İKSV seçkilerine bir bakış

16 Ocak 2021

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV), uzun bir süredir seyirciye online olarak ulaşıyor. Malum, pandemi günlerinde sinema bir başka oldu. Ocak ayı programı oldukça dolu. Online tek film veya toplam paket olarak kiralanan filmler arasında. 2021 Yabancı Dilde Oscar aday adayları da var. Bu listeden seçtiğim iki filmi tanıtmak istiyorum.

UMUDUN DİLİ

Holokaust filmlerine yeni bir hikâye ekleyen ‘Umudun Dili’, akıcı kurgusu ve oyunculuk kalitesiyle öne çıkıyor. Yahudi Gilles, yalan söyleyerek bir nehir kenarındaki Nazilerin toplu infazından kurtulur, toplama kampına getirilir. İranlı olduğu yalanı, Gilles’in hayatını o an için kurtarır. İki asker onu yaka paça, Nazi kamp komutanının karşısına çıkarır. Komutan bir an önce Farsça öğrenmek istemektedir. Gilles, yaşamda kalmanın bedelini, önce kendisinin İranlı olduğuna inandırmak, sonrasında da Farsça adına yeni bir lisan uydurmak üzerinden ödemek zorundadır. Yaşamda kalmanın değeri, korkular, hafıza, yeni bir dil ve kimlik üzerinden ilerleyen hikâyeyi, Gilles kimliğini eldiven gibi giymiş Nahuel Pérez Biscayart’ın sıra dışı performansı sırtlıyor. Çelimsiz bedenine yüklediği çelik irade, onu bir kahramana dönüştürüyor. ‘Kalp Atışı 120 Dakika’da yine akılda kalan bir performans sunmuştu Biscayart. Yönetmen koltuğundaki Perelman, kusursuz kurgusu ve yerinde duygusal dokunuşlarıyla, izlediğimiz en farklı Holokaust filmlerinden birisini kotarmış.

ÇİRKİN MASALLAR

İtalyan yapımı ‘Çirkin Masallar’ son Berlinale’de en iyi senaryo ödülü kazanarak dikkat çekti. Bir masal anlatımı gibi yola çıkıp, gittikçe sarsıcı finale ilerleyen bir film... Roma’nın yaz sıcağının buram buram hissedildiği bir banliyösünde, farklı ailelerin hayatlarına giriyoruz. Hali vakti yerinde olan Placido ailesi, iki çocuğu Dennis ve Alessia, pizzacıda garsonluk yapan Amerio Guerrini ve hiç konuşmayan oğlu Geremia, olayların merkezinde kalan karakterler. Çocuklarının okuldaki pekiyi notlarıyla övünen Placido ailesinin içine girildikçe sırlar, sırmalar dökülüyor. Şiddet eğilimli baba, kafası karışık çalışkan çocuklar, ortada kalmış anne... Her şeyi suskunlukla gözlemleyen Geremia’nın bulduğu, muhtemelen bir kız çocuğuna ait bir anı defterinde yazılanlar karşımıza geliyor. Geremia ise onca yoksulluk içinde babasının istediği sert adam olmaya çabalayan, ezik bir çocuk. Gazetelerdeki üçüncü sayfa haberlerine konu olabilecek olayların geçtiği, bu sessiz sakin banliyö, ikiyüzlü ahlakın gösteri sahnesi... Dört dörtlük aile portrelerinin arkası şiddet, ahlaksızlık, yalnızlık ve toleranssızlık dolu.
İtalyan D’Innocenza Kardeşler’in yazıp yönettiği film, kendi ülkesinde ve çeşitli festivallerde birçok ödülle taçlandırıldı. Haneke, Lanthimos, Lynch, Seidel temalarına yakın duran, kötülüğün büyüleyici, masalsı bir anlatımla süslendiği bir film. Yakın plan çekimlerin hâkim olduğu uzun sekanslar, seyirciyi beklenmedik sonuçlara taşıyor.

