Aşı gündemi

9 Temmuz 2021

COVID-19 aşısının faz 3 çalışmaları nasıl gidiyor? Aşılarla ilgili neler öğrendik? Aşılanmanın risk fayda oranı nedir? Bugünkü gündemimiz yine aşılar...

COVID-19 aşılarının Faz 3 çalışmaları devam ediyor. Bu çalışmalardan gelen veriler de derlenip toplanarak belli aralıklarla halk bilgilendiriliyor. Çalışma derken yanlış anlaşılmasın, tüm dünyanın bir deney laboratuvarına, milyonların da birer deneğe dönüştüğü bir çalışma bu. 

Hep söylüyorum; pandemi öncesinde bir aşı geliştirmek 10-15 yıl sürerdi. Bir faz 3 çalışmanın tamamlanması normalde en az 4-5 yıllık bir süreyi kapsar, aşı ancak faz 3’ü başarıyla tamamlarsa piyasaya çıkma izni alırdı. Normalde son derece sancılı, kılın kırk yarıldığı bir süreçtir bu. Pek çok aşı yine seneler süren Faz 1 ve Faz 2 çalışmalarını geçip de Faz 3’e bile ulaşamaz. Çok zaman çalışma iptal edilir, yani aşı hiçbir zaman piyasaya sürülmez.

Peki, bu süre neden gerekli? Bir aşının yan etkilerinin anlaşılması için gereken zaman bu. Aşı gerçekten koruyacak mı, toplum sağlığı adına bir fayda sağlayacak mı? Bu cevapları almak için minimum birkaç sene gerekiyor. COVID-19 aşıları ise henüz faz 3 çalışması yeni başlamışken çoktan acil kullanım onayı aldı bile!

Durum raporu

Ne demiştik? COVID-19 aşıları için faz 3 çalışmaları devam ediyor, ara ara da sürecin nasıl ilerlediğine dair raporlar sunuluyor. Mesela Alman menşeli mRNA bazlı aşı çalışmasının gidişatıyla ilgili olarak mart ayında bir durum raporu sunuldu. (1)  Rapora göre, 12-15 yaş grubu aşıyı mükemmel bir şekilde tolere ediyordu, üstelik bu yaştakilerde aşının etkinliği %100’dü ve alınan sonuçlar 16-25 yaş aralığındakilerden çok daha iyiydi! Zaten hastalığın ağır seyretme olasılığı yok denecek kadar az olan genç çocukları aşıladığınızda, aşının etkinliğinin yüzde yüz çıkması normal değil mi?

Yayımlanan basın açıklamasında, 12-15 yaş arasında 2.260 gencin katıldığı çalışmada asemptomatik vakalarla ilgili bilgi yok. Biz bu çocukları neden aşılıyoruz? Dedelerine, ninelerine hastalık bulaştırmasınlar diye değil mi? Sonuçta risk grubunda olmayan bu yaştakilerde aşı esas bunun için yapılmıyor mu? Ama raporda aşılanan çocukların semptom göstermeden hastalığı çevrelerindekilere bulaştırıp bulaştırmadıklarına dair herhangi bir bilgi mevcut değil Yani önemli olan tek konu hakkında herhangi bir açıklama yok!

Açıklamayı okuyunca ürkütücü bir şey daha öğreniyoruz; faz 3 çalışmasında küçük çocuklar da (6 ay-11 yaş arası) yer alıyor. Yani bebekleri bile denek olarak kullanıyorlar. Küçük çocuklar üzerinde yapılan aşı çalışmalarıyla ilgili herhangi bir detay sunulmamış. Basın açıklamasında bir de şöyle kısa bir not var: “Klinik deneyler dışındaki kitlesel aşılamalarda ciddi alerjik reaksiyonlar, anaflaktik şok vakaları rapor edilmiştir. Aşılananların sayısı arttıkça başka ciddi yan etkiler de görülebilir.”

Yazının devamı...

Ayrık otu zehri bizi sağlığımızdan ayırıyor! Tarım ‘ilacı’ mı, ‘zehri’ mi?

