Varlık içerisinde yokluk yaşamak

Bülent Akarcalı

Geçen haftaki, “Finans bilmeyen Türkiyem” başlıklı yazımda, ekonomist Mahfi Eğilmez’in “Türkiye’nin batmamasının nedeni (*) toplamı 500 milyar dolara varan yastık altı varlıklardır” dediğini ve bir TV programında iş dünyasının  bilge danışmanı Ege Cansen’in de benzer ifadesini yazmıştım.

Tasarruf diye ABD’yi ve altın ihraç eden ülkeleri zengin ediyoruz:

Vatandaşımızın bankalarda, evinde tümü yasal yolla satın alınmış, tasarruf amaçlı 200 milyar dolara yakın dövizi ve 300 milyar dolara yakında altını bulunduğu tahmin ediliyor. Bu muazzam büyüklükte ki para, doğrudan doğruya milletimizin sahip olduğu bir zenginliktir. Bir yabancı ülkeye faiziyle birlikte ödenecek borç değildir. Milli gelirimizin neredeyse yüzde altmışına tekabül eden ve vatandaşımızın kendi parasıyla satın alınan ancak ülke ekonomisine hiçbir yarar sağlamayan bu tasarruflar aslında doları satan ABD ile altını satan ülkeleri zengin ediyor.

Dolar ve Altın dışında tasarruf aracı yok mu?:

Başta ABD olmak üzere Batı ekonomisinde tasarruflar yastık altı dövizlere, atıl duran binlerce ton altına değil, ekonomiye can veren, yeni yatırımların gerçekleşmesini sağlayan şirket hisse senetlerine, tahvillere, hayat sigortalarına, emeklilik fonlarına yapılır.

Bizde, borsanın halkımızın tasarrufunu yönelttiği bir yatırım kurumuna tam olarak dönüşememesi, hayat sigortalarının, emeklilik fonlarının yeni yeni başlaması, halkımızın faize soğuk bakması gibi nedenlerden dolayı, mesela yastık altı altının ekonomik hayata sokulması için yapılan bütün gayretlere rağmen bankalarda toplanan altın miktarının yüz tonu geçemediğini görüyoruz.

Bu tasarrufun %10’unu reel ekonomiye kaydırabilsek:

Mevcut bu varlığın yüzde onunu ekonomiye, yatırımlara yöneltebilsek, ortaya 50 milyar gibi, dış borç olmayan, faiz ödenmesi gerektirmeyen çok ciddi bir miktar çıkmaktadır. Dolara yapılan yatırımların tümünün de banka hesaplarında olduğunu söyleyemeyiz. Ciddi bir miktar da ne olur ne olmaz” düşüncesiyle evlerde, iş yerlerinde el altında tutulmaktadır.

Peki, yüksek faiz verildiği durumda bile Vatandaş neden dolar ve altın alıyor?:

Faizle işi olmayan muhafazakar kesimin değer kaybeden TL’ye yatırım yapmayıp doları tercih etmesi diğer bir kesimin ise, doları ihtiyacına göre anında TL’ye çevirebileceği bir ödeme ve tasarruf aracı olarak kabul etmesi etkin rol oynuyor. Sebepler ne olursa olsun, Türk finans dünyasının önde gelen isimlerinin bu zenginliği, tasarruf sahibine her türlü yasal garantiyi sağlayarak ekonomiye kazandıracak formül ve uygulamaları araştırıp hayata geçirilmesinde önderlik etmeyi milli bir görev olarak ele almalıdır.

Türk doları basalım:

Örneğin; madem tasarruf sahibi doları güvenilir ve pratik bir tasarruf aracı olarak görüyor, bir an için Merkez Bankası’nın, dolarla borçlanılan hazine bonoları gibi, değeri birebir ABD dolarına eşit, istenildiğinde döviz bozan her banka şubesinde ve döviz bürosunda sorgusuz sualsiz ABD doları ile takas edilebilecek veya o günkü kurdan TL’ye çevrilebilecek Türk doları basıp piyasaya sürdüğünü düşünsek. Her türlü yasal garantinin verildiği, tamamen Merkez Bankası’nın denetiminde işleyecek böyle bir uygulama başlatamaz mıyız? 

Mevcut altın hesap sahiplerine kredi kartı verelim:

Yine Merkez Bankası denetiminde ve mevcut bankalara “altın yatırarak açılan altın hesabı” uygulamasının bir ileri aşaması olarak düşünebileceğimiz yaklaşım da yatırılan altınlar karşılığı vatandaşa kredi kartı vermek olamaz mı? Kart sahibi ihtiyaç halinde harcamasını yapar, o günkü altın fiyatı üzerinden harcama tutarı bankada ki altın miktarından düşülür.

Şu anda ABD’de yapılan bu uygulama sayesinde tasarrufların bir miktarının ekonomik hayata kaydırılma alışkanlığını başlatabiliriz. 500 milyar dolarlık varlığımızın, ekonomik sıkıntılarımızın, dışarıya muhtaç kalmadan sağlıklı yol ve yöntemlerle giderilmesini sağlayacak kadrolara sahip olduğumuza inanıyorum.

Tasarruflarımızı başkalarına yedirmeyelim:

İthal edilen otomobiller, elektronik araçlar, televizyon, cep telefonlarının taksitle satılan kısmının bedeli kadar kredinin Türkiye’ye getirilmiş olmasını mecburi kılalım. Başka bir deyişle, bir ülke Türkiye’ye yılda 200 milyon dolarlık araba ihraç ediyor ve bunun 100 milyon dolar kadarı taksitle satılıyorsa Türkiye’ye bu taksit kısmını karşılayacak 100 milyon doları getirmelerini isteyelim.

Biz zor kazandığımız dövizleri bunların arabalarını satın almaya tahsis ediyoruz. Sonra da bu arabalar Türkiye’de kolay satılsın diye kısıtlı olan tasarruflarımızı kullanıyoruz. Bu söylediğim son derece makul uygulanabilirliği olan bir husustur. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın uzmanlarının bunu en pratik şekilde uygulanacak yolunu bulacağına da inanmaktayım.

İhracat, ihracat, ihracat:

Sayın Cumhurbaşkanı üç defa tekrarladığı İhracat kelimesiyle ana ekonomik hedefi belirledi. Bu hedefi gerçekleştirmeyi hızlandırmak ve kolaylaştırmak için Ticaret Bakanlığı’nın yetkilerinin ciddi ölçüde arttırılması gerekir.

Bu arada, ithalatın hala ihracata kıyasla çok daha kolay olduğunu, Türkiye Standartlar Enstitüsü’nün geliştirdiği  37520 standarttan ancak 541 tanesinin zorunlu olduğunu ve bu sebepten dolayı, kimisi adeta çöp gibi olan her türlü standart dışı ürünün kolaylıkla ülkemize girdiğini hatırlatmak isterim.  

(*) Geçen hafta ki yazıda bu ifade batma nedeni olarak çıkmış. Mahfi Bey’den özür dileyerek düzeltirim.