Masal şehri İzmir’in daha çok masalı olmalı!

9 Temmuz 2021

Dilimde tüy bitti, “İzmir’in bi festivali olmalı, anlatacak, görülecek, yaşanacak çok hikayesi” var diye. Ama nerdee. Benim söylediklerim, yazdıklarım, “Kendin pişir, kendin ye, kendin çal, kendin oyna” misali. Boş yani! Uzun zaman önce şehrimizin önde gelenlerine seslenmiştim, “İzmir bi babalık bekliyor” diye. O da fıs...
Neyse biz konumuza dönelim. Güzel bi İzmir Buca masalı anlatalım. Geçen yıl Buca Belediyesi, “Buca’yı keşfet” organizasyonu yapmıştı. Kısa zamanda her yere gidemesek de, birçok köşk, tarihi nokta ve lezzet durağını keşfetmiştik. İlk organizasyondan özellikle esnaf ve Buca dışında yaşayan Bucalılar çok memnun kalmıştı.
Sayın Buca Belediye Başkanı Erhan Kılıç ve ekibi de bu ilgiden ziyadesiyle memnun olmalı ki, bu yıl “Buca’yı Keşfet” organizasyonunun ikincisini düzenlediler. Ama bu seferki daha çok kültür ve tarih ağırlıklıydı. Bi kere şunu söylemeliyim, bugün dünyanın en tanınmış insanlarının bir şekilde Buca ile bağlantıları var.
Sizlere tek tek bunları anlatmayı isterdim ama maalesef fazla yazarsam bölge temsilcim Engin Uğur Ağır suratını ekşitiyor. Olsun varsın ne yapalım bunu göze alıp bu hikayeyi kısaca anlatacağım sizlere. Bucalıların Tıngırtepe diye bildiği ama son dönemin Mevlana Tepesi hikayemizin konusu. Bu güzel hikayeyi bizi üç gün boyunca gezdiren sevgili rehberimiz Kemal Şendikici’nin www.rehbername.com da yazdığı yazıdan alıntılayarak anlatalım. Yazının tamamına bu adresten ulaşabilirsiniz.
“1884 yılında ünlü yazar, edebiyat bilimci Vahé Oshagan, The Review of National Literatures dergisinin bir cildinde özel bir makale yayınlar. Bu ilginç ve kapsamlı çalışma, 18. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılın başlarındaki yaşamış olan bazı Batılı Ermeni entelektüellerin marjinal yaşamlarını incelemek üzerinedir. Yazar ve araştırmacı Oshagan, iki entelektüel marjinal edebiyatçının kısa portrelerini çizer. Bu sıra dışı karakterlerden biri 1867’de birlikte çalıştığı editörün saçmalıkları nedeniyle basımı neredeyse bir yıl süren Fransızca yayın yapan Politique Morale, “revue de poesiei de santé et de morale” dergisini kuran Charles Akdjalian’dır.
Vahe Oshagan yazdığı bu makalede, kendi çabasıyla dokuz dil (Ermenice, Yunanca, Latince, Arapça, Farsça, İtalyanca, İngilizce, Fransızca ve Sanskritçe) öğrenmiş olan yalnız, kadın düşmanı ve vejetaryen Bedros Tınkar (Tıngıryan) adlı diğer bir yazardan söz ediyordu ve makalede bu adamda “garip bir durum var” diyerek, Petros Tıngır’ın çok az bilinen hayat hikâyesindeki ilginçlikleri gündeme getirmeye çalışıyordu.

Sahlerai dili!

Petros Tıngıryan, 1865 yılında Smyrna yakınlarındaki Buca köyünün bir tepesinde bulunan kale görünümlü bir evde gözlerden uzak yaşayan ve yeni bir alfabe ile “Sahlerai” olarak adlandırdığı uluslararası bir dil tasarlayan bir entelektüeldi.

Yazının devamı...

Güzel İzmir’in, güzel insanı...

2 Temmuz 2021

Şu hastalık ne akıl bıraktı ne zaman hepimizde. Öyle ki, anılarımızda kalan güzel günlerin ne zaman olduğunu bile unutturdu. Hiçbir şey eskisi gibi değil artık. Bundan sonra da pek olacağını sanmıyorum ama ne olursa olsun yaşamaya, gülümsemeye devam edeceğiz. Çünkü biz öyle bi milletiz ki, birimizin gardı düşse, suratı asılsa hiç tanımadığımız biri çıkar karşımıza ve değişir hayatımız.

Bu hafta size böyle bi abiyi, İsmail abiyi anlatacağım.

İsmail abi Buca Yanık Kahveler’de tostçuluk yapıyor. Bu işe başlamadan önce çok iş yapmış hatta bu işleri de bayağı profesyonelce yürütmüş. Yaptığı tüm işlerin ustası olmuş.