2 Temmuz 2021

Kanserojen olarak listelenen ayrık otu “ilacı” glifosat akla hayale gelmeyecek mekanizmalar üzerinden sağlığınıza zarar veriyor. Dünyanın en çok kullanılan tarım zehrini takdimimdir

Glifosat hakkında her şey

Geçtiğimiz haftalarda glifosat ve koronavirüs arasındaki ilişkiyi incelemiştik. Yazıyı okuyanlar hatırlayacaklardır; güçlü ve dengeli bir bağışıklık sistemi için neler yememiz gerektiğine kafa yorarken esas tehlikeyi göz ardı ettiğimizi belirtmiş, en büyük riskin tarım ilaçları, özellikle de tarım ilaçlarının piri glifosat olduğunu yazmıştım. Bugün de glifosat gerçeğini gözler önüne sermeye, bu zehrin sağlık üzerindeki etkilerini incelemeye devam edeceğiz.

Kurnaz katil

Yıllar boyu bir zehre maruz kaldığınızı düşünün. Öyle bir zehir ki, anında öldürmüyor ama akla hayale gelmedik şekillerde ortaya çıkıyor ve sağlığınıza darbe üstüne darbe vuruyor. Günün birinde kronik hastalıklar, kanser, Alzheimer gibi hastalıklar meydana çıktığında ise, kimsenin aklına onlarca yıldır her gün vücudumuza aldığımız bu toksik maddeyi suçlamak gelmiyor. Tıpkı izlerini belli etmeyen, hiçbir ipucu bırakmayan kurnaz bir katil gibi! Glifosat bizi yavaş yavaş öldürüyor…

Birkaç yıl önce yapılan bir çalışma Amerika Birleşik Devletleri’nde ve dünyada glifosat kullanımının ürkütücü boyutuna dikkat çekiyor. Çalışmaya göre sadece Amerika’da yılda 150 milyon ton glifosat kullanılıyor. (1) Tarımda en fazla GDO’lu ve hibrit tohumlarda glifosat kullanımı var. Genetiğine müdahale edilmiş buğday, genetiği değiştirilmiş soya, mısır gibi ürünler öyle tasarlanmışlardır ki ne kadar tarım ilacı basarsanız basın ekin etkilenmez. Hatta daha iyi verim almak istiyorsanız etken maddesi glifosat olan tarım ilacından bol bol kullanmanız gerekir.

Glifosatı bu kadar fazla miktarda verince, tabii ki tarımsal ürünün bünyesinde de anormal miktarda glifosat birikir ve ürünü yiyenlere de bu glifosat aktarılır.

Hepimiz yaşamımızı sürdürmek için gıda almak zorundayız. Ama gıda olarak yediğimiz tarımsal ürünlerle, farkına bile varmadan dünyanın en zararlı zehirlerinden birisini vücudumuza alıyoruz. Sofranızdaki sebzeye başka bir gözle bakın: Gıda mı, zehir mi?

Yazının devamı...

Güneşten değil koruyucudan korunun!

25 Haziran 2021

Güneş koruyucu kremlerin içinde kullanılan aktif maddelerle ilgili endişeler uzun süredir var. Peki, bu maddelerin yüksek oranlarda kana karıştığını biliyor muydunuz? Nispeten yeni ve son derece kaygı verici bir bulgu bu

Plajda güneş kremine bulanıp, birkaç saatte bir kreminizi tazeliyorsunuz. Çocuğunuzu güneşten korumak için yanınızdan güneş kremini eksik etmiyorsunuz. Ama esas korunmanız gereken güneş değil, bu kimyasal koruyucular.

Amerika’da 1980’li yıllarda başlayan ülkemizde ise 90’lı yıllarda rağbet görmeye başlayan güneş fobisinin bedelini çok ağır ödedik, ödemeye de devam ediyoruz. Artan kanser vakalarında D vitamini eksikliğinin önemli bir rolü olduğunu gösteren bilimsel yayınlar var. Denkleme bir de güneş kremlerinin içindeki toksik maddeleri eklediğinizde ortaya iç karartıcı bir tablo çıkıyor.

Bu arada hemen bir not düşelim; sadece Amerika’da güneş koruyucu kremlerin senelik pazar payı milyarlarca dolar! Kırk yıl boyunca “güneşin zararları” üzerinden yürütülen propaganda, güneş koruyucuların içinde kullanılan ve insanlar üzerindeki etkileri tam olarak anlaşılmadan piyasaya sürülen pek çok kimyasal maddeyle başka bir boyut kazandı.

