Bir bahar eksik geçecek ömrümüz...

Oh bee!
Dünya varmış!
17 gündür evin içinde adım atmadık yer bırakmadık. Ölçmediğimiz mesafe kalmadı. Git, gel, gel git! Tabir yerindeyse, dön baba dönelim.
Gerçi biz evdeydik ama evde kaldığımız sürece haberlerde, sosyal medyada izlediğimiz kadarıyla, naylon torbasını alan sokaklardaymış!
Aman aman, neyse, şükür bu günlere kavuştuk. Tam özgürlüğümüze kavuşamasak, daha henüz maskesiz eski hayatımıza dönemesek de şikâyetimiz yok halimizden.
Yalnız, bundan sonrası çok önemli! Eğer kendimizi koyverir, maske-mesafe-temizlik kurallarına uymazsak, eskisinden daha beter oluruz mazallah. Bu saatten sonra benim konuşmam da yersiz biliyorum ama, gene de hatırlatmakta fayda var.
Dilerim, bir daha ne tam ne de yarım kapanma olur.
Çünkü, bu kapanmalar hayatımızdan çok şey alıyor. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmeden hemen önce köyüm Çınardibi’ne gitmiştim. Kirazlar henüz çiçek açmış, dağ bayır yeşile bürünmeye başlamıştı. Doğanın tadını çıkarmayı, kiraz çiçeklerinin dönüşümünü günbegün takip etmeyi düşlerken, memleket bi anda kapandı! Tam 17 gün evlerimizin içine hapsolduk. Kapanmanın sonunda merakla, hevesle koştuk köyümüze. Çiçekli bıraktığımız kiraz ağaçları meyveye dönmüş, hatta kimisi olmuş da, toplamışlar bile.
“Ne var bunda, olur öyle” diyebilirsiniz. Ama öyle değil işte. Kaç yaz, kaç bahar görür ki bi insan, kaç kez doğanın dirilişine şahit olur ömründe? Elbette, Allah bilir. Bizim bilmediğimiz o baharlardan birini kaçırdık. Bir bahar eksik geçecek ömrümüz. Ve elbette daha neler kaçırdık neler?
Dilerim, bu hastalıkla ilgili son yazım olur. Dilerim, yine şahane restoranlarda, kamplarda bir araya gelir, doya doya sarılırız birbirimize...
Kalın sağlıcakla...

Bir bahar eksik geçecek ömrümüz...

Ege Üniversitesi Üroloji Servisi çalışanlarına alkış

Bu salgın bizlere çok şey öğretti. Ama en çok da doktorların, hemşirelerin ve elbette tüm sağlık sektörünün ne kadar kıymetli olduğunu gösterdi.
Geçen haftayı babamın rahatsızlığı nedeniyle hastanede geçirdik. Ege Üniversitesi Acil Servis’ten içeri giriş yaptığımız andan itibaren ‘fişek gibi’ doktorların güvenli ellerinde olduğumuzu hissettik. Devamında teşhis ve tedavi sürecinde de aynı ihtimamı gördük. Babamın tabiriyle ‘uzun boylu delikanlı’ kendisini üroloji servisine yatırdıktan sonra da hiç yalnız bırakmamış.
Babama refakat ettiğimiz süre boyunca da sadece doktorlar değil, hastabakıcılar, temizlik görevlileri, hemşireler, hepsi de sabır ve nezaket içindeydi.
Şurasını da söylemeden geçemeyeceğim, Ege Üniversitesi Üroloji Servisi’nde kaldığımız 7 gün boyunca bir hastanede gördüğüm en temiz tuvaleti kullanıyordu tüm hasta ve yakınları.
Yemekler mi? Vallahi ben beğendim. Hastalara ayrı, refakatçilere ayrı yemek, kolay iş değil. Ancak görünen o ki, ekip ruhuyla ve olağanüstü çabayla güzel şeyler yapılabiliyor.
Demem o ki, insanüstü bir çabayla çalışan sağlık sektörünün tüm çalışanları başımızın tacıdır.
Var olun, sağ olun...

Bir bahar eksik geçecek ömrümüz...