Kabulünün 83. yılında Türk laikliği

13 Şubat 2020

Henüz ilk çeyreğinde bulunduğumuz 21. yüzyılda ve sonrasında laiklik, çağdaş ve modern her devletin olmazsa olmaz esaslarından biri olacak ve hiç şüphesiz bu böyle devam edecektir. Çünkü laiklik yaşadığımız bu çağdan itibaren çoğulcu demokratik bir toplumda barış ve huzuru sağlamanın alternatifsiz bir aracı olacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün kişisel inisiyatifiyle 5 Şubat 1937’de laikliği kabul ederek çağdaşlığın temel bir gereğini çok zaman kaybetmeden yerine getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti, laik bir devlet olmasının üzerinden içinde bulunduğumuz 2020’de 83 yılı geride bırakmış bulunuyor. Bu, Türkiye’yi dünyada laikliği kabul etmiş ilk Müslüman ülke yaptığı gibi, dünya genelinde de onu laikliği ilk benimseyen ülkeler arasına katmıştır.

Uzlaşma sağlandı

Laikliğin, “Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması; devletin toplumu dünyevî (seküler) ve rasyonel yasalarla yönetmesi; toplumu oluşturan her bireyin vicdan, din, inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olması; kimsenin kimseye din ve dindarlık dayatmaması” şeklindeki tanımına ve anlaşılmasına artık Türkiye’de aklı başında hiçbir kimsenin ve hiçbir kesimin itirazı yoktur. Devletin bu anlamda laik oluşu genel kabul görmüş, üzerinde yüksek oranlı bir uzlaşma sağlanmıştır. Bütün kamuoyu yoklamaları bunun tanığıdır. Bu, Müslüman Türk laikliğinin önemli bir başarısıdır.

Türkiye’de laiklik kabulünden sonraki onlarca yıl sancılı bir uygulama süreci geçirmiş; bu esas Türk toplumunu softalığın, tarikatların, cemaatlerin etki alanı olmaktan büyük ölçüde korurken; siyasetle, din devleti kurma çabasıyla falan hiç ilgisi olmayan kendi halindeki samimi Müslümanlara da ciddi mağduriyetler yaşatmıştır. Laiklik adına laikliğin hedefinde olmayan alanlara ve davranışlara müdahale edilmiştir.

Polemikler yaşandı

İnsanların kılık kıyafeti bile laiklik adına tanzim edilmek istenmiştir. Laikliğe hiçbir ülkede yüklenmeyen bir misyon yüklenmiştir. Bu yüzden Türk laikliği; onu çok önemseyen, modern bir toplum için olmazsa olmaz kabul eden bazı aydınlar tarafından bile jakoben/dayatmacı olmakla suçlanmıştır.

Yazının devamı...

Toplu israf önleme mücadelesi

22 Ocak 2020

Ülkemizde yapılan 2018 yılı israf araştırmasına göre;  haftada ortalama iki ekmek israf ediliyor, gıdaların tüketmeden çöpe atılma oranı yüzde 22.8’ i bulmuş ve atılan yemek miktarında da sürekli yukarıya doğru artış gözlemleniyor. Bu durumun sürdürülebilir olmadığı bizde ve tüm ülkelerde biliniyor ve önlemler alınmaya çalışıyor.

İsrafın önlenmesi konusunda tek sorumlu tüketici değildir ve bu konuda üç temel faktörün göz önüne alınması gerekmektedir. Bunlardan birincisi tüketicidir. İkincisi, genel olarak kamu ve sivil toplum.  Üçüncüsü ise, üretim ve aracı kuruluşların oluşturduğu sistemdir.

Tüketicilerle ilgili olan faktörler arasında; sosyal, demografik faktörler (yaş cinsiyet), ev hanesi psiko-demografik faktörler sayılabilir. Örneğin, motivasyon, tutum, değerler ve alışkanlıklar, son olarak da sosyo-ekonomik boyut gelir. Tüm bunlar arasında, eğitim seviyesi ve evdeki depolama ve pişirme altyapısının durumu gibi konular etkileyici faktörlerdir. Sivil toplum ve kamu faktörü göz önüne alındığında, tüketicilerin yiyecek alışkanlıkları aile, ekonomik çevre ve ülkedeki yönetim biçiminin özellikleri bu konuda etkili faktörler olarak düşünülebilir. Genellikle tarım ve toprağına, üretimine önem veren toplumlarda daha az gıda ve yiyecek israfına rastlanmaktadır.