Ciltten kan dolaşımına

Bundan iki sene önceki bir yazımda Hawaii’de oksibenzon ve oktinoksat içeren güneş kremlerinin yasaklanacağını yazmıştım. 2021 yılı itibarıyla adada bu kimyasalları içeren güneş kremi kullanımı yasağı yürürlüğe girdi. Gerekçe ise bu kimyasalların mercan resiflerine geri dönüşü olmayan zararlar vermesi. Vücudunuza pervasızca sürdüğünüz krem, cildinizden akıp deniz suyuna karıştığında deniz yaşamını bile öldürüyor, balıklarda üreme sorunlarına neden oluyorsa ortada ciddi bir sorun var demektir. (1)

Kimyasal güneş kremlerinin içindeki aktif maddelerin güvenli oldukları varsayıldı, ama artık durumun böyle olmadığını biliyoruz. Pek çok insanın düşündüğünün aksine bu kremler cilt yüzeyinde kalmıyor. Yeni çalışmalar, kimyasal güneş koruyucu kremlerde yaygın olarak kullanılan -avobenzon, oksibenzon, oktokrilen, oktinoksat, benzofenon, homosalat gibi- aktif maddelerin cilt tarafından emilerek vücuda sızdığını gösteriyor. Ve bazı durumlarda günlerce, hatta haftalarca sistemde kalıyorlar. Bu kremleri bir defa sürmek bile zararlı kimyasalların kandaki seviyesini artırmak için yeterli. Çalışmanın bulgularına göre tek bir uygulamada kandaki oksibenzon konsantrasyonu FDA’in güvenli olarak belirlediği miktarın 180 katına çıkıyor. (2) Güneş kremini dört gün düzenli olarak sürdüğünüzde ise kanınızda güvenli kabul edilen miktarın 500 katı oksibenzon dolaşıyor!

Yazının devamı...

Kısırlık ve beslenme

18 Haziran 2021

Doktora gittiniz, testler yaptırdınız her şey normal görünüyor ama bir türlü çocuk sahibi olamıyorsunuz. Giderek artan ve nedeni belli olmayan kısırlık probleminde suçlu toksik yaşamın ta kendisi

Toksik maddeler

Doğurganlığın giderek azaldığına ve gelecekte popülasyonun devamlılığını sağlayacak derecede doğum gerçekleşmeme ihtimaline vurgu yapan pek çok bilimsel çalışma var. (1) Gerçekten de çevremizde kimi duysak çocuk sahibi olmak için çabalıyor, pek çok çift bunun için tedavi oluyor. Peki, sorun ne? Kısırlık neden bu kadar arttı? Bilimsel yayınları taradığınızda baş sorumlulardan biri olarak toksik yaşam gösteriliyor.

Ağır bir bedel

Doğurganlığın azalmasındaki faktörlerden birinin endüstriyel kimyasallar olduğunu biliyoruz. Çevre kirliliği ve erkeklerdeki kısırlık arasındaki ilişkiyi ortaya koyan pek çok bilimsel yayın olsa da, toksik yaşamın kadın doğurganlığı üzerindeki etkisi üzerine yapılan çalışmalar hayli kısıtlı. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan bir araştırma bu anlamda son derece önemli. (2)

Araştırmanın bulgularına göre, sık rastlanan bazı kimyasallar kadınlarda yumurta rezervinin azalmasıyla direkt olarak ilişkili. Çalışma için kadınların kan örnekleri alınarak 31 kimyasalın kandaki değerlerine bakıldı. Bu kimyasallar arasında bitkilerdeki mantar hastalıklarını önlemek için tarımda kullanılan HCB (hekzaklorobenzen), yine tarımda böcek ve sineklere karşı kullanılan DDT (dikloro difenil trikloroetan) var. Her ikisi de son derece zehirli, kanserojen olarak listelenmiş kimyasallar.

Ardından, çalışmada yer alan kadınların yumurta rezervine bakıldı. Tahmin edeceğiniz gibi, kandaki toksik kimyasal seviyesi ne kadar fazlaysa yumurta rezervi de o kadar azdı. Araştırmayı gerçekleştirenler yumurta sayısının azlığı ile bazı kimyasallar arasında son derece güçlü bir ilişki olduğunu belirtiyorlar. Çalışmada yer alan ve toksik kimyasallara maruziyet oranı yüksek olan kadınların çocuk sahibi olmak için uzun süredir çabaladıkları gözlendi. Yani, bu kimyasalların kandaki seviyesi arttıkça hamile kalmak o kadar zorlaşıyordu.

Başka bir çalışmaya göre ise tarım ilacına maruz kalan kadınların hamile kalma oranı % 30 azalıyordu. (3) Bizi kanser yapan kimyasalların, çocuk sahibi olmayı da zorlaştırması beklenmedik bir durum değil. Bu kadar zehre maruz kalmanın bedeli tabii ki ağır olacak.

