Küresel-ulusal gerilimi!

Wuhan kentinde ortaya çıkan, dünyaya yayılarak arz- talep şokları yaratan bir salgına dönüşen Korona virüsü sonrası birçok şeyin temelden değişeceği bir dünya hakkında farklı görüşler ve yorumlar birbirini izliyor. Batı’da birçok ülkede salgının henüz yaşanmadığı zamanlarda, fazla ciddiye almayan, hafife alan, umursamaz, vurdumduymaz bir özgüven tavrı, kendini “müdahalede geç kalma” olarak gösterdi. Salgın algısı; zavallı Asya ülkelerinde olacağı, uzak bir köşede başladığı, yerel-bölgesel kalacağı, buralara kadar yayılmayacağı üzerinde yoğunlaştı. Halbuki, sınır tanımayan virüs, yayılmayı; zengin-yoksul, genç-yaşlı, ırk, din ve ekonomik sınıf farkı gözetmeden gelişmiş, gelişmemiş, büyük küçük tüm ülkelerde ayrım yapmadan sürdürüyor.

Küresel-ulusal gerilimi


Çözülme başlıyor

21. yüzyılın zaten çetrefilli rekabet ortamında dünya ekonomisi; teknolojik ticaret savaşları, Brexit, mülteci sorunları, iklim değişimiyle mücadele ederken, koronavirüsün yayılması sonucu altüst oldu. Tüm dünyaya yayılan koronavirüs (covid-19), dijitalleşmenin yarattığı küreselliğin yeni gerçekliği olarak sınırların bulanıklaşması ve yakınsamanın yaşanması, Batı’daki küreselleşme odaklı düzenin değişimine ortam hazırlıyor. Küresel kapitalist ekonomik sistem sorgulanıyor ve küreselleşmede bir çözülmenin dijitalleşmeyle birlikte beklendiği görülüyor.

Küresel ticaret; en kaliteli, dayanıklı ve farklı ürünü doğaya zarar vermeyen ve katma değerli bir şekilde üretebilenlerle tarihinde hiç olmadığı kadar rekabetçi durumunu sürdürüyor. Dünyanın en güçlü şirketleri arasına, her geçen yıl, gelişmekte olan ülkelerden yeni şirketler giriyor. Öte yandan, Çin durumun biraz düzelmesinin ardından yatırımları yeni teknoloji alanlarında artırma kararı aldı. Tam da dünya, 4. endüstri devriminden, 5. endüstri devrimine geçişe hazırlanırken. Teknoloji üretme yetkinliğine sahip ülkeler arasında uluslararası teknolojik rekabete dayalı bir ticaret savaşı bekleniyor. Bu oyunun kurallarının, hem iş yapış yöntemleri, hem iş alanları hem de yerel ve küresel piyasalar düzeyinde önemli biçimde değiştiği ve yeni, farklı bakışın gerektiği anlamına geliyor.

‘Sınırsızlaşma’

“Demokrasi zaferi ” olacak diyenler olduğu gibi, “totaliter yönetim” biçiminin, popülist devletçiliğin yaygınlaşacağını ileri sürenler de var. Çin merkezli bir küreselleşmeyle küresel liderliğin AB yerine Çin’e geçeceğine dair taraftar toplayan yorumlar da var. Bunların hepsi “ikili düşünme” tarzıyla bağlantılı. Halbuki yeni dünyada sınırların bulanıklaştığı, yakınsamaların, kapsayıcılıkların yaşandığı bir dönem bekleniyor. Son elli yıldır hüküm süren küreselleşme uygulaması, güçlü ve gelişmiş ülkelerin çıkarına, adaletsiz bir zenginliğe hizmet ediyordu. Diğer ülkeler üzerinde hegemonya kuran, kendi üstünlüğünü, çıkarını kabul ettiren bu ülkeler, kısmen de olsa yerelliğe kendi kontrollerinde olmak üzere müsaade etmişlerdi. Salgın sonrası oluşacak küreselleşme, hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerin de “ulus-devlet” olarak kendi varoluşlarına ortaya koyma noktasında, küreselleşmeden zarar görenlere olanaklar yaratacaktır. Böylece “yerelden küresele” doğru bir anlayışa gidişi çok net görebilecek. Ülkeleri hizaya getirme, kendi çıkarlarını dayatma yerine; küresel paydaşlık, doğanın önemi ve kıymetinin bilinmesi yeni düşünce sisteminin “döngüsel” olduğunu gösteriyor. Küresel bir hale gelen virüs salgının merkezinin oynak biçimde Çin’den Avrupa ABD’ ye kaymasının gösterdiği gibi bilginin, mal ve hizmetlerin dolaşımının da sınır tanımadan nasıl dünyayı sardığı görülüyor. Dijitalleşme ile gerçekleşen uzaktan yaşam, dünyanın sınırlarını kaldırıyor ve “sınırsızlaşma” yaratarak özgürleştirici ve dayanışmacılığı geliştiriyor. Karşılıklı bağımlılık, iç içe geçmişlik, işbirliği, birbirini tanıma, dayanışma devletlerarasındaki ilişkilerin boyutunu ve önemini ortaya çıkartıyor.

‘Ben de varım’


Doğayı talan eden zihniyet, doğal hayatı işgal ederek yararlar elde etmeye dayanan paradigma sonucu, vahşi hayvanların habitatı da kayboldu. Doğaya karşı takınılan tavırların en acımasız olanı, doğanın bir parçası olarak insanın üretimde kullanılabilecek yararlı bir girdi olarak görülmesi, “sömürülmeyecek hiçbir şey yoktur ” anlayışını dayanır.

Kendi üstünlüğünü, çıkarını kabul ettiren, dayatmacı bir “önce ben, sadece ben ve çıkarım” anlayışındaki eski alışkanlıkları taşıyan küresel kapitalizm biçimi “ben de varım” diyen ülkeleri de kapsayacak biçimde değişecek. Materyalist değerlere önem veren küreselleşme, sürdürülebilirliğe gereken önemi vermemekle eleştiriliyordu. Var olan paradigmanın, “ekonomi-ekoloji-insan topluluğu”unun yararlarını gözeten yeni bir paradigmanın duyarlılığına şahit oluyoruz.

Tüm dünya ülkelerine yayılmış olan salgın, küresel bir yapıda ülkeleri birbirine bağlantılı kılıyor. Bize uzak coğrafyalarda, dünyanın geri kalan köşelerinde oluyor deme hakkının olmadığı görülüyor. Ulusal sınırların kapatılması kısa dönemde işe yararlı olsa bile, küresel tedarik zincirinin ve küresel uzmanlıkların gerekliliğinden dolayı küresel ölçekte işbirliği ve dayanışma gerekli.

Küresel boyuttaki bir soruna ulusal çapta mücadele vermeyi vurgulayan ve hafızalarımızda yer eden “sorun küresel, mücadele ulusal” sloganı, yerine “sorun ulusal, mücadele küresel” olarak düşünmeye doğru dönüşüm yönünün olduğu zamanlardayız..