Daha az atık ve israf

Gıda israfında önemli bir konu, tüketicilerin bunları tüketme biçimlerinde meydana getirilebilecek olan değişikliklerdir. Örneğin,  ekmeğin kabuğunun yenmemesi alışkanlığının değiştirilmesi ya da patatesi soymadan iyice yıkayarak yenmesi gibi. Genel olarak da pişirmede daha ekonomik davranabilmenin yeni yollarını aramak gerekmektedir. Bu konuda ev ekonomisi uzmanları ve araştırmaları topluma çok yararlı bilgiler sunabilmektedir. Bunların günlük hayata kabul edilip uygulanabilirliğinin sağlanması bir zorunluluk olarak görülebilir.

Aslında tüketicinin planlı ve bilinçli bir şekilde alışveriş yapması için ihtiyacı olduğu ürünleri bir listesini yapması ve alışveriş için kıyaslamalar yaparak gereğinden fazla satın almaktan kendisini koruması ve doğru olmayan bir biriktirme davranışından vazgeçmesi gerekmektedir. Ayrıca, alınan ürünün çabuk bozulması israfın önemli nedenlerinden biridir. Evde sağlıklı bir şekilde saklama ya da pişirme becerilerindeki aksaklıklar ve gereğinden fazla bir biçimde aşırı biçimde sunulmuş olan yemeğin önlenebilmesini sağlayarak daha az israf ve atık çıkartmak gerekmektedir. Kısaca tüketicinin nasıl satın aldığı, nasıl depoladığı, nasıl pişirdiği ve nasıl tükettiği konuları incelemeye alınması gereken diğer ana temel konular olarak önümüze çıkmaktadır.

Üretici ve aracılık sistemi de hiç şüphesiz tüketicinin israf davranışına etki de bulunabilmektedir. Örneğin, perakende düzeyinde yapılan promosyonlarla daha fazla alınmasına yönelik uygulamalar bu konuda amacın dışına da taşabilmektedir. Tüketicilerin böyle bir promosyondan ne kadarının kendi ihtiyacının ötesinde aldığını incelemek ve bunun ne kadarının israf olduğunu belirleyebilmek ancak tüketici düzeyinde gözlemlenebilir ve hesaplanabilir. Bu da bilinçli ve akıllı bir tüketici tipinin oluşturulması sayesinde gerçekleşebilir.

Ürün tedarik sisteminin üretim ve tüketimi entegre olması uyum içerisinde çalışmasını sağlamak konuya bütüncül bakmayı gerektiriyor. Bunun için de ilk yapılması gereken, tüketicinin gıda ürünü tedarik ederken nelere dikkat ederek karar veriyor olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Paketleme teknolojisi, lojistik ve tedarik zinciri yönetimi gözden geçirilerek daha sağlıklı ve verimli bir hale de getirilmelidir. Bu konuda tüketicilerin yiyeceklerinde kaynaklarının maksimum kullanımında yardımcı olabilecek teknolojileri uygulayarak iş dünyası bu konuda katkılarda bulunabilir. Şüphesiz; uygun teknoloji, yenilikçilik, iletişim ve politika belirleme konularında iş dünyasını teşvik etmek gerekmektedir. Örneğin, üretici firmaların tüketicilerle birlikte yapacağı ortak eylemlerde nasıl daha değer yaratıcı akıllı davranışlar gösterebileceği birlikte gerçekleştirilebilir. Tüketiciler, destekleyici nihai tüketim eğiliminde bulunabildikleri gibi, üreticileri ve kamu kuruluşlarına da gerekli iletişimlerle bu konudaki bilgileri ve deneyimlerini paylaşabilmektedir. Nasıl daha iyi bir ürün istediklerini ve israfın nereden kaynaklandığını söyleyebildikleri gibi kalite konusunda da gerekli geri dönüşümleri vererek etkili bir rol oynayabilmektedir.

Yazının devamı...

Kanlı Ocak’ın 30. yıl dönümü

20 Ocak 2020

Bu yıl, Azerbaycan halkının tarihine kanlı ocak faciası olarak geçmiş 20 Ocak 1990 olaylarının 30. yıl dönümü. Geçmiş SSCB silahlı güçlerinin 20 Ocak günü günahsız Azerbaycanlılara karşı hayata geçirdiği vahşilikler insanlık tarihinde kara leke olarak kendine yer buldu. Milli bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü uğrunda sokaklara çıkmış ahaliye karşı yapılan silahlı saldırı sırasında, yüzlerce Azerbaycanlı şehit edilmiş, yüzlerce insan da gazi olmuştu.

