Ateşböceğini bizler gördük...

Yılmaz Erdoğan’ın yazıp yönettiği ‘Sen Hiç Ateşböceği Gördün mü?’ sahne oyununu 23 yıl önce seyretmiştik. Çok keyif almış, yer yer duygulanmıştık. Demet Akbağ’ın canlandırdığı Gülseren, topluma kafa tutan, sözünü esirgemeyen, zekâsı ve cesaretiyle gönüllere taht kuran bir genç kızı oynamıştı. Teslim olmayan, toplumun yerleşik kuralları karşısında kaybetmeyi önemsemeden dalgasını geçen, çevresinde kendisine yapıştırılan ‘kaçık’ yaftasını umursamayan bir karaktere can vermişti. Bu kez Ecem Erkek’le hayat bulan Gülseren karakteri, gene delişmen, enerjik ve filmi taşıyan performansla karşımıza geliyor. Diğer deneyimli oyuncular için de başarılı kelimesini tekrarlamamak mümkün değil. Lakin her şey o kadar teatral ki... Yönetmen Andaç Haznedaroğlu, sahne oyununun o kadar fazla içinden geçiyor ki, sinema çok farklı bir şey demek zorunda kalıyoruz.
Erdoğan’ın 10 yıla yakın süredir perdeye aktarmak çalıştığı eser, özünde çok değişime uğramadan Netflix ekranında karşımıza geldi. 50’li yıllardan başlayarak Türkiye yakın tarihinin sosyal/politik olayları üzerinden yüzeysel bir geçiş yapan hikâye, sahnelendiği dönemde tiyatro için rekor sayıda, 1 milyon seyirciyle buluşmuştu. Sinema uyarlamasının iki önemli handikabı göze çarpıyor... Öncelikle sinema için fazla teatral kalmış. Bu durum, oyuncuların abartılı performansları kadar hikâyenin, demode bir mizah anlayışından beslenmesiyle de ilgili. Yakın tarihin darbeleri, sağcı-solcu kavgalarıyla ilgili olarak yerli sinemada ve dizilerde son yıllarda çok fazla işler üretildi. Onlardan farklı bir anlatımın olmaması, tiyatro oyunu hayranı benim için, biraz hayal kırıklığı oldu. Bu durumda Gülseren’in toplumu hicvettiği bölümler, bir yere kadar güçlü kalıyor. Kısaca, eser komedi sınırlarını aşmadan ülkenin yakın geçmişine yüzeysel bir bakış atıp geçiyor.
Ateşböcekleri imgesi, mutluluk ve umut saçarken büyülü gerçekçilik damarını yakalıyor. Ve filmin en güzel bölümleri. “Ateşböcekleri aydınlatır, lambalar ise aydınlatır” sözü, öykünün ana fikri olacak kadar anlamlı. Geriye baktığımızda, umut saçan ateşböcekli yılları yaşamışız diyebiliyorum. Yaşadıkları aile köşkünün otele dönüşmesi, otopark mafyası ve Gülseren tartışması gibi sekanslar çok klişe olsa da, değişen yaşam koşullarının hoyratlığını hüzünlü bir şekilde yansıtıyor. Yetenek Sizsiniz yarışmasında kafadan çarpım yapan fenomen kadın Gülseren’in yaşlılık hali, albümün sayfaları arasında dolaşması etkileyici ve hüzünlü. En çok, Yılmaz Erdoğan’ın canlandırdığı Somer Yoğurtçuoğlu, ‘gülmeden gülmenin sırrını öğreten’ tiplemesi hoşuma gitti.
En azından sahnede bu denli fenomen olmuş bir eserin film olarak bizlere hatırlatılması, o yıllarda izlememiş (belki de daha doğmamış) jenerasyonun belleğine girmesi sevindirici. Son söz, bazı eserlerin orijinal halleriyle kalması, sinemaya uygulanacaksa köklü bir değişim yaşaması daha iyi olur.