Türk sanatı ve mimarisi üzerine

Bin yıllar öncesinden günümüze kadar gelişerek devam eden Türk sanatı ve mimarisi çok sayıdaki örnekleri ile evrensel boyuttaki bir kültürel birikimin vazgeçilemez temellerinden biridir. Binlerce yıllık geçmişi olan bir kültürü özümseyerek geleceğe kalacak örnekler yapmak imkânsız mı? Araştırmak, çalışmak ve var olan örneklerden hareketle yeni bir çağdaş kültür yaratmak çok mu zor?

DR. M. SİNAN GENİM

1945’te Kuzguncuk’ta doğdu. Yükseköğrenimini DGSA Mimarlık Yüksek Okulu’nda 1969’da tamamladı. DMMA Mimarlık Bölümü Rölöve - Restorasyon Ana Bilim Dalı’ndan 1975’de yüksek mimar, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü, Türk ve İslam Sanatları Kürsüsü’nden 1980’de (Ph. D) unvanını aldı. İÜ Edebiyat Fakültesi’nde, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Öğretim Üyeliği yapan Genim 1997’den beri Türkiye Anıt Çevre ve Turizm Değerlerini Koruma Vakfı Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapıyor.


Türk sanat ve mimarisinin kökenleri İslamiyet’ten çok öncelerine uzanır. M.Ö. I. binde Kuzey Çin’de görülen ve Çin kaynaklarında Hiyongnu adıyla bilinen Asya Hunları genellikle tarih sahnesinde rol alan ilk Türkler olarak kabul edilir. Bu en eski Türk kavimlerinden günümüze kalan en eski anıtlar “kurgan” denilen mezar yapılarıdır. Kalın ahşap direkler üzerine kurulu çatıları olan yaklaşık 15 metrekare büyüklüğündeki bu yapılar, toprak altında gömülü oldukları ve bulundukları bölgede hüküm sürmekte olan soğuk hava şartları nedeniyle korundukları için büyük oranda günümüze ulaşmışlardır.
Daha sonraları MS. VI. yüzyıl ortalarında Mançurya’dan Karadeniz kıyılarına kadar uzanan büyük Türk imparatorluğu, Göktürk Devleti kurulur. Göktürk sanatından günümüze şimdilik “balbal” denilen mezar taşları ile bazı heykel çalışmaları dışında çok az bilgi ve belge ulaştığını görmekteyiz. MS. 745’te Göktürklerin yerini Uygur Devleti alır. Önceleri Mani inancını kabul eden, daha sonraları Budizmi benimseyen Uygurlardan günümüze çok sayıda mabet ile Hoço şehrinde bulunan bir saray ulaşır. Evler ve türbe benzeri mezar yapıları, Uygur sanat ve mimarisinin örnekleri olarak araştırmaya açıktır. Büyükçe avlular içinde yüksek duvarlarla çevrili kimi tek, kimi iki katlı bu evlerin gelişmiş örnekleri daha sonra Anadolu coğrafyasında karşımıza çıkacak olan Türk Evi geleneğinin öncüleridir. Uygurlardan günümüze mimari örneklerin yanı sıra çok sayıda resim, heykel ve kitap gibi sanat ürünleri de ulaşır.

