Bush’un Irak ‘gafı’nın düşündürdükleri

Bilgay Duman - bilgay.duman@gmail.com /  Geçtiğimiz günlerde ABD eski Başkanı George W. Bush’un, yaptığı konuşma sırasında Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline değinmek isterken Ukrayna yerine “Bir adamın Irak’ı tamamen gayrı meşru ve acımasız şekilde işgal kararı” ifadesini kullanması, uluslararası kamuoyunda hayli konuşuldu. Nitekim 2003’te ABD’nin Irak’ı işgal süreci sırasında Amerikan Başkanı olarak işgal kararına imzayı Bush atmıştı. Bush’un bu “gafı”, tarihin ondan aldığı “intikam” oldu. Zira söz konusu işgal, bugün sadece Irak açısından etkiler üretmeyip, Ortadoğu’daki denklemin yanı sıra küresel siyaseti de sarstı.

Her ne kadar “Ortadoğu” tanımlamasına dair tartışmalar halen uluslararası ilişkiler açısından tartışılıyor olsa da, “nerenin ortası, kimin doğusu” gibi söylemsel düzeyde genel kabul görmüş durumda. Uluslararası ilişkilerde Ortadoğu olarak anılan coğrafyaya dair haritalara bakıldığında ise, Irak, söz konusu coğrafyanın tam merkezinde yer alıyor. Bu merkezi durum, sadece coğrafi bir konumlanma da değil. Aynı zamanda medeniyetlerin de çıkış noktası. Çok klasik tabiriyle “Irak Ortadoğu’nun minyatürü” diye de anılıyor. Zira bugün, Ortadoğu’daki hemen her etnik, dini ve mezhebi topluluğun Irak’ta yaşadığını söylemek mümkün. Burası, aynı zamanda Müslümanlıktan Yahudiliğe ortak dini ve kültürel bir havza. Bu ortaklık durumu Ortadoğu’daki her gelişmenin Irak’ı etkilemesini, Irak’taki gelişmelerin de bir şekilde hem Ortadoğu’ya dair bölgesel siyasette hem de ülkeler bazında etki yarattığını söylemek yanlış olmaz.

İşte bu nedenle, ABD’nin Irak’ı işgali ülkede bir yıkıma neden olduğu gibi, Ortadoğu’daki genel dengeleri de sarsmış görünüyor. Soğuk Savaş sonrası dinamiklerle bir arada düşünüldüğünde, Irak’taki işgal şartlarının getirdiği “sosyal dokudaki hücresel bozulma” bugün ülkenin uzlaşmaz bir çıkmaza girmesine neden oldu.

Krizin yansımaları

ABD’nin işgali sonrası Irak’taki siyaset ve idari yapının, etnik ve mezhepsel temele göre şekillenmesi bugün ülkeyi ciddi kaosa sürüklemiş durumda. Bu kaotik ortam adeta kısır döngüye dönüştü. Zira 10 Ekim 2021’de yapılan parlamento seçimlerinin üzerinden 7 aydan fazla zaman geçmesine rağmen yeni hükümet kurulamadı. Kısa vadede kurulması da zor görünüyor. Bu durum istikrarsızlığı iyice körüklüyor. Nitekim Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri’nin Irak Özel Temsilcisi Jeanine Hennis Plasschaert, BM Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) yaptığı Irak sunumunun ardından “Irak sokaklarının karışmak üzere” olduğu uyarısını yaptı.

Hatırlanacağı üzere 2011’de Ortadoğu ülkelerinde esen “Arap Baharı” rüzgarı ile birlikte buralardaki değişim talepleri sonrası sokak hareketleri başlamıştı. Bu hareketler, Irak’ta da yankı bulmuş ancak süreç iyi yönetilemeyince ortaya çıkan güç boşluğundan DAEŞ doğmuş, sonrasında da Ortadoğu ve hatta Avrupa ile Batı dünyasında etkili olan bir terör örgütü haline dönüşmüştü.

Milislerin yükselişi

Bu süreçte Ortadoğu’da etki oluşturan diğer bir unsur da milis yapıların yükselişe geçmesi oldu. Özellikle İran’ın söz konusu milis yapılar üzerinde etkinlik kurmasıyla, bunun sınıraşan etkileri ortaya çıktı. Daha sonrasında Suriye ve Libya başta olmak üzere farklı milis yapıları, siyasi denklem içerisinde yer aldı. Hatta Rusya’nın, Irak’taki Şii milis gruplardan Ukrayna’ya savaşçı götürdüğü de söyleniyor. Yine İran’ın, yaklaşık son bir aylık süreçte ülkede ortaya çıkan hükümet karşıtı protesto gösterilerini bastırmak amacıyla, bazı Iraklı Şii milis grupların üyelerini ülkesine aldığı ve protestoculara karşı kullandığı iddia ediliyor.

Bu noktada Irak’ın, Ortadoğu kutuplaşmaların bir parçası haline dönüştüğünü söylemek mümkün. Nitekim geçtiğimiz günlerde Irak Parlamentosu’nda “İsrail’le normalleşmeyi suç sayan” bir yasa tasarısı gündeme geldi. Parlamentoda kabul edilmesi kuvvetle muhtemel. Ancak Irak’ın milli çıkarlarına dayalı kurumsal bir yönetim oluşturması şart. Aksi takdirde, ülkedeki kutuplaşmanın giderek derinleşmesi işten bile değil. 2003 sonrası Irak siyaseti tanımlanırken, Şiiler, Sünniler, Kürtler gibi grupsal kimlik tanımlamaları üzerinden siyaset açıklanıyordu. Bugün itibariyle bu gruplar arasında dahi bölünmeler mevcut. Her ne kadar etnik ve mezhep siyasetin normalleşmesi açısından farklılaşma önemli olsa da bu farklılaşmanın aynı kimlik şemsiyesi altında bölünmesi, çatışma dinamiklerini körükleyebilecek ve Irak’ı daha da fazla dış müdahaleye açabilecek bir durum. Bu noktada son bir iki yıllık süreçte denge bulmaya çalışan Irak, dengesini daha da fazla kaybedebilir. Bu denge kaybının, yukarıda sıralanan tecrübelerden de hareketle, Ortadoğu’da daha büyük sorunlara yol açabileceği
göz ardı edilmemeli.