Dünün kurbanları nasıl oluyor da bugünün cellatları olabiliyor?

Bülent Akarcalı

Batı ve Museviler

Musevi toplumu, insanlık tarihinde ve özellikle bugünkü Batı toplumunun kökenini oluşturan Roma İmparatorluğu ve onu takip eden Hıristiyanlık döneminde, ABD dahil, Portekiz’den Rusya’sına kadar, tüm batı ülkelerinde, en çok zulme uğramış, dışlanmış, sürülmüş, katledilmiş ve sonunda soykırıma uğramış toplumlardan biridir.

Kudüs’ün 1099’da Katolik Haçlı orduları tarafından fethinde Müslümanlarla birlikte kılıçtan geçirilerek aynı sonu paylaşmışlardır.

Müslüman Kudüs

Batı’nın, Musevi zulmü milattan önce 63 yılında Roma İmparatorluğu’nun Kudüs’ü ele geçirmesiyle başlamış, dönem dönem Bizans ile devam ederek milattan sonra 638’de Hazreti Ömer’in Kudüs’ü fethine kadar sürmüştür.

Bu tarihten, Haçlı seferleriyle başlayan, katliam ve zulüm yılının esas başlangıcı olan 1099’a kadar tam 461 yıl İslam devletleri yönetiminde olan Kudüs’te huzur içinde yaşayıp gelişmişlerdir.

Kudüs,1187’de Selahattin Eyyubi’nin Haçlıları yenmesinden, İngilizlerin Kudüs’ü ele geçirme günü 9 Aralık 1917’ye kadar geçen aralıksız 730 yıl daha İslam idaresinde kaldı.

Osmanlı Ordusu 28 Aralık 1516’da Sinan Paşa komutasında Kudüs’e girdi. Yavuz Sultan Selim 30 Aralık’ta gelerek Mescid-i Aksa’da ilk namazını kıldı. Devam eden 461 yıl boyunca Osmanlı yönetimi yalnız Musevi toplumuna değil Hıristiyan dünyasının                    bütün mezheplerine huzur                       ve güven sağladı.  

Kudüs’te Müslümanlar hiçbir mezhep ayırımı olmadan inançlarını tek çatı altında yani camilerin tüm Müslümanlara, açık olduğu bir ortamda yaşarken, Hıristiyanlar Katolik, çeşitli Ortodoks, Süryani, Ermeni, Protestan olarak bölünmüş ve şiddetli rekabet içinde olan kiliselerinde yapıyorlardı.

Aralarında çıkabilecek ihtilaflar Osmanlı yönetim aklının sağduyusuyla çözülürdü.

İstisna, Hazreti İsa’nın çarmıha gerildiği yer olarak kabul edilen ve kabrinin gömülü olduğuna inanılan bir tepenin üstünde inşa edilmiş Kutsal Kabir Kilisesidir.

Bu kilise Katolik, Rum (Roma) Ortodoks, Ermeni Apostolik Ortodoks, Süryani Kadim Ortodoks, İskenderiye Kıpti ve Etiyopya Ortodoks Tevhidi kiliselerinin ortak kullanımındadır.

İslam’ın hüküm sürdüğü tüm bölgelerde Museviler, Hıristiyanlardan zulüm görmeden, Hıristiyanlar da aralarında kavga edemeden huzur içinde yaşadılar.

Bugün hangi Batı ülkesi tarihinde böylesine şerefli, adaletli ve bu kadar uzun süreli devam etmiş bir yönetim örneği gösterebilir, çocuklarına iftiharla anlatabilir?

Endülüs Emevi devleti ve Museviler

Tarik Bin Ziyad’ın kendi adını taşıdığı Cebel-ü Tarık Boğazı’nı geçip 711 yılından itibaren kazandığı zaferlerle Endülüs devletinin 756 yılında kurulmasına yol açtı.  Bu devletin 1492 yılında Katolik İspanyollar tarafından yıkılmasına kadar Museviler, Kudüs’te İslam yönetiminde sahip oldukları huzurla ticari,  mali ve ilimi alanlarda büyük ilerleme gösterdiler.