Beni tanıyanlar bilir, öyle çok fazla tostla aram yoktur. Bizim evde bu işin uzmanı sevgili eşim Ebru’dur. Geçtiğimiz yıl Buca Belediyesi’nin yaptığı “Buca’yı Keşfet” etkinliğinde tanımıştım İsmail abiyi. Eşime bahsettiğimde, ille gitmek istiyorum, deyince pandemi mandemi dinlemedik, ayak üstü de olsa yemeye karar verdik.

Her ne kadar Buca’nın tarih kokan sokaklarını dolana dolana gitmek istediysek de Buca Tostçusu İsmail abiye, malum hastalıktan ötürü dükkanının önüne kadar aracımızla gittik. Ama bu aralar durum fena değil, siz aracınızı uzağa park edip ara sokakların keyfini çıkararak gidin Yanık Kahveler’e…

Usta’nın dükkanı küçük. Hatta küçücük. Öyle masada oturup yemek yemek pek mümkün değil. Ama usta tostu hazırlarken dışarı çıkmakta zor. Çünkü hem muhabbetin tadı hem de tostun kokusu sizin dükkandan çıkmanıza pek müsaade etmiyor.

İsmail abi tostçuluktan önce mandıracılık yapıyormuş. O işten sıkılıp başlamış tostçuluğa.

Yazının devamı...

Kadının gücü Türkiye’nin gücü!

18 Haziran 2021

Hep söylerim, “Bu memleketi kurtaracaksa kadınlar kurtarır!” diye.
Değil mi ki onlar, eşleriyle, çocuklarıyla aynı cephede savaşıp düşmanı defetmişler Anadolu’dan, omuz omuza durmuşlar hep birlikte. Şimdi de her yerde taşın altına koyuyorlar ellerini ve bu güzel ülkeye güç katıyorlar. Benim dünya görüşüme göre bir ülkenin özgürlüğü, kadınlarının özgürlüğü kadardır. Onların özgürlüğü, eğitim ve kendi ayakları üzerinde durabilmelerinden, emeklerinden geçer. Emekçi bi nenenin torunu, emekçi bi annenin oğluyum ben. Kadının her daim erkeğinin yanında olduğu, birlikte çalıştığı bi ailede büyüdüm.
Ne diyor bu adam diyorsunuz di mi? Anlatayım...
Sosyal medya üzerinden tanıştığım, daha sonra da sıkı dost olduğum, Tokatlı bir arkadaşım var. Adı Ayşegül. Geçenlerde beni aradı. Fedo sana bir kargo göndereceğim, bi bak bakalım beğenecek misin, dedi. Kargo elime geldi. İçinden, kuru fasulye, erişte, kuşburnu pekmezi, üzüm pekmezi, salça, ceviz, asma yaprağı ve birkaç ürün daha çıktı. Buna alışığım. Yaptığım iş dolayısıyla böyle ürünler gelir arada. Fakat bu gelen koliden çıkan ürünlerin üzerinde yazan slogan çok hoşuma gitti: ‘Kadının Gücü, Tokat’ın Gücü’... Dedim ki, nedir bu hikâye, şöyle bi araştırdım. Uzun uzun yazmayacağım, çünkü çok fazla teknik ayrıntı var. Temelde Tokat Valiliği öncülüğünde Tokat ve çevresinde bir kooperatifleşme hareketi başlatılmış. Ürünlerin tamamı, kurulan ‘Tokat Kadın Kooperatifleri’nin eseri. Bu işe kim önayak olduysa ellerine sağlık. Baştan sona kadar titizlikle planlanan kooperatif hareketi, inanıyorum ki yakın zamanda hem kişi hem de ürün olarak büyüyecek. Gönderilen ürünlerin arasında üç tanesini çok beğendim.

Kuşburnu pekmezi

Birincisi, kuşburnu pekmezi. Ülkemde bolca bulunan bu C vitamini deposu doğal meyvenin işlenmesi harika bir iş. Bugüne değin hep çayı konuşulan kuşburnunun pekmez hali harika. Ayrıca marmeladı da pek güzel olur bu meyvenin. Biliyorum, çünkü doğum yerim Bulgaristan’da, okuduğum okulun öğrencileri, mevsimi geldiğinde toplar, kooperatife verirdik. Böylelikle kitap ve defter paramız kooperatif tarafından karşılanırdı.
İkinci ürün ise, Narince üzümünün yaprağı. İncecik, pürüzsüz, şahane bi yaprak. Öyle bi yaprak ki, meyvesinin önüne geçmiş.

Yazının devamı...

Haziran geldi hoşgeldi!