Yazının devamı...

Şekerin acı yüzü

11 Haziran 2021

Bağışıklık sisteminin az tanınan bir üyesi; şekerin acı yüzünü gözler önüne seren yeni bir çalışma ve vücudun savunma hattının da bir biyoritmi olduğunu işaret eden bulgular... Dengeli çalışan bir bağışıklık sistemi için önemli konulara değineceğiz

İçi şeker dolu gazlı içecekler, çikolatalar, tatlılar, bol ekmek, bol makarna... Sürekli bir şeker bombardımanıyla karşı karşıyayız. Tarih boyunca sağlıklı yağlarla, proteinle beslenen ve şeker nedir bilmeyen vücudumuzun son 100 - 150 yılda gerçekleşen bu trajik değişime hazırlıklı olabilmesi tabii ki mümkün değil.

 

Sağlıklı olmak için şekerden, vücutta şeker olarak metabolize olan karbonhidratlardan uzak durmanız gerektiğini her fırsatta yineliyorum. Yeni bir bilimsel yayın hepimizin aşina olduğu bu bilgiyi bir kez daha pekiştirirken şekerin tatsız yüzünü farklı bir mekanizma üzerinden inceliyor.

Savunma hattının gizli kahramanları

Geçtiğimiz ay Cell Host & Microbe dergisinde yayımlanan Amerikan menşeli araştırma modern beslenme modelinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisini daha iyi anlamamızı sağlamak açısından önemli. (1)

Bugün artık bağışıklık fonksiyonları için merkez üssün bağırsaklar olduğunu biliyoruz. İnce bağırsaklarda bulunan Paneth hücrelerinin varlığı bundan yaklaşık 150 yıl önce Avusturyalı bilim insanı Joseph Paneth tarafından keşfedildi. Bu hücrelerin bağışıklık cevabındaki öneminin anlaşılması ise 1970’li yıllara rastlar. Peki, Paneth hücrelerinin başlıca görevleri nedir? Bu hücreler bozulduğunda ne olur?

Yazının devamı...

Üç maymunu oynamak

4 Haziran 2021

Görmezden gelir, hiçbir şey yokmuş gibi davranır, dile getirmezsek sorunlar yok olur mu? Maalesef üç maymunu oynamanın kimseye faydası yok. Bugün aşıların hem rapor edilen hem de öngörülen olası yan etkilerinden bahsedeceğiz. Mercek altında mRNA bazlı aşılar var.

Aşı yaptırdıktan kısa bir süre sonra kalp krizi geçirenler; yine aşılandıktan sonra ortaya çıkan ve bağışıklık sisteminin pıhtılaşma hücrelerine saldırması sonucu iç kanama yüzünden hayatını kaybedenler; kanın aşırı pıhtılaşması yüzünden ölenler...

Korona aşılarıyla ilişkilendirilen pek çok vakadan söz etmek mümkün. Global aşı kampanyası son hız devam ederken, aşıların istenmeyen etkileriyle ilgili raporlar da giderek artıyor. Mesela İsrail’de Alman menşeli mRNA bazlı aşının ikinci dozunu olduktan sonra, çoğu erkek ve 30 yaşın altında olan 62 kişide miyokardit (kalp kası enfeksiyonu) görüldü, bunlardan ikisi hayatını kaybetti (1) (22 yaşında bir kadın ve 35 yaşında bir erkek). Her ikisinin de aşı olana kadar herhangi bir sağlık sorunu yoktu.

Bu ve bunun gibi yan etkiler CDC (Centers for Disease Control and Prevention/Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri) ve FDA (Food and Drug Administiration/ Gıda ve İlaç Dairesi) gibi Amerikan kurumlarına bildiriliyor. Onlar ne yapıyor? Küçük bir uyarı notu düşerek “Aşılanmaya devam, korunmak için en etkili yöntem aşı” diyorlar! CDC’nin sitesine girdiğinizde göreceksiniz. Sitede mRNA bazlı aşının özellikle genç erkeklerde kalp enflamasyonuna neden olma riski olduğu, nisan ayından beri rapor edilen miyokardit ve perikardit vakalarında artış olduğu yazıyor. (2) Birkaç cümleyle geçiştirilmiş bu risk, aşı propagandasının içinde kaynayıp gidiyor.