İlk merkezî planlı cami
IX. yüzyılın ortalarında Karahanlılar adıyla bir devlet kuran Karluk Türkleri İslâm inancını kabul eden ilk Türk topluluğudur. X. yüzyıldan başlayarak camiler, türbeler, kervansaraylar gibi o güne kadar pek gelişmemiş hatta düşünülmemiş yapı fonksiyonları ve tipleri ortaya çıkar. İlk çok ayaklı cami tipolojisi ile merkezi planlı cami yapılarının erken örneklerini de Karahanlı mimarisinde görürüz. Bundan böyle yalnızca plan olarak değil, yapı cephelerindeki geometrik tuğla desenleri de mimariye yön verecektir. Karahanlılara kadar görülmeyen bir yapı tipi olan ve ribat adıyla da tanınan kervansaraylar, anıtsal yapıları ile Orta Asya ticaretinin gelişmesinde önemli rol oynayacaklardır. Günümüze ulaşan Ribat-ı Melik, Dehistan, Akçakale, Day Hatun ve benzeri çok sayıda kervansaray bu dönemin hatıratını yansıtmaktadır.
Günümüze ulaşan anıtsal türbe yapıları ile Harzemşahlar Devleti mevcut mimari anlayışı bir adım öne taşır. XI. yüzyılın ortalarında Gazneliler Devleti tarih sahnesindeki yerini alır. Çok sayıda cami, türbe, saray gibi yapıları günümüze ulaşan Gazneliler; özellikle Leşker-i Bazar Ulu Cami ile Leşker-i Bazar ve Sultan III. Mesut sarayları ile daha sonra İran ve Anadolu’da pek çok örneğini göreceğimiz yapı tiplerinin öncüleri olarak kabul edilir.
Bir yönden Hindistan, diğer yönden İran’a doğru hareketlenen Türkler ve Türki topluluklar, Hindistan’da, örneğin Delhi’de Kutbeddin Camii, Kutup Minar, Divân- Hâs, Ağra’da Taç Mahal gibi yapılar inşa ederler. İran’da Isfahan Ulu Cami, Zevvare Mescidi Cuması, Zevzen Cami gibi anıtsal yapıların yanı sıra çok sayıda türbe, kümbet, medrese, kervansaraylar yaparlar. Giderek bu yapı örnekleri Zengiler vasıtasıyla Irak ve Suriye gibi coğrafyalarda hayat bulur. Tolunoğlu Devleti, Akşitler Devleti ve daha sonraları Memluklar döneminde Mısır’da yapılan pek çok yapı bu kültürel birikimin günümüze ulaşan örnekleridir.
Anadolu’da, Beylikler Dönemi ile başlayıp Anadolu Selçukluları ile devam eden dönemde Beyşehir Eşrefoğlu Camii, Afyon Ulu Camii, Kastamonu Daday Köyü Camii, Anadolu’daki en eski camii olarak bilinen Sivas Ulu Camii, Kayseri Ulu Camii, Divriği Ulu Camii, Amasya Gökmedrese Camii ve yüze yakın cami yapısı, medreseler, hanlar, kervansaraylar, türbeler ve köprüler yapılmıştır.
Anadolu’dan başlayıp, Osmanlılar ile Rumeli’ye geçen ve Budapeşte’ye kadar hemen her yerleşmede örneklerine rastladığımız ve geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan bu sanat ve mimari birikimi görmezden gelebilir miyiz?