Yazının devamı...

Hüzünlü bir aile öyküsü

9 Ocak 2021

Baba-oğul ilişkileri, sinemanın sıklıkla el attığı bir konudur. Nasıl olmasın ki? İçeriği o kadar fazla duyguyu, bağlılığı, isyanı, affetmeyi, anlayışı, destek olmayı, ataerkil hükümranlığı barındırır ki... Bu ilişki çerçevesinde, sayısı belli olmayan film vardır. Bir o kadarı daha da yapılabilir. Tayvan filmi ‘The Sun’ çok yönlü bu ilişkinin en güzel örneklerinden birisini anlatıyor. Hüzünlü, bir o kadar da dramatik hikâye, çarpıcı bir aksiyonla başlıyor. Yağmur altında motosikletle yol alan iki genç, hızla bir restorana girer ve gençlerden biri ani bir pala darbesiyle, oradaki diğer bir genç adamın elini bilekten keser. Kesik el havalanır ve absürd bir şekilde sıcak bir yemek tenceresinin içine düşer. Baba A-Wen’in (Chen Yi Wen) ve ailesinin trajik hikâyesi böyle başlar. Suça ortaklık eden ailenin küçük oğlu A-ho (Chien-Ho Wu), mahkeme sonu ıslah evine gönderilir. Kısa süre sonra da çalışkan öğrenci, ailenin gözbebeği büyük oğul A-hao (Greg Hsu), sebebi anlaşılmayacak bir şekilde intihar eder. Yıkılan baba ve annenin karşısına yaşamın yazılı kuralları olmadığı gerçeği tüm acımasızlığıyla dikilir. Baba gün geçtikçe aileden ve yaşamdan kopar, içine kapanır. Küçük oğlunu işlediği suçtan dolayı asla affetmez. Onun cezasını tamamlayıp dışarıya çıkması bile babayı küslüğünden vazgeçiremez. Oysa baba A-wen, geçmişte iyimser bir insandır, “Anı yaşa, yolunu seç” özdeyişiyle yaşamın insanın ellerinde olabileceğine inanmıştır.
Film, adını ‘A Sun’, hayatta herkese eşit dağılımı olan tek şeyin güneş ışığı olduğu gerçeğinden alıyor. “İnsan, yaşamının ne kadarını ellerine alabilir?” sorusuna yanıt arayan ve finaliyle veren film, büyüleyici karelerle, kontrast renk kullanımlarıyla ve olağanüstü oyunculuklarla bezenmiş. Hüzünlü olayları öylesine şiirsel bir anlatımla birbirine ekliyor ki, sonuçta unutulmaz, insani umutsuzluğu güneş ışığıyla aydınlatan bir sinema deneyimine dönüştürüyor. Hele finalde yeşil bir çayırlık alanda, güneşin parlaklığı altında babanın eşine anlattığı gerçek unutulacak gibi değil.
Tayvan’ın deneyimli yönetmeni Mong-hong Chung imzalı filmin bu yılın Yabancı Dilde Film Oskarları’nda ülkesinin aday adayı olarak seçildiğini belirtelim. Babalık zor iştir, hayat babanın karşısına gelecek hesapları altüst edecek her türlü olayı çıkarır. ‘A Sun’ bunun rafine bir örneğini sunuyor.

Yazının devamı...