İlaç şirketleri koruma altında

2018 yılında yayımlanan bilimsel bir çalışmada, aşılar basit, karmaşık ve benzeri görülmemiş olarak üçe ayrılmış. (3) Basit aşılar bildiğimiz standart aşılar, karmaşık aşılar ise standart aşı teknolojilerinin modifiye edilmesiyle geliştirilen aşılar anlamına geliyor. “Benzeri görülmemiş” kategorisi ise HIV gibi uygun bir aşısı olmayan hastalıkları temsil ediyor. Yayında bu kategorideki aşıların geliştirilmesi için 12 yıllık bir süre gerektiği, daha da önemlisi bunların Faz III çalışmasını başarıyla tamamlama, yani toplum yararına olduklarını kanıtlama olasılığının %2 olduğu öngörülüyor.

Aşıları son derece gerçekçi bir şekilde ele alan bu yayından sadece iki yıl sonra koronavirüs hayatımıza giriyor ve aşı geliştirmeye uygun olmayan bir virüs için benzeri görülmemiş kategorisinde yer alan aşılar geliştiriliyor. Üstelik başarı oranları %90’lar, hatta %95’lerde seyrediyor. Bu son derece mantıksız değil mi?

Bir ülke, bu “başarılı ve etkili” aşıları satın almak için aşı üreticisi firmayla anlaşma imzalamak zorunda. Anlaşma sayesinde üretici firma tüm olası yan etkilerden muaf oluyor, kendisini hukuksal olarak koruma altına almış oluyor. Bu kadar çabuk geliştirilen, koruyuculukları, yan etkileri tam olarak anlaşılmadan piyasaya sürülen aşılarla ilgili pek çok komplikasyon görülebileceğinin onlar da farkında. Nitekim görülüyor da...

Yazının devamı...

KOVİD salgınında Glifosat etkisi

28 Mayıs 2021

Bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak hiç olmadığı kadar önemliyken, göz ardı edilen bir tehlikeden söz etmeden olmaz: GLİFOSAT! Bakalım noktaları birleştirdiğimizde ortaya ne çıkıyor?

Glifosat nedir?

Önce Glifosat’ın ne için kullanıldığını anlatalım: Glifosat, dünyanın en çok kullanılan yabani ot ilacıdır. Tarımsal üretimde verimi en çok düşüren etkenlerden bir tanesi ayrık otudur. Geleneksel tarımda ayrık otundan kurtulmanın yolu da çapalama yapmaktır. Çapalama, uzun süren zahmetli bir iştir ve el emeği ister. Oysa Glifosat, çapalamaya gerek olmadan ayrık otlarını yok eder. Bu sefer de şu problem ortaya çıkar: Bol miktarda Glifosat kullanınca, ayrık otlarıyla beraber tarım ürünü de ölüyor. Bilim insanları bu soruna da çözüm buldular: Glifosat’a dayanıklı GDO ve Hibrit tohumlar ürettiler. Yani siz, tarlanıza istediğiniz kadar Glifosat atıyorsunuz, ayrık otları ölüyor, ama tarım ürününe bir şey olmuyor, büyümeye devam ediyor. Büyüdükçe de bünyesinde aşırı miktarda Glifosat birikiyor ve bu zehri ürünü yiyen insanlara da aktarıyor. (1)

Bu zehrin insan sağlığı için son derece ciddi bir tehlike olduğunu gerek yazılarımda gerekse kitaplarımda sık sık dile getiriyorum. Tarım topraklarını, besin zincirini, su kaynaklarını kirleten bu toksik maddenin kanser yaptığını, bağışıklık sistemini çökerttiğini gösteren çok sayıda yayın mevcut. (2)

Glifosat etkisi

İstatistiki bir araştırmaya göre, KOVİD-19 hayatımıza girdiğinden beri internet ortamında en çok yapılan aramaların başında “Bağışıklık sistemini nasıl güçlendiririz?” sorusu geliyor. Nedeni hepimizin malumu. Kime nasıl, ne zaman darbe vuracağı belli olmayan bir salgında hepimiz bağışıklığımızı güçlendirmek, koronavirüse karşı etkili bir savunma hattı oluşturmak istiyoruz.

Böyle bir dönemde bağışıklığı destekleyen besin takviyelerine, şifalı bitkilere, besinlere yönelmek çok mantıklı. Ama ya bağışıklığımızı zayıflatan etkenler ne olacak? Glifosat zehrine olan mâruziyetinizi azaltmak için özel bir çaba göstermeniz gerekiyor.

Yazının devamı...