Spike Lee’nin dinmeyen öfkesi

Spike Lee, ruhunda taşıdığı aktivist kimliği sinemaya yansıtan bir yönetmen tipidir. Adı siyahi hakların savunuculuğuyla, ırkçılık karşıtlığıyla, Trump tipi politikacılara karşı duyduğu öfkeyle özdeşleşmiştir. Sinematografisinde ‘Do The Right Thing-Doğruyu Yap’, ‘Malcolm X’ gibi, ırkçılık karşıtı başyapıtların yanında, 2019’da uyarlama senaryo oskarı kazandığı ‘BlankKlansman-Karanlıkla Karşı Karşıya’ gibi, daha hafif kalibrasyonda, aksiyon komedi kıvamında filmler de vardır. Sinemacılığı kadar aktivist eylemleri konuşulur, dobra söylemleri onu hep gündeme taşır. Irkçılığın yükseldiği bugünlerde siyahi ayrımcılığı ve Vietnam Savaşı’nı birleştiren filmi ‘5 Bloods’, Netflix ekranlarına düştü.

70’li yıllarda Amerika’da yaşayan siyahi oranı beyaz nüfusa karşı yüzde 13 iken, Vietnam’a gönderilen siyah tenli asker oranının yüzde 32 olması, üstelik gönderilenlerin ön saflarda savaşa sürülmesi, Spike Lee’nin bu filmi yapmadaki temel dürtülerinden biri olmuş. Lee, hikâyesinde çok inandırıcı olmaya çalışmıyor, aksine abartıyor, birçok gereksiz B-Sınıf aksiyona giriyor. Tek göstermek istediği şey, her zaman olduğu gibi politik doğruculuk oluyor. Amerika’nın başka ülke topraklarına girerken yaptığı zorbalığın hesabını soruyor, savaşın yaralarının asla kapanmayacağına işaret ediyor.

Vietnam’da savaşmış 4 siyahi gazinin günümüzde bu ülkeye geriye dönmesiyle başlayan öykü, eski ve yeni duyguların buluşmasıyla harmanlanıyor. Melvin, Paul, Norm, Eddie savaş sonrası, hayatın farklı köşelerine savrulmuşlardır. Hepsi farklı travmalarla, zorluklarla boğuşmak zorunda kalmış, yaşamda sınıfta kalmışlardır. Onlara Vietnam’da örnek olmuş, tabur komutanları Norm hâlâ dillerindedir. Onlara siyah olma farkındalığını, yaşamın gerçeğini öğretmiş olan tabur komutanları Fırtına Norm’un cesedini bulup, Amerika topraklarına götürmek, planları arasındadır. Bir süre sonra esas planın, savaş sırasında gömdükleri altınlar olduğu anlaşılır. Altınları anavatana götürüp hayat şartlarını düzeltmek en büyük hedeftir.

İlgiyi hak ediyor

Lee, anlatımını sıklıkla değiştirip, film akışını farklı türlere eviriyor. Görsellikte yaptığı geçişler bilhassa dikkat çekici. Geçmişin anımsamalarını grenli 16 mm olarak 1.33:1 formatında görüntülemiş. Bugünün görselliği 2.35:1 formatında karşımıza çıkıyor. Orman sahnelerinde ise TV haberciliği standardı olan 1,85:1 kullanmayı tercih etmiş. Bu değişimlerin hepsine seyirci tam anlamıyla katılamıyor. Farklı filmlerin birleştirilmiş şekli gibi... Hikâyesinde sanki bir Tarantino özenmesi de var. İkinci bölümde gittikçe artan aksiyon ve sanki Tarantino gibi alternatif bir tarih yaratma çabası ön plana çıkıyor. Araya eklediği arşiv görüntüleriyle inandırıcılığı ve vereceği mesajların gücünü artırma çabası da var. Geçmişi anlatan savaş sekanslarında oyuncular üzerinde gençleştirme efektlerini kullanmamış olması da ilginç. Karakterlerin değişmeyen ruh durumlarını yansıtmak istiyor gibi...

Sinemasal göndermeleri Coppola başyapıtı ‘Apocalypse Now/Kıyamet’ ve ‘Sierra Madre Hazinesi’ üzerine yoğunlaşmış. Wagner’in Walkyrie müziği eşliğinde yola çıkan tekne, Kıyamet’in o eşsiz nehir yolculuğunu anımsatıyor. Daha kısa anlatsa daha derli toplu bir film olacakmış. Spike Lee’nin en iyi filmi olmasa da ilgiyi hak ediyor.