Duygusal bir bilimkurgu

2 Ocak 2021

‘The Midnight Sky’ bilimkurgu türünün son yıllarda karşımıza gelmeye başlayan uzayda yalnızlık, yeni bir dünya keşfetme arayış temalarının son örneklerinden birisi. Bilimkurgu türüne duygusallık ekleyen, uzay ortamında insani ilişkilere yer açan ‘kartonesk’ karakterlerden kaçınan bir film. 2016’da yayımlanmış Lily Brooks Dalton imzalı ‘Good Morning, Midnight’ romanının sinema uyarlamasında, yönetmen koltuğunda aktör George Clooney var. Aralıklarla yönetmenlik çalışmaları olan Clooney, geçtiğimiz yıllarda ‘Tehlikeli Aklın İtirafları’ (2002), ‘İyi Geceler, İyi Şanslar’ (2005), ‘İkili Oyun’ (2008), ‘Zirveye Giden Yol’ (2011) ‘Hazine Avcıları’ (2014), ‘Suburbicon’ (2017) gibi farklı türleri temsil eden filmleri yönetmişti. Bunların arasında en beğendiğim kara mizahı, casus öyküsüyle birleştiren ‘Tehlikeli Aklın İtirafları’ ve savaş türünü sanatsal motiflerle birleştiren ‘Hazine Avcıları’ olmuştu.
2049 yılında geçen öyküde bilinmeyen global bir felaket sonucu artık dünyada yaşamın bittiğini öğreniyoruz. Görsel olarak bu felaket karşımıza gelmiyor sadece Antartika’da bir bilimsel araştırma üssünde çalışanlarının ailelerine ulaşmak için telaşlı kaçışlarına tanık oluyoruz. Clooney’nin canlandırdığı Augustine, araştırma üssünde kalmayı tercih eden ve dünyaya dönmeyen tek insan olur. Yalnız insandır ve arayacağı insanlar yoktur. Öykünün paralel evreni ise Aether adındaki uzay gemisinde geçer. Jüpiter’in uydusu olan K-23’de yaşam belirtisi bulan Aether gemisiyle, Augustine iletişim kurmaya çalışır. Aether mürettebatına dünyada olanları anlatıp, geriye dönmelerini engellemek, K-23 de yeni yaşam kurmalarını istemektedir. K-23 yıllar önce Augustine tarafından keşfedilmiş bir gezegendir. Augustine’in iletişim sağlayabileceği tek baz istasyonu, Haze Gölü üzerindedir ve kar fırtınası içinde oraya ulaşmak zorundadır. Bu arada Augustine’in radyasyon zehirlenmesinden hasta olduğunu ve tedavilerini kendisinin yaptığını görüyoruz. Augustine’in yanında aniden beliren Iris adında dünya sevimlisi, 8 yaşlarında bir kız çocuğu onun yalnız dünyasına eşlik etmeye başlar. Iris’in de kaçamamış, kaybolmuş bir çocuk olduğunu düşünüyoruz. Aether gemisindeki mürettebat arasından Sully, Adewole, Maya gemide kalmaya, Mitchell ve Sanchez ise dünyaya dönüp, ailelerini aramaya karar verir.
Neden izlemeliyiz: Son yıllarda izlediğimiz ‘Interstellar’, ‘Ad Astra’, ‘The Martial’ ve ‘Gravity’ arasında yer alabilecek, bilhassa görselliğiyle övgüye değer bir film. İzlanda’da çekilen buzul sahneleri veya uzayda meteor yağmuruna maruz kalan astronot görsellikleri nefes kesici. George Clooney, oyuncu ve yönetmen olarak çok iyi işler yapmış. Zayıflamış bedeni ve uzun beyaz sakalıyla farklı bir imaja bürünmüş. Clooney, duygusallık, yalnızlık ve bilim adamı arasındaki köprüyü oyunculuk açısından çok güzel kurmuş. Filmde yönetmenliği gayet iyi. Her şeyden önce kurduğu atmosferle karakterlerin duygularını birleştirmekte çok başarılı. Orta bölümlerde yavaşlayan tempo sıkıcı olmaya meyletse de final sürprizi her şeyi onarıyor. Eksikleri yok mu, tabii ki var. Örneğin, geçmişte ve yaşanan zaman arasındaki köprüler zayıf kurulmuş, dünyanın başına gelenler kısa birkaç sekansla olsa da verilebilirdi. Clooney’nin karakteri biraz fazla parlatılmış.
Netflix ekranına gelen en dikkat çekici yapımlardan. Bu platform gittikçe çıtayı yükseltiyor.

