Fellini 100 yaşında

Federico Fellini’nin doğumunun 100. yılı, dünya çapında gösterim ve etkinliklerle kutlanıyor. Hayalle gerçeği, masumiyetle günahı, kutsallıkla banaliteyi pervasızca iç içe geçiren Fellini’nin sinematografisine, önemli filmleriyle bir göz atalım. Bu önemli filmlerden ‘8 1/2’ ve ‘Tatlı Hayat’ yenilenerek tekrar gösterime giriyor.

Sinemayı tanımlaması bile nevi şahsına münhasır: “Sinema hayatı anlatmanın, Tanrı’yla yarışmanın kutsal bir yoludur. Başka hiçbir meslek, tanıdığımız bildiğimiz dünyaya bu kadar benzeyen fakat aynı zamanda bilmediğimiz, tanımadığımız dünyaları yaratmaya imkân tanımaz.”

Onda neyin gerçek, neyin uydurma olduğunu anlamak kolay değildir. Zaten kendisini hep iyi bir yalancı olarak tanımladı. Bütün filmleri, kendi yaşamından esintiler taşıdı. Hep kendisini çekti, fakat bir yönü hiç değişmedi, her zaman İtalyan kaldı.

TATLI HAYAT

Yıl 1960, Padoa’da bir kilisenin girişinde asılı olan büyük bir bez afişte şu sözler okunur: “Günahkârlığı herkesçe bilinen Federico Fellini’nin ruhunun kurtulması için dua edelim.”

‘Tatlı Hayat-La Dolce Vita’nın gösterime girmesiyle ortalık karışmıştır. Vatikan’ın resmi gazetesi Osservaro Romano, filme ve yönetmenine karşı her gün karalayıcı şeyler yazıyor, sokaktaki muhafazakâr insanlar köpürüyordur. La Dolce Vita afişinin asılı olduğu sinemaların önünde ise kuyruklar uzayıp gidiyordu. Bir film, olumlu ve olumsuz anlamda böylesine bir sosyal patlamayı tarihte ilk kez yaratıyordu. İşin ilginç yönü, Fellini’nin filmi böylesine derin hesaplamalar yapmadan, öylesine çekmiş olmasıydı. Sadece kendisini özgürleştirmek adına biraz da edepsizce bir şeyler gösterebilmek adına yapmıştı bu filmi. Filmde esas patırtıyı koparan zenginlerin âlemlerini, böylesine bir âleme hiç katılmadan, duyduklarından yola çıkarak çeker. Oyuncularından mümkün olduğu kadar bayağı oynamalarını ister bu sahnelerde. Onun için bu filmde her şeyden çok Anita Ekberg’le çalışmak önemliydi. Hayran olduğu bu kadınla sinema tarihinin en unutulmaz karelerini çeker. İlk kez paparazzi gazeteciyi dünyaya tanıtan Marcello Mastorianni ise Ekberg’in filmin önüne geçmesinden, böyle ikonlaştırılmasından hoşlanmaz. Sürekli kendini öven, dev aynasında gören, muhafazakârlık şemsiyesi altında her türlü ahlaksızlığı yaşayan İtalyan toplumuna, Fellini bu filmle unutamayacağı bir tokat vurur. Katoliklik dini de kendi payına düşen alaycı eleştiriyi alan kurumlardan olur. Filmin, bir helikopterin İsa heykelini Roma’nın bir ucundan diğer ucuna taşımasıyla açılması bile bir olaydır. Film, tüm dünyada hasılat rekorları kırar ve ustaya ikinci Oscar’ını kazandırır.

8 1/2

‘Sevgili Rizzoli’ diye başlayan bir mektup şöyle devam eder: “Söyleyeceklerimin iş ilişkilerimizi onarılmaz bir şekilde yaralayacağının bilincindeyim. Dostluğumuzun da bir darbe yemesinden endişe ediyorum. Bu mektubu sana üç ay önce yazmalıydım ama daha dün akşama kadar umuyordum ki...” Sonrası yoktur, mektup kesilir. Fellini, ‘8 1/2’ filminin çekimlerine başlamadan önce yıllarca birlikte çalıştığı yapımcısı Angelino Rizzoli’ye bir mektup yazarak filmi çekemeyeceğini bildirmeye çalışır, fakat mektubu bitiremez.

Filmi nasıl yapabileceğini bilememektedir, düşünceleri karmakarışıktır. Bu arada set ve dekor çalışmaları olanca hızıyla devam etmektedir. Başlangıçta ana karakteri, sıradan bir adamın sıradan bir gününü anlatma şeklinde düşünür.

Duygularının ve düşüncelerinin birbirine karıştığı, geçmişini ve bugününü iç içe yaşayan bir adamın portresini anlatmak ister. Bir türlü konuyu toparlayamaz, adamın mesleğini bile bulamaz. Nihayet mucize gerçekleşir, mektubu yazmaya başladığı gün her şeyi hatırlar, adam kendisi gibi yönetmen olacaktır. Fellini, bir kez daha kendisini anlatan bir film yapar. Yapacağı film, aklından uçup giden bir yönetmeni anlatır. Mastorianni, Guido olarak bir kez daha onun kişiliğini üstlenir, hatta onun stilinde giyinir: siyah takım elbise, siyah kravat, fötr şapka, mokasen ayakkabı. Filmin en çarpıcı yanlarından birisi, gerçek ile düş arasındaki kesintisiz geçişler olur.

Seyirci seyrettikten sonra düş olduğunu ancak algılar. Tüm zamanların en başarılı filmlerinden birisi olurken Fellini bir kez daha yabancı film Oscar’ını kazanır. Birçok yönetmen filmi tekrar çekmek istese de sonunda cesaret edemez. Sonunda Hollywood, 2008’de bir müzikal olarak çekebildi.
O, yaptıklarında her zaman samimi oldu, kendi hayatından yola çıkarak karakterleri, yaşam deneyimlerini, düşlerini, hayal kırıklıklarını, güzel kadınları yazdı, istediği gibi görselleştirdi.

Filmlerindeki eksantrik tipleri hiçbir zaman uydurmadı, onları hayatın içinde gördü.

Jung onun yol arkadaşı, yaratıcılığının filozofu oldu. Freud’un insanı tanımlamaya çalışması yerine Jung’un bilinmezliğin eşiğine kadar eşlik etmesinden ve orada insanı tek başına bırakmasından hoşlandı.