Mimar Sinan’ın katkıları
Zaman zaman özellikle de yabancı dostlarımın merak ettiği bir konu vardır: Mimar Sinan’ın Ayasofya’yı kopya edip etmediği. Son zamanlarda yabancıların yanı sıra bizim insanımızında benzer soruları olduğuna şahit olmaktayım. Türk merkezi planlı yapı tipinin geçmişi günümüzde Özbekistan sınırları içinde kalan Buhara yakınlarındaki Kışlak Hazara Camii planlamasına kadar uzanır. Ulu Camii tipi dediğimiz çok ayaklı veya zaviye dediğimiz kare ve dikdörtgen planlı hacimlerin bir araya gelmesi ile oluşan cami tipolojisinin yanı sıra merkezi planlı camilerin ilk örnekleri daha XV. yüzyılın ilk yarısında İstanbul’un fethinden önce İznik Yeşil Cami ve Mahmud Çelebi Camii’nde karşımıza çıkar. Bursa camileri daha çok ulu cami veya zaviye olarak görülmektedir. Ancak Edirne Eski Cami ve Üç Şerefeli Camii merkezi tipe doğru gelişimin öncüleridir. Mimar Sinan öncesi yapılan Eski Fatih Cami ile Bayezıd Camii’nin yanı sıra orta ölçekli pek çok cami, merkezi planlı tipine olan ilgiyi göstermektedir. Mimar Sinan bu beğeninin ve bu tipin getirdiği mimari olanakların elbette farkındadır ve bunu geliştirir. Öte yandan Mimar Sinan’ın 1509 depremi sonrası büyük oranda hasar gören Ayasofya’ya müdahale ettiğini, her iki yanına yaptığı destek kemerleriyle yapıyı günümüze kadar taşıdığını bilmekteyiz. Mimar Sinan gibi bir dehanın onarımını yaptığı bir yapıdan ders alarak onu geliştirmek üzere kullandığını söylemek utanç verici değil, öğünülmesi gereken bir davranıştır. Kötünün kötüsü kopyalarını Mimar Sinan’a dayandırmaya çalışan insanların bu davranıştan hicap duymaları gerekir.
Bu arada uzun süredir zaman zaman dile getirdiğim bir tespitimi de sizlerle paylaşmak isterim. XIX. yüzyılın başlarından itibaren bazı Hıristiyan mimarların çok sayıda yapının yanı sıra camide planladıklarını ve inşa ettiklerini bilmekteyiz. Nusretiye, Dolmabahçe, Büyük ve Küçük Mecidiye, Aksaray Valde Sultan, Yıldız Camii gibi anıtsal yapılar aynı fonksiyonu icra ettikleri halde, kendilerinden önceki camilerden farklı bir mimari tarz içerirler. Merkezi planlı olan bu yapılar daha aydınlık, teknoloji ve malzemenin yüzlerce yıllık gelişimine paralel olarak hemen herkesin görebileceği gibi farklı bir anlayışın ve kültürün göstergeleridir. Bin yıllar öncesinden günümüze kadar gelişerek devam eden Türk sanatı ve mimarisi çok sayıdaki örnekleri ile evrensel boyuttaki bir kültürel birikimin vazgeçilemez temellerinden biridir.
Geçmişi üç bin yıla ulaşan ve geniş bir coğrafyada binlerce iz bırakmış bir kültürün günümüzde Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden esinlendik diyerek ortaya koyduğu ve gelecekte XXI. yüzyılın erken tarihlerindeki Türk mimarisinin örnekleri olarak anılacak yapıları gördükçe üzülüyorum ve keşke daha az şeyin farkına varsaydım da daha mutlu olsaydım diye hayıflanıyorum.
Binlerce yıllık geçmişi olan bir kültürü özümseyerek geleceğe kalacak örnekler yapmak imkansız mı? Araştırmak, çalışmak ve var olan örneklerden hareketle yeni bir çağdaş kültür yaratmak çok mu zor? Giderek hızla genişleyen global bir dünyada kendi kültürel kökenlerinden hareketle yeni bir sanat ortaya koyamayan bir toplumun gelecekte var olması nasıl mümkün olacak? Geçmişini kültürel olarak hazmedememiş, yetersiz bilgi birikimi ile kopyalanmış yapılar bizi nereye kadar taşıyabilir?

Devletin arzu ettiği sanat
İbn Haldun, Mukaddime isimli eserinde: “Ancak, devletin arzu ettiği bir hüner ve sanatın talibi bulunur. Devletin arzu etmediği fakat şehir ahalisinin rağbet gösterdiği hüner ve sanat devletin arzu ettiği hüner ve sanat derecesinde gelişmez, çünkü devlet en büyük pazar hükmünde olup, o pazardaki her mal ve eşya o nispette revaç bulur, çok defa bir ihtiyaç ve zaruret halinde ahali farklı bir hüner ve sanata rağbet ederse de, onların talep ve rağbeti genel mahiyette olmadığı için o hüner ve sanatın kıymeti de çok az derecede olur.”
Yeni bir kültürel açılımı ve çağın getirdiği atılımı devletin, devlete yön veren yöneticilerin başlatması gerekir. Devletin gücü ve ekonomik büyüklüğü yanında çok zayıf kalan bireysel girişimler yeni bir mimari ve sanat yaratmak için daima yetersiz kalacaktır.