Blues’un ilk büyük yıldızı: Ma Rainey

Gertrude ‘Ma’ Rainey, tüm zamanların en büyük ve çok sevilmiş sanatçılarından birisi olarak kayıtlara geçmiş bir isim. Blues’un anası olarak anılan bu muhteşem ses, 1886-1939 arasında yaşamış, ‘siyahi plak’ olarak anılan ilk blues plak kayıtlarını yapmış. Bu ara, blues müziğinde “Şeytan’ın Müziği” olarak anıldığı yıllardır. Ömrünün büyük kısmını çadır tiyatrolarında, doğduğu topraklara yakın, Georgia çevresinde şarkı söyleyerek geçirmiş, acayip görünüşlü, kısa tıknaz gövdesi, ilk çırpıda göze çarpan altın dişlerle dolu kocaman parlak ağzıyla, insana cazip gelen çirkinliği olan bir kadındı. Blues müziğin bir eğlenceden çok, yaşamı tarif ettiğini, her sabah yeni bir güne başlamanın en güzel yanı olduğunu söyleyen öncü sanatçının, yaşamının bir bölümünü anlatan film “Ma Rianey: Blues’un Anası” esasında bir tiyatro oyunu. Siyahlar üzerine yazdığı tiyatro oyunlarının ödüllü ismi August Wilson. Salonsuzluk filmi, Netflix programına mecbur kılmış. Öncelikle dar mekânda geçen, diyalog ağırlıklı bir film bekliyor seyirciyi. Ağırlıkla Ma Rainey’in, Chicago Paramount stüdyosunda plak kaydı yapacağı bir günü anlatıyor. Film, Rainey’in kırsal alanda bir çadır tiyatrosunda verdiği konser görüntüleriyle açılıyor. Onun sahne coşkusunu yaşayabilmek için siyahi seyirciler koşarak geliyorlar. Karizması sahneyi dolduruyor coşuyor, coşturuyor. Seyirciler, özgün müziklerinin mutluluğunu yaşıyor. Sonrasında stüdyo ortamına dönüyoruz. Stüdyo sahipleri tabii ki beyazlar. Blues plaklarının iyi satması iştahlarını kabartmış. Siyahi müzisyenlere ilgi, alaka bir ton. Yeter ki kayıt sorunsuz geçsin, plak basılsın, paralar gelsin. Blues’un anası Rainey ise, hiç de öyle kolay bir kadın değil. Yanındaki müzisyenler onun istediği gibi çalacak, saygıda kusur etmeyecekler, şarkı söylerken kolası eksik olmayacak, kısaca kaprisin bini bir para. Tam bir siyah Diva. Üstüne üstlük stüdyo yetkilileri, ses kaydını onun duymak istediği tarzda yapmaya mecburlar. Yoksa plak yapmak, Ma’nın çok da sevdiği bir şey değil, her an çekip gidebilir. Onun şarkı söylemeyi sevdiği yerler, seyircisiyle buluştuğu, coştuğu derma çatma konser çadırları. Grubun trompetçisi Levee (Chadwick Boseman) ise başka bir âlemin adamı. O yeteneğini mutlaka ön plana çıkarıp beyazlardan özendiği yaşam koşullarına kavuşma derdinde. Aceleci ruhunda yaratıcılık, yeniyi arayış var. Bu yüzden Rainey istemese de, şarkıları daha hareketli, daha ritimli, beyazların daha hoşuna giden tarzda çalmak istiyor. Beyazların tarzı, havalı yaşamayı seviyor. Tüm haftalığını pahalı bir ayakkabıya yatırabiliyor.
Diyaloglar, izlerken yer yer sanki boş konuşma gibi geliyor. Asla değil, dönemin zenci ruhunu, yaşamını yansıtmak açısından kesinlikle doğru sözcükler seçilmiş. Her birisinin yaşam içinde ayrı bir beklentisi, geçmişten gelen ayrı bir acısı var. Beyazların hâkim olduğu bir dünyada varoluşlarını kanıtlamak mücadelesindeler. Yönetmen George C. Wolfe, karakterlerine olağanüstü titiz yaklaşmış. Onları bir kahraman olarak değil, yoksulluğun ezikliğini üzerinden atamamış, ayaklarının altındaki halının kaymasından her an korkan karakterler olarak yansıtıyor. Oyunculuklarda Viola Davis ile Chadwick Boseman, bu yılın en akılda kalan performanslarını sunuyor. Geçen 28 Ağustos’da kalınbağırsak kanseri sonucu yaşamını kaybeden Boseman, kendini karakterine tam anlamıyla kaptırmış. Son zamanların en kaliteli yapımı. Filmin kamera arkasını gösteren 30 dakikalık bir belgesel de Netflix’te var. Onu film sonrasında izlemek her şeyi daha bir aydınlatıyor.