Santral patlatıldı

Dönemin SSCB Başkanı Mihail Sergeyeviç Gorbaçov, 19 Ocak 1990’da hem SSCB Anayasası’nın 119. hem de Azerbaycan SSCB Anayasası’nın 71. Maddelerini hiçe sayarak 20 Ocaktan itibaren Bakü’de olağanüstü durum ilan ediyor. Azerbaycan halkının bundan haberdar olmaması için de 19 Ocak saat 19.27’de Azerbaycan televizyonun enerji santrali patlatılıyor. Sonrasında tüm ülke topraklarında televizyon yayınları durduruluyor. Bakü’ye giren Sovyet ordusu olağanüstü durumdan habersiz olan ahaliye karşı görülmeyen vahşilikler yapıyor. Hatta Gorbaçov’un olağanüstü hal kararı yürürlüğe girene kadar Bakü’de 9 kişi katledilmişti. Sonuçta 20 Ocak günü Bakü’de 131 kişi öldürülmüştü. Hayatını kaybedenlerden 119’u Azerbaycanlı, 6’sı Rus, 3’ü Yahudi, 3’ü Tatardı. Olaylarda 744 kişi ağır yaralanırken, 400 kişi de tutuklanmıştı.

Destek mitingleri

20 Ocak’ta yaşananlardan tüm dünya haber olmuştu. Sovyet ordusunun Bakü’de ve Azerbaycan’ın başka bölgelerinde yaptığı vahşilikler diğer ülkelerde büyük tepkilerin yükselmesine sebep olmuştu. Özellikle dost ve kardeş Türkiye de yaşananlara kayıtsız kalmadı. İstanbul, İzmir, Kayseri, Kars başta olmakla neredeyse ülkenin bütün şehirlerinde Azerbaycan’a destek mitingleri düzenlenmişti.

Temeller canla atıldı

Bugün artık 20 Ocak 1990 olaylarının 30. yılını geride bırakıyoruz. Bağımsızlığı uğruna yüzlerle, binlerle şehit vermiş Azerbaycan günümüzde her geçen gün gelişmekte ve dünyanın önde gelen ülkeleri arasında kendine yer bulmakta. 30 yıl önce milli varoluşunu korumak, bağımsızlığını yeniden kazanmak için sokaklara çıkan ve şehit olan insanlar bu günkü güçlü Azerbaycan’ın sağlam temellerini de kendi kanlarıyla, canlarıyla atmıştır.

Yazının devamı...

‘Bazen budama bıçağıyla vura vura bir yol açmak gerekebilir’ (2)

14 Ocak 2020

Başkanlık sisteminin 2,5 yılı geride bırakıldığından hareketle; yapılması gerekenler, sistem içindeki uyum sorunlarının, aksamaların, eksikliklerin, işlemeyen mekanizmaların ve bürokratik yönetim kademelerindeki yöneticilerden kaynaklı problemlerin öncelikli tespit edilmesi gerekir.
Ancak bürokrasi ve bürokratla ilgili işleyiş ve liyakat konusunda bir “ölçü metre” bulunmuyor. O zaman bu konuda bakılması gereken bazı somut veriler bulunmaktadır. Bu verilerde başta TBMM Dilekçe Komisyonu ve diğer komisyonlar, CİMER, bakanlıklar/ kurum-kuruluşlar teftiş kurulları, iç denetim, genel kamuoyu yoklamaları, anketler, OMBUDSMANLIK Kurumu vb. kurumlara gelen şikayetler, yazılı ve görsel medya, siyasi kulisler, dost sohbetleri vb. alınan izlenimlerle büyük oranda ortaya konulabilir. Nitekim bu çalışmamızda sahada olması nedeniyle yüksek bürokrat olan değerli akademisyen dostlarımızın sistemde tespit etmiş olduğu eksikliklerden de yararlanılmıştır.
Diğer yandan devletin bir anlamda işlerliğini sağlayan bürokrasiyi haklı haksız eleştirmek sorunları çözmez. İnsan denen hassas varlığı kırmamak, onları kazanmak ve motive etmek ihmal edilmemelidir. Şüphesiz bürokratta eleştirilerden pay çıkaracak ve şikâyetleri asgariye indirecektir. Sonuçta hukuk, kanun ve bu çerçevede yönetimin politikalarını yerine getirmede bürokratlar, devlette işlerliği sağlamakta temel unsurdur. Nitekim Max Weber de bu hususu ; “Biçimsel ve teknik açıdan bürokratik yönetim en rasyonel yönetim şeklidir. Modern dünyada bürokratikleşmekten başka alternatif yoktur. Kadim medeniyetler ve topluluklar da bürokratik yapıya sahip olmuştur.” Şeklinde ifade etmiştir. (6)

4BÜROKRASİDE YAPILMAMASI GEREKENLER

1. Sorumsuzluk, yerinde ve zamanında inisiyatif almama,
2. Sorunları öteleme,

Yazının devamı...