4 Haziran 2021

Uzun zaman-dır bekliyorduk bugünleri. Hem esnaf bizi hem biz esnafı özledik. İki lafın belini kıramayalı sanki aylar değil de yıllar olmuş gibi.
Önceki gün oğlanı eğitime götürürken fark ettik Kemeraltı’na inmeyeli bir yılı geçmiş. Şööyle Kordon’da bi kafede iki yudum bi şey içmeyeli 2 sene olmuş. Yiyecek, içecek sektörü çalışanları ne yapacaklarını şaşırdılar bu dönemde. Hele bi de eğlence sektörü, müzisyenlerin derdi var ki, sormayım gitsin.
Her şeye rağmen, başlıkta da dediğim gibi “Haziran geldi, hoş geldi.”
Bu lanet hastalığa karşı aşılama tüm hızıyla sürüyor. Devlet büyüklerinin dedikleri doğru çıkarsa haziran sonunda daha derin bi nefes alabileceğiz inşallah. Ancak her ne kadar derin bi nefes alsak da maske, mesafe ve hijyene dikkat etmeye devam etmeliyiz.
Dedim ya Kemeraltı’na inmeyeli çok uzun zaman olmuş. Ama yeter! Önümüzdeki hafta bu hasreti sonlandıracağım inşallah. Vallahi çok özledim, çok özledik Kemeraltı’ nın sokaklarında kaybolmayı. Esnafla sohbeti çok özledik. Hele bazı lezzetler burnumda tütüyor. Mesela Esnaf Lokantası Mahmut Usta’nın işkembeli nohutu, şahane paça çorbası bi de fırın kokoreci burnumda tütüyor.
Sonra Numan Pide’nin pidesi, hemen yan sokakta Ankara Gıda Pazarı’nın pastırması, zeytinleri, peynirleri, meşhur Kemeraltı turşusunu, Başdurak’ta hacı Ali abinin söğüşünü, emniyetin arkasındaki otoparkta duran midyeci Gani abinin midyesini acayip özledim. Bi de Havra Sokağı. O uzun ama bi o kadar da lezzetli sokakta gezinmeyi, balıkçılarla muhabbeti özledim. Ama inşallah hasret bitti. Yavaş, yavaş, temkini, tedbiri elden bırakmadan yavaş yavaş hepsini ziyaret edeceğiz inşallah.
Söylemeden edemeyeceğim, kamp yapmayı, denize girmeyi, uzun uzun maviye, yeşile bakmayı da özledim.

Yazının devamı...

Daha lezzetli ne olabilir ki?

29 Mayıs 2021

Neydi felsefemiz?
“Lez-zetin muhabbetine âşık olmak.”
Peki, lezzet dediğimiz ille damağımızda dönen, kursağımızdan geçen midir? Yoksa zihnimizde hissettiğimiz bi tat, hoş bi hatıra mıdır?
Çarşamba günü epeydir davet aldığımız ama bi türlü fırsat yaratıp gidemediğimiz bi yere gittik. Oğlum Efe, Karşıyaka’da bir engelliler okuluna gidiyor. Öğretmeni Semra Benli Hanım’ı çok seviyor. Semra Hanım’ın eşi Ozan Bey’le, okul ziyaretlerimiz sırasında tanıştık. Ozan kardeşim, eşinin öğretmenlik yaptığı okula ziyarette bulunuyor. Çocuklarla iletişimi gerçekten takdire şayan. Oğlum Efe de çok seviyor Ozan Amcasını.
Ozan Bey, seramik işiyle iştigal eden, kendi halinde, el emeği, göz nuru işlerini satmaya çalışan, bununla yaşamın içinde var olmaya çalışan, naif bir insan. Neredeyse iki yıldır bizleri ve özellikle de oğlum Efe’yi atölyesine davet ediyorlar eşiyle. Bugüne kadar bi fırsat yaratıp gidememiştik. Ama çarşamba günkü ziyaretimiz sonrasında “Keşke daha önce gitseydik” demekten kendimizi alamadık.
Örnekköy’de bir apartmanın altında Ozan Bey’in atölyesi. Öyle görüntü olarak ahım şahım bi yer değil. Fakat atölyeden içeriye adım attığınızda, Ozan-Semra Benli çiftinin sizi, sıcak bir samimiyetle karşılamaları gerçekten pek hoş. Ve bu karşılamanın, kendilerini tanıyan bizlere özel olmaması, gelen her bireye aynı tavrı sergilemesi ayrı bir güzellik. Hele hele bi anda mahallenin çocuklarının “Ozan Amca çamur geldi mi, biz çamur oynamaya geldik” dediklerini görmek tarifsiz bi güzellik.
Ozan Bey, yıllardır kendi halinde seramik işiyle uğraşan bi emekçi. Uğraşını da çevresiyle olabildiğince, gönülden paylaşan biri. Dedim ya, bi bakıyorsunuz çamur oynamaya çocuklar geliyor atölyeye, bi bakıyorsunuz komşular yemeklerini paylaşmaya.

Yazının devamı...

Şengen vizeli turist gibi!

7 Mayıs 2021

Dört, beş, bilemedin 6 elektