Yolda görüşürüz

2020-21’in en fazla ödül kazanan filmi “Nomadland” olacak gibi. Sinema salonu olmadan filmlere ödül vermek, almak anlamını kaybetmiş gibi gözükse de sonuçta iyi filmler hala yapılıyor. 78. Altın Küre’de en iyi dram filmi ve yönetmen ödülü alan “Nomadland” anti kapitalist ruhuyla, artık daha az tüketen toplum olma anlayışına yandaş bir duruş sergiliyor. Yönetmen Chloé Zoe’de Altın Küre kazanan ilk Asya kökenli yönetmen oldu.
Öykü Jessica Bruder’in “Nomadland: Surviving in America In The 21.Century” romanından sinemaya uyarlanmış. Bruder bir gazeteci ve bir yıl boyu göçebe yaşayan insanlar arasında zaman geçirmiş, sonunda orada yaşadıklarını kitaplaştırmış. Amerika’da “modern-day nomad” diye adlandırılan bu insanlar, karavanlarda yaşayan belirli, kamp alanlarında buluşan, bu şekilde iletişim kuran serbest ruhlu insanlar. Yaş ortalamaları 50’lerde, çalışma hayatından bıkmış veya aradığını bulamamış aklı başında, kültürlü insanlar. Dertlerinden dolaşarak kurtulan, gündelik işlerde çalışarak ihtiyaçları kadar para kazanan, insancıl duygulara hayatlarında yer açan, yaratıcılıklarını yaşam koşullarını iyileştirme için kullanan insanlar. Kapitalizmin acımasızlığından kaçan, az tüketerek yaşamda mutluluk arayan bir avuç insanın hikayesinde Frances McDormand’ın hayat verdiği Fern karakteri öyküyü sırtlıyor. Hem de öyle böyle bir sırtlamak değil. Olağanüstü bir duruluk ve gerçeklik duygusuyla oynuyor iki Oscar sahibi McDormand.
Empire Nevada’da çalıştığı alçı fabrikasının kapanmasıyla işsiz kalan Fern, evindeki son eşyalarını satar, karavanıyla yollar düşer. Kocasının ölümü sonrası, sarsılmış, tek başına kalmıştır. Günü birlik işlere girer, çıkar. Amazon, hamburgerci, karavan parkı, yol inşaatı girip çıktığı işler arasındadır. İhtiyacı olduğu kadar paradan fazlasını istemez, önemli olan yolculuktur. Yolculukta kuracağı dostluklardır. Yol onun yuvası, yolculuk nefes aldığı evrendir. Markette karşılaştığı aile dostlarına “Evsiz değilim, daha az bir evim var” der. Karavan yaşamını seçmiş insanlarla bir araya gelir. Filmin ilerleyen bölümlerinde Fern’in kız kardeşini ailesiyle yaşadığı eve yaptığı ziyarette izliyoruz. Ev Fern’i adeta boğuyor, bir an önce kaçmak istiyor. Göçebelik onun için hayatın bir konforudur.
Film lirik bir akış içinde. Uçsuz bucaksız doğa içinde ilerleyen kamera bize yolculuğun büyüsünü hissettiriyor. Öncelikle muhteşem yönetmenlik dokunuşları filmin her karesine hakim. Zhao bir kahraman veya kaybeden yaratmak peşinde değil. İnsanlar kendi serbest iradeleriyle bir seçim yaparak yollar düşmüşler ve kendilerini iyi hissediyorlar. O kadar… Birbirlerini destekliyorlar, dinliyorlar, eğleniyorlar. Derler ya “feleğin çemberinden geçmiş” diye. Tam anlamıyla böyle insanlar. Tabi ki bu sahicilik ve samimi duygular Frances McDormant gibi bir oyuncu olmasa asla hayata geçmezdi. İnsanlarla diyaloğa açık, bir bakışı veya alaycı tebessümüyle o kadar çok şey ifade ediyor ki… Kapitalist sistemin en büyük düşmanlarından Ken Loach ustadan ilham alınmış gibi duran o kadar çok sekans var ki…
Zhao gerçekten geleceğin en önemli yönetmenleri arasında anılacak bir isim, insan doğasına yaklaşımı o kadar sahici ve abartısız ki… 2020’de insanlığa hakim endişeye huzursuzluğa yanıt olabilecek bir film. Mükemmel… Ludovici Einaud’un müziklerinin filmin şiirsel yapısına katkısı şahane.

Yolda görüşürüz