Hıristiyan zulmü ve Museviler

Ta ki Katolik İspanya ve Portekizliler kendilerine ya Hıristiyan ol ya öl ya da ülkeyi terk et deyinceye kadar.

Yedi asır Arap Müslümanlarla kardeşçe yaşayan İber Yarımadası Musevileri bu kez kendilerine kucak açan Osmanlı topraklarında buluncaya kadar her iki ülkede büyük katliamlar yaşadı.

Osmanlı güvencesi altında refah içinde süren hayat, Avrupa’nın en önde gelen Musevi toplumun yaşadığı Selanik 1912 Yunanlıların eline geçince son buldu. 

1099’da Kudüs’ü işgal eden Katolik Haçlı ordusunun yaptığı Müslüman ve Musevi kıyımını bu kez Ortodoks Yunan ordusu yaptı. Alman işgal yılı olan 1941’e kadar her şeye rağmen Selanik’te 112.000 Osmanlı Musevi’si yaşıyordu. 1944’de çekilen Alman ordusu arkasında yalnız 2.000 kişi bırakmıştı. Yunanlılar kilisenin öncülüğünde 110.000 Musevi’yi, çoluk çocuk, genç yaşlı demeden ölüm kamplarında sonuçlanan yolculuk için Almanlara teslim etti.

Bu arada Türkiye Cumhuriyeti’nin Paris Büyük Elçisi, Marsilya ve Rodos Başkonsolosları Türkiye kökenli 15.000 yakın Musevi’yi, yola çıkan ölüm treninin önüne yatma pahasına, kurtarmak için ellerinden geleni yapmış ve başarmışlardı.

Tarih boyunca, çeşitli Avrupa ülkelerine yerleşmek zorunda kalan Museviler 9. ve 10. asırdan itibaren Papalığın güttüğü politika doğrultusunda Hıristiyanların sürekli hışmına uğramaya başladılar. Çeşitli bahane ve gerekçelerle zulüm gördüler, toprak sahibi olmaları yasaklandı ve polgrom denilen şiddet ve katliamlara maruz kaldılar.

1890’larda ojenizim teorisi adı altında ırkçılığın temelini atan bir öğreti Batı’ya hakim oldu. Bunu kabul eden 25 ABD Eyalet Meclisi, başta Museviler olmak üzere İtalyan, Polonyalı, İrlandalı, İspanyol ve Siyahileri aşağılık ırk olarak tanımladı. Göçmenlerin kadınları sakat-hastalıklı çocuk doğurur şüphesiyle zorla kürtaj edildi. Ojenizim Avrupa’da hızla benimsendi ve 1970’lere kadar İsveç’te dahi hüküm sürdü ve Hitler’e zemin böyle hazırlandı.

2. Dünya savaşı esnasında Amerikalılar ve İngilizler Musevilerle birlikte Çingenelerin, Nazi rejim muhaliflerinin ölüm kamplarına götürüldüklerini biliyorlardı. Taşımalar çok sayıda vagondan oluşan uzun tren katarlarıyla yapılıyor ve nerelere gittikleri de belliydi.

Ama ne ölüm kamplarını   ne de bu kamplara giden tren raylarını bombalamadılar. Başta Vatikan olmak üzere hepsi Alman zulmüne kulak tıkadı.

Hiçbir zaman Musevileri kurtarmak için savaşmadılar. Onlar Almanları durdurmak için çarpıştılar.

Bütün bu gerçeklere karşın bugün İsrail’de iktidarı elinde tutan bir kesim, dedelerine Almanların, atalarına Hıristiyanların yaptıklarını yok sayıp kendilerine tarih boyunca sahip çıkmış Müslümanları katletmekten kaçınmıyor.

Düne kadar özellikle Katolik Hıristiyan dünyasının kurbanları olan bir milletin şimdiki yöneticileri Hıristiyan dünyasını arkasına alarak tarih boyu kendilerine sahip çıkmış Müslümanların cellatlığına soyunuyor ve Batılı İslam düşmanlarının taşeronluğunu yapıyor.

Bundan daha aşağılık bir şey olabilir mi?

Allah, aklı başında olan sağduyulu ve Filistin’de yapılan mezalime karşı çıkan, geçmişi unutmamış Musevi dostlarımıza sabır versin.