırakılan ‘üzgünüz, size ulaşamadık’ notu artık ‘üzgünüz, insanlığa ulaşamadık’ şekline dönüşmüş bile…

Yazının devamı...

Mükemmel bir polisiye dizi: The Sinner

4 Nisan 2020

Üçüncü sezon bölümleriyle ‘The Sinner’ kendisinden bekleneni yerine getiren bir dizi. Geçmiş travmalarının bilinçdışı olmasıyla ortaya çıkan cinayetler ve onları psiko-analitik akılla çözmeye çalışan dedektif Larry Ambrose’un (Bill Pullman) hayat verdiği dizi polisiye türünün gerilim yapısını da sağlam kuruyor. İlk sezonu hatırlayacak olursak, Jessica Biel’in mükemmel canlandırdığı, sorunlu karakter Cora Tanetti dizide işlediği bir cinayet sonrası geriye dönüşlerle hafızasını tazeliyor ve gizemi izleyiciyle birlikte çözüyordu. Özel yaşamı düzensiz, sorunlu cinayet masası dedektifi Ambrose olaylara farklı bakış açılarıyla yaklaşarak en önemlisi, zanlıları anlayan onların güvenini kazanarak sonuca ulaşmayı seven birisi. Jessica Biel ikinci sezondan itibaren diziye oyuncu olarak değil yapımcı olarak devam ediyor.

Üçüncü sezonunda Dorchester kasabası yakınlarında bir ara yolda olan ve sıradan gözüken bir trafik kazasında yaşamını kaybeden Nick’in ölümünden şüphelenen Ambrose araştırmayı derinleştirir. Arabada olan iki okul arkadaşı Nick ve Jamie’nin geçmiş yıllarını keşfettikçe ilginç detaylar yakalamaya başlar. Kasaba lisesinde tarih öğretmeni olan Jamie’nin araştırma karşısında sinirlenmeye başlaması, Ambrose’un işine daha çok odaklanmasına neden olur. Üçüncü bölümde Jamie’nin baba olması, içindeki saklı kaygıların daha çok ortaya çıkarır. Dördüncü bölümde New York’ta kontrolden çıkmış bir şekilde gece yarısı partilerde dolaşan Jamie’yi, birilerine zarar vermesin diye takip eder Ambrose. Beşinci bölümden itibaren hayatı tamamen değişen bir Jamie ve onun peşinde suçları için kanıt toplamaya çalışan Ambrose vardır. Artık roller kesinleşmiştir.

Dizinin üçüncü sezon, başarısında alt yapıda yer verdiği, felsefe tartışmalarının yeri önemli. Nietrsche’nin ‘übermensch’ düşüncesinden yola çıkan iki gencin vardığı karanlık noktalar, cinayet ve mutsuzluğun temelini kuruyor. Günümüz gençliğinin yalnızlığını ve mutsuzluğuna mükemmel ip uçları ortaya çıkıyor.

Bill Pullman olmasa detektif Amorose’da olmaz diyebilirim. Karakteriyle içselleşmiş bir oyunculuk sunuyor üç sezondur. Akılcılığı yanında kişisel sorunlarını mükemmel birleştiriyor. Jamie’de ise Matt Bomer karakter kırılmalarını gayet inandırıcı veriyor. Nick daha ilk bölümde ölmesine karşın, geçmiş anıları içinde hayal olarak beliren bir karakter. Chris Messina’nın canlandırdığı karakterin ürperten çıkışları atmosferi oldukça geriyor.

Birinci sınıf: Valhalla Murders

Karla kaplı doğa, başta polisiyeler olmak üzere birçok filme gizemli bir atmosfer verir. Kar sanki gizemi örten bir yorgan gibidir. Coen Kardeşler’in başyapıtı Fargo’yu anımsayalım. Kültleşmesinde karlı doğanın katkısı büyüktür. ‘Valhalla Murders’ sonsuz beyazlıkta ip gibi kıvrılan bir yol üzerinde ilerleyen arabaların ulaştığı cinayet mahalleri, kuzey ikliminin mesafeli duran insanlarıyla gizemini büyük ölçüde coğrafyasından alan sekiz bölümlük bir İzlanda dizisi. Ayni yöntemle vahşice işlenmiş seri cinayetleri araştıran iki cinayet masası detektifi Kata Eligsson (Nina Dögg) ve Arnar (Björn Thors) hem sahada hem de özel hayatlarında farklı sorunlarla mücadele ederler. Birbirine kısa sürede zincirleme eklenen cinayetlerin araştırması, detektifleri adım adım kurbanların seksenli yıllarda yaşadıkları bir erkek öğrenci yurduna getirir.  Sadece iki yıl süresince açık kalmış, Valhalla bölgesindeki bir erkek öğrenci yurdudur. Arna ve Kata burada yaşamış kişilere ulaştıkça cinsel taciz olaylarının üstünün örtülmüş olduğunu anlarlar. Sonuna kadar gerilimi, şüpheyi koruyan 8 bölümlük bir Netflix dizisi.

Yazının devamı...

Freud ve kanlı cinayetler

28 Mart 2020

Corona’lı günlerde küçük ekranın sunduklarıyla yetinmek durumundayız. Netflix’de yayımlanan ilk Avusturya dizisi, Freud ilgimi çekti. 8 bölümlük dizi, Sigmund Freud’un nörolog olarak çalıştığı ilk yıllarına uzanıyor ve onun hipnozla uğraştığı, bilinçaltı kuramını yerleştirmeye çalıştığı dönemi bir seri cinayet öyküsüyle harmanlayarak anlatıyor.

1886 yılının Viyana’sında başlıyor öykü. Freud, hipnoz yaparak bilinçaltını aydınlatabileceğine inanmaktadır. Tek sıkıntısı henüz geliştiremediği hipnoz gücüdür.
Öykünün ikinci önemli karakteri olacak olan Fleur Salomé (Ella Rumpf) adlı genç kadın ise aristokrasiye bir malikanede yaşamaktadır. Salomé, burada yapılan ruh çağırma ve geleceği görme seanslarında şehrin önemli kişilerini bir araya getirmektedir. Doğaüstü güçleri olan medyum olduğuna inanılmaktadır. İşin perde arkasında hipnoz gücüyle Salomé’yi etkileyen, Sophia ve eşi Viktor von Szapary adlı eski Macar asilleri vardır. İmparatora kadar uzanarak siyasi güç kazanmak peşindedirler. Macaristan’ın Avusturya hakimiyeti altına girmesinden dolayı yoğun intikam duyguları vardır.

Öyküye paralel akan cinayetlerde, bir şekilde Freud’le buluşur. Bir fahişenin hunharca öldürülmesi, polis komiseri Kiss (Georg Friedrich) ve Freud’u (Robert Finster) tesadüfen bir araya getirir. Arkasından gelen yeni cinayetler onları bir ekip olmaya zorlar.

Yazının devamı...