Yazının devamı...

Blues’un ilk büyük yıldızı: Ma Rainey

26 Aralık 2020

Gertrude ‘Ma’ Rainey, tüm zamanların en büyük ve çok sevilmiş sanatçılarından birisi olarak kayıtlara geçmiş bir isim. Blues’un anası olarak anılan bu muhteşem ses, 1886-1939 arasında yaşamış, ‘siyahi plak’ olarak anılan ilk blues plak kayıtlarını yapmış. Bu ara, blues müziğinde “Şeytan’ın Müziği” olarak anıldığı yıllardır. Ömrünün büyük kısmını çadır tiyatrolarında, doğduğu topraklara yakın, Georgia çevresinde şarkı söyleyerek geçirmiş, acayip görünüşlü, kısa tıknaz gövdesi, ilk çırpıda göze çarpan altın dişlerle dolu kocaman parlak ağzıyla, insana cazip gelen çirkinliği olan bir kadındı. Blues müziğin bir eğlenceden çok, yaşamı tarif ettiğini, her sabah yeni bir güne başlamanın en güzel yanı olduğunu söyleyen öncü sanatçının, yaşamının bir bölümünü anlatan film “Ma Rianey: Blues’un Anası” esasında bir tiyatro oyunu. Siyahlar üzerine yazdığı tiyatro oyunlarının ödüllü ismi August Wilson. Salonsuzluk filmi, Netflix programına mecbur kılmış. Öncelikle dar mekânda geçen, diyalog ağırlıklı bir film bekliyor seyirciyi. Ağırlıkla Ma Rainey’in, Chicago Paramount stüdyosunda plak kaydı yapacağı bir günü anlatıyor. Film, Rainey’in kırsal alanda bir çadır tiyatrosunda verdiği konser görüntüleriyle açılıyor. Onun sahne coşkusunu yaşayabilmek için siyahi seyirciler koşarak geliyorlar. Karizması sahneyi dolduruyor coşuyor, coşturuyor. Seyirciler, özgün müziklerinin mutluluğunu yaşıyor. Sonrasında stüdyo ortamına dönüyoruz. Stüdyo sahipleri tabii ki beyazlar. Blues plaklarının iyi satması iştahlarını kabartmış. Siyahi müzisyenlere ilgi, alaka bir ton. Yeter ki kayıt sorunsuz geçsin, plak basılsın, paralar gelsin. Blues’un anası Rainey ise, hiç de öyle kolay bir kadın değil. Yanındaki müzisyenler onun istediği gibi çalacak, saygıda kusur etmeyecekler, şarkı söylerken kolası eksik olmayacak, kısaca kaprisin bini bir para. Tam bir siyah Diva. Üstüne üstlük stüdyo yetkilileri, ses kaydını onun duymak istediği tarzda yapmaya mecburlar. Yoksa plak yapmak, Ma’nın çok da sevdiği bir şey değil, her an çekip gidebilir. Onun şarkı söylemeyi sevdiği yerler, seyircisiyle buluştuğu, coştuğu derma çatma konser çadırları. Grubun trompetçisi Levee (Chadwick Boseman) ise başka bir âlemin adamı. O yeteneğini mutlaka ön plana çıkarıp beyazlardan özendiği yaşam koşullarına kavuşma derdinde. Aceleci ruhunda yaratıcılık, yeniyi arayış var. Bu yüzden Rainey istemese de, şarkıları daha hareketli, daha ritimli, beyazların daha hoşuna giden tarzda çalmak istiyor. Beyazların tarzı, havalı yaşamayı seviyor. Tüm haftalığını pahalı bir ayakkabıya yatırabiliyor.
Diyaloglar, izlerken yer yer sanki boş konuşma gibi geliyor. Asla değil, dönemin zenci ruhunu, yaşamını yansıtmak açısından kesinlikle doğru sözcükler seçilmiş. Her birisinin yaşam içinde ayrı bir beklentisi, geçmişten gelen ayrı bir acısı var. Beyazların hâkim olduğu bir dünyada varoluşlarını kanıtlamak mücadelesindeler. Yönetmen George C. Wolfe, karakterlerine olağanüstü titiz yaklaşmış. Onları bir kahraman olarak değil, yoksulluğun ezikliğini üzerinden atamamış, ayaklarının altındaki halının kaymasından her an korkan karakterler olarak yansıtıyor. Oyunculuklarda Viola Davis ile Chadwick Boseman, bu yılın en akılda kalan performanslarını sunuyor. Geçen 28 Ağustos’da kalınbağırsak kanseri sonucu yaşamını kaybeden Boseman, kendini karakterine tam anlamıyla kaptırmış. Son zamanların en kaliteli yapımı. Filmin kamera arkasını gösteren 30 dakikalık bir belgesel de Netflix’te var. Onu film sonrasında izlemek her şeyi daha bir aydınlatıyor.

