Batı’nın vize ayıpları

Bülent AKARCALI / Turizm ve Sağlık eski bakanı
Almanya; vizeyi ilk başlatan ülke
Doğu Almanya’da Sovyet rejimi altında yaşayanların, Federal Almanya’ya sığınmalarını cazip kılmak ve geldiklerinde yaşam şartlarını kolaylaştırmak için geliştirilen, çok avantajlı siyasi   mülteci statüsü (yeme-içme dahil konaklama, aylık harçlık vs.) ister istemez başka ülkelerden gelenleri de cezbetti. Almanya zaten 1975’lerden itibaren Kürt kökenli ve Alevi inançlı vatandaşlarımızın Türkiye bağlarını koparmak amaçlı, başlattığı uygulamalarla, aralarından siyasi sığınma hakkı isteyenleri hemen kabul ediyordu.

Bu durum, 1977’lerden sonra ülkemizde başlayan ekonomik ve siyasi istikrarsızlık nedeniyle Almanya’ya iş bulmak için gidenlerin kullanmaya başladıkları bir fırsatı oluşturdu. Daha önce bu statüden yararlanmış olanların kendi yakınlarını ve hemşerilerini bilgilendirip çağırmalarına, iş bulamayanları yönlendirmelerine yol açtı.

Ancak 1978’den itibaren Almanya kendi kazdığı kuyuya düştüğünü fark etti Türkiye’den siyasi mülteci diye kabul edilenlerin sayısı altmış-yetmiş bini bulmaya başlayıp mültecilere harcanan ve ödenen yıllık miktarlar milyarca markı bulunca alarm zilleri çalmaya başladı.  

Türklere vize uygulama önerileri Alman basınında, kamuoyunda, 1980 başında tartışılmaya açıldı, Alman Hükümeti kesin bir karar almadan önce tepkimizi ölçmek istiyor ancak, Almanya’da yaşayan Türklerin ve Türkiye’nin tepkisinden çok çekiniyordu.

Ankara’dan çıkabilecek bir mesaj, örneğin “siz ne yapıyorsunuz aklınıza başınıza alın, 30 yıldır Sovyetlere karşı Almanya’yı biz koruyoruz” demek bile yetebilecekti. Ama maalesef ne İktidar ne Muhalefet ne de TBMM’den en ufak tepki çıkmayınca, Almanya 12 Eylül darbesini de fırsat bilerek, 5 Ekim 1980’de vize uygulamasını başlattı. Takip eden 2-3 ay içerisinde diğer ülkeler de Almanya’yı takip etti.

Vurdum duymazlığımız

1984 yılında TBMM’yi temsilen üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisinden “Türkiye’ye vize uygulamasına son verilmesi” kararını çıkarttım. Ama ne basınımız ne Meclisimiz ne de kendi Hükümetim ilgilenmedi.

Gerek 5 Ekim 1980 öncesi ve sonraki vurdum duymazlığımız son olarak, Anadolu Efes Basketbol takımını şampiyon yapan Antrenör Ergin Ataman’ın haklı isyanına neden oldu. Her fırsatta bize insan hakları, hak hukuk öğretmeye kalkan Almanya, ülkemiz aleyhine çalışan birçok kişiye vize verirken, ABD’de iki aşısını da yaptırmış olan kızlarına, oyuncuların ailelerine vize vermedi.

Nezaketin bittiği ülke

Koca bir şampiyonluğu kazanmış Ataman’ın her yerde çıkan beyanatlarından sonra Ankara’daki Alman Büyükelçisinin nezaketen bir açıklama yapmasını hatta özür dilemesini beklerdik. Demek ki, Alman Dışişlerinde nezaket artık bir diplomatik incelik olmaktan çıkmış!

Uluslararası yarışmalarda sporcuların aileleriyle birlikte olabilmeleri büyük bir moral destek sağlar. Hangi spor dalında yarışırsa yarışsın veya oynasın çocuklarının eşinin, kardeşlerinin seyrettiğini bilmek onları daha coşkulu, istekli kılar.

Almanya vermediği vizeyle bir yerde Barselona lehine şike yapmıştır. Barselonalı oyuncuların bir nevi manevi dopingle oynamasına izin vermiştir. Bu hiç ama hiç ahlaki değildir.

Peki biz şimdi ne yapalım?

Benzer kabalık ve nezaketsizliği daha önce de çeşitli ülkelerde yaşadık.

Ancak unuttuğumuz ya da kullanmadığımız bir imkân var: katıldığımız her yarış ve oyun; ulusal yasaların ve mevzuatın üstünde yetkilere sahip, FİBA- UEFA-FİFA-Uluslararası Olimpiyat Komitesi vs. gibi kurumlar tarafından düzenlenir. Mesela biz KKTC’yi tanımamıza rağmen UEFA tanımadığı için Türk takımları KKTC’de değil dostluk maçı gidip antrenman dahi yapamaz. UEFA’yı dinlemesek ne olur? O zamanda UEFA bizi uluslararası maça almaz. Bu kadar basit.

Dolayısıyla takımlarımıza, sporcularımıza, takım yöneticilerine, sporcu ailelerine vize verilmemesi, gidilen ülkelerde kötü muamele edilmesini biz bu uluslararası kurumların yetki ve sorumluğunda görmeli ve ona göre çalışma yapmalıyız.

Nasıl mı?

Spor ve Gençlik Bakanlığı, Spor dallarında sahip olduğumuz bütün Federasyonlardan son 10 yılda yaşanan benzer sıkıntıları tespit edip kendisine bildirmelerini ister.

Bakanlık spor dallarına göre her federasyonla birlikte o spor dalına ait özellikleri dikkate alan bir çalışma yapar. Bu çalışma ile, vize gerektiren ülkelerin uymaları talep edilen kurallar, yarışmaların niteliğine göre kimlere vize verilmesi gerektiği, uymadıkları takdirde karşılaşabilecekleri belirten maddi ve hak kısıtlaması gibi yaptırımlar tespit edilir.

Bu sonuçları her federasyon bağlı olduğu uluslararası kuruma iletir.  

Örneğin, 18 yaşında küçük olanların anne ve babaları, her sporcunu eşi ve çocukları, en az bir kardeşini, asgari basın mensubu, hatta vize verilmesi gereken taraftar sayısı tespit edilir vs.

Bunun takibi ve lobisi yapılır Gençlik ve Spor Bakanlığı takibini üstlenir. Yoksa vize uygulamalarında karşılaşacağımız ve bazen kazanabileceğimiz bir yarışmayı bu nedenle kaybede bileceğimizi de unutmamız gerekebilir. Biz hakkımızı aramaz isek kimse bize lütuf yapmaz.