Yazının devamı...

2020’nin en iyileri

19 Aralık 2020

Pandemi sonucu 2020 tüm sanat dalları için kâbus gibi bir yıl oldu. Hele sinema salonlarının Mart ayında kapanmasıyla, dijital platformlarla veya online festival bağlantılarıyla yetinmek zorunda kaldık. İstanbul Film Festivali, İKSV, BLU TV, Mubi, Netflix, Amazon Prime, BeinConnect gibi platformlarda kaliteli yapımları izlemeye çalıştık. Sonunda birkaç istisna dışında ilk kez küçük ekranlarda izlediklerimle 10 film üzerinden bir yılın değerlendirmesini yapmak zorunda kaldım...

1. Kahramanca Kaybedenler/La Odisea de Los Giles

Yönetmen: Sebastian Borenzstein
Oyuncular: Ricardo Darin, Luis Brandoni, Veronica Llinas, Daniel Araoz
Arjantin’in politik ve ekonomik durumu bize çok benziyor. Darbeler, kırılgan ekonomi ve sonuçta halkın sırtına yüklenen borçlandırma. 2001’de Arjantin’de yaşanan ekonomik kriz mağdurlarının kendilerine kumpas kuranlara karşı planladıkları intikamı öyküleyen film, Eduardo Saccherdi’nin romanından uyarlanmış. Eğlenceli bir Robin Hood öyküsü var karşımızda. Yönetmen Sebastian Borenzstein’ın kasabanın karakterlerinden yarattığı doğal ve yöresel kahramanlar topluluğu, seyircinin kalbini fethediyor. Onların sevinçlerini, hayal kırıklıklarını, öfkelerini içten hissettiren anlatım, filmin en büyük artısı. EvdeKal günlerinde ilaç gibi gelen bir film oldu.

2. Her Şeyi Bitirmeyi Düşünüyorum

Yönetmen: Charlie Kaufman

Yazının devamı...

Hollywood’a karşı duran adam

12 Aralık 2020

‘Yurttaş’ Kane, yıllardır sinema insanları arasındaki oylamalarda tüm zamanların en iyi filmi olarak, çoğu kez kazanan olur. 1942 yılı için devrim sayılabilecek, bir hikâye akışının ve kamera açılarının kullanıldığı film, daha 24 yaşında genç bir yönetmen olan Orson Welles’in ilk uzun metrajında, Hollywood semalarına yükselişini müjdeledi. Charles Foster Kane adlı bir adamın, çocukluktan ele alarak yükselişini, her şeyi satın alabildiği zenginliğini, politikaya olan müdahalelerini, içsel yalnızlığını ve kendisiyle yapamadığı yüzleşmesini anlatır. Hollywood’un ticari hedeflerinin büyük olduğu 30’lu yıllarda, sanatsal dokunuşları olan ilk film sayılabilir. Hollywood, filme 1942 Oscar’larında 8 adaylıktan sadece senaryo ödülü verdi. Film, zaman içinde, Welles için hem büyük bir çıkış hem de laneti oldu. Başkarakter olarak yaşamöyküsünü anlattığı Kane’in gerçekte, 30’lu yılların büyük medya imparatoru William Randolph Hearst ile örtüşmesi, Welles’in başına çorap örer. Hearst, sahibi olduğu onca gazetede kara propaganda başlatır. Yalan haberlerle özel hayatından komünist olduğuna kadar çeşitli karalamalarla Welles’e hayatı zorlaştırır. Filmi gösterimden kaldırmak için tüm siyasi, sosyal ilişkilerini zorlar. Bu dönem sonrasında Welles, Hollywood’da birçok kısıtlamayla karşılaşır, işsiz kalır ve Avrupa’ya gitmek zorunda kalır.
‘Mank’, ‘Yurttaş Kane’in senaryo yazım aşamasını anlatırken, dönemin sosyal ve politik yaşamına ışık tutan bir film olduğunu söylüyor. Filmin yönetmen koltuğunda son yıllarda sinemadan çok TV dizisi ‘Mindhunter’a konsantre olmuş David Fincher’in olması ve 6 yıl sonunda yeniden bir uzun metraja hayat vermesi, sinemaseverler için heyecan verici. Senaryosunun gazeteci/yazar babası Jack Fincher tarafından kaleme alınmış olması, yönetmenin yıllardır planladığı bir proje olması, beklentiyi yükselten unsurlardı.

Restore edilmiş!

Fincher siyah beyaz, yer yer grenlenen karelerde 30’lu-40’lı yıllarda çekilmiş eski bir film havası vermeyi başarmış. Eski film duygusunu artırmak için eski filmlerdeki bobin değişimini işaret eden, sağ üst köşedeki halkaları bile ihmal etmemiş. Sanki tozlu raftan indirilip restore edilmiş bir film izliyoruz. Hollywood ile politika arasındaki yakın ilişkinin esas işlemek istediği mesele olduğu, yavaş yavaş öne çıkıyor. Hollywood sinemasının kitleler üzerindeki propaganda gücünün, çıkarlar doğrultusunda nasıl istismar edildiğini gözler önüne seriyor. Sol eğilimli yazar Sinclair’in başkanlık yarışında bir propaganda filmiyle nasıl geride bırakıldığını örnekliyor. Muhafazakâr bakış açısının, Hollywood için vazgeçilmez bir unsur olduğunu vurguluyor.
Filmin en etkileyici sekanslarından birisi, Mank’in, Don Kişot’u anlattığı sirk temalı balo olmuş. İçindeki tüm isyanı Cervantes’in roman kahramanı üzerinden sözcüklere döker. Bu arada Orson Welles’in 1972’de Mank’in ölümünden çok sonra Don Kişot filmi yaptığını da belirtelim. Sonuçta her ikisi de sistemin parçası olmayı içten reddeden karakterlerdir.
Gary Oldman bir kez daha Oscar’lık bir oyunculukla Mank karakterine hayat veriyor. Amanda Seyfried, aktris Marion rolünde, en iyi oyunculuğu olabilecek bir performans gösteriyor. Yılların oyuncusu Charles Dance, gazete patronu Hearst’de, Thalberg’de Ferdinand Kingsley, sekreter Rita’da Lilly Collins diğer iyi oyunculuklara oranla biraz daha öne çıkıyorlar. Görüntü yönetmeni Erik Masserschmidt, prodüksiyon tasarımcısı Donald Graham Burt, tek kelimeyle harika işler yapmışlar.
Sinemanın olmadığı günlerde gerçek sinemayı bize tekrar hatırlatan bu filme saygı duymamak mümkün değil. Hollywood’a içten bakan, ışıltılı yaşamın arkasındaki karanlığı anlatan filmler arasında öne çıkan bir yapım. Her şeyden önce hep yönetmen isminin anıldığı sinema evreninde senaristlere saygıyı hatırlatan bir film.

Yazının devamı...

Queen and Slim

5 Aralık 2020

“Queen and Slim” tartışmaya açık, ABD güncelini yakalayan bir film. Polis şiddetinin yol açtığı BlackLivesMatter günlerinde aynı konuyu stilize bir anlatımla karşımıza getiriyor. Tinder üzerinden tanışan iki genç zenci Queen (Jodie Turner-Smith) ve Slim (Daniel Kaluuya) (onları gerçek adlarıyla tanımıyoruz) kısa bir tanışma yemeği sonrası eve doğru yola çıkarlar. Boş ve sorunsuz bir yolda ilerlerken, arabaları polis sireniyle yol kenarına çekilir. Memurun uyarısıyla araçtan inen Slim hak etmediği bir şiddetle karşılaşır. Polis memuru sola dönüş işareti vermediğini bahane eder ve sonunda işi arabayı aramaya kadar götürür. Slim direnç göstermemesine karşın polis şiddeti karşısında çaresiz kalır. Polisin saldırmasıyla kavga başlar. Sonunda nefsi müdafaa göstermek zorunda kalır. Polisi onun tabancasıyla öldürür. Sonrasında iki gencin kaçma eylemiyle öykü bir yol filmine dönüşüyor.
Film klişe bir öyküyü siyahlara dayatılan şiddet karşıtlığına dayandırarak öne çıkmaya çalışıyor. “Get Out/Kapan” filmiyle çıkış yapan Daniel Kaluuya karşısında ilk kez tanıştığımız Jodie Turner-Smith oldukça başarılı. Sonuçta propaganda malzemesi olmaktan memnun bir film. ABD tepkilerini ve yönetmenin görüşlerini merak etmemek mümkün değildi. Şöyle bir taradım.
Siyah odaklı bir film blogu olan Shadow and Act’tan, Brooke Obie, filmin şiddet içeren içeriğine itiraz etti. Obie, “Siyahların, polis tarafından suçlanıp öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu söylemek için silahsız olduğumuz ve devlet tarafından şiddetle vurulduğumuz bir filme ihtiyacı yok” diye yazıyor.
Siyah kadın dergisi Essence, filme farklı bir yönden yaklaştı ve “İhtiyacımız olan siyah aşk hikayesi” olarak yazdı. New York Times “heyecan verici bir şok” olarak nitelendirdi, Guardian “vur ve kaç” filmi olarak nitelendirdi.

İlk uzun metrajında siyahi kadın yönetmen Melina Matsoukasn, “İlk filmim için aradığım her şeyi buldum. Kışkırtıcıydı, politikti, içinde kültürü ileriye taşımak için bir fırsat olduğunu hissettim” dedi. Eleştirmenlerin ortak görüşü olarak ortaya çıkan “Bonnie and Clyde’tan esintiler konusunda da “Siyah filmleri herhangi beyaz bir arketip üzerine dayandırmaya gerçekten katılmıyorum. Bence Queen ve Slim’in kim olduğu konusunda büyük bir fark var. Kaçak suçlu değiller, kendi tercihleriortak bir deneyime sahip iki genç insan. Bence bu Bonnie and Clyde ile aralarında önemli fark. Değişim yaratmak için insanları rahatsız etmemiz gerektiğini de düşünüyorum. Bu yüzden birbirimize empati kurmamız önemli “ diye açıkladı.
“Queen & Slim”, tartışmalara rağmen ilk hafta sonu gişede başarılı oldu. Mütevazi bütçesine rağmen gişe tahminlerini aşarak 16 milyon dolar kazandı. Sonuçta film bir şekilde hedefine ulaşmış.

Yazının devamı...

EvdeKal için iki Netflix dizisi

28 Kasım 2020

Alias Grace

Alias Grace, Margaret Atwood’un (son yılların en iyi dizilerinden The Handmaid Tales’ın yazarı) aynı isimli romanından uyarlanmış ve gerçekten yaşanmış olaylara dayanan mini bir dizi. Başrolde Grace Marks’ı canlandıran Sarah Gadon’ın yanı sıra, David Cronenberg, Anna Paquin ve Zachary Levi gibi ünlü isimler de kadroda yer alıyor. Toplumsal cinsiyet ve psikolojiye dair birçok detay barındıran başarılı senaryosunun yanında, oyuncuların performansları övgüye değer... Özellikle, Sarah Gadon’un Grace’i canlandırmasına hayran kalmamak elde değil. Duygu geçişlerini iliklerinizde hissedebildiğiniz, abartıdan uzak ve ilk sahneden itibaren etkileyiciliğini koruyan mimikleriyle büyük bir oyunculuk.
Kâhya olarak çalıştığı evin sahibi Thomas Kinnear ve o evin başkâhyası Nancy Montgomery’i öldürmekten yargılanan Grace Marks’ın, hapishanede geçirdiği 15 yılın ardından, Simon Jordan isimli bir psikiyatrla seansları ve flashback’lerle Grace’in cinayetlerden önceki hayatına eşlik ediyoruz.
Hikâye ilerledikçe, Dr. Jordon ile Grace’in arasındaki ilişkinin gelişim ve değişimi ortaya çıkıyor. Hapishanedeki gardiyanların tutumlarından, akıl hastanesindeki doktorların şimdilerde etik dışı, ilkel olarak tanımlayabileceğimiz uygulamalarına kadar, kendi öz babası dahil olmak üzere Grace Marks, erkeklerden hep kötü muamele görmüş bir kadın. Ancak, Dr. Jordan’la seanslarda kurdukları ilişki, en başından beri güvene dayalı olarak ilerliyor ve Grace’in zamanla Jordan’a karşı daha da açık olmaya başladığını görüyoruz. Jordan’ın güvene dayalı bir ilişkinin psikiyatr ile danışan arasındaki ilişkide önemli olduğunu savunan, dönemine göre farklı düşünen bir doktor... Dizi ilerledikçe güvenin hızlı biçimde sağlanmasının nedeni daha iyi ortaya çıkıyor.
The Crown (4. sezon)

2016’da başlayan The Crown, dördüncü sezonuyla son günlerin en çok ilgi gören dizisi. Daha ilk sezonundan itibaren İngiliz Kraliyet Sarayı içinde yaşananları, son kraliçe Elizabeth’in 1952’de tahta çıktığı dönemden başlayarak anlatan senaryo, mekânları ve oyunculuk kalitesiyle seyirciyi yakaladı. Her yönüyle sinema filmlerinin kalitesini aratmayan, büyüleyici bir dizi oldu. Senarist ve dramaturg Peter Morgan, sinemada Helen Mirren’e Oscar kazandıran The Queen (2006) filminin de senaryosunu kaleme almıştı. Monarşinin gücünü ve bunun insan ruhunda neleri değiştirdiğini, hikâyelerin arasına yerleştirdiği sıradan yaşam özlemleri ve hayal kırıklıkları açılımlarıyla mükemmel harmanlayan senaryolar yazıyor. Dönemin politik olaylarına, İngiltere tarihinin önemli politik karakterlerine, en güzel saray içinde kraliçe huzurunda gerçekleşen ikili konuşmalarla tanık oluyoruz. Çoğu kurmaca olsa da çok etkileyici... Dördüncü sezonda Elizabeth karşısında Margaret Thatcher ve Prenses Diana sahne alıyor. Yakın tarihin bu önemli kadın figürleri arasındaki ilişkilerde, yer yer gerilim ve akıl oyunları var. Yeni sezonda Elizabeth’i Olivia Colman tekrar canlandırıyor, Thatcher’da Gillian Anderson, Diana’da ise Emma Corrin var.

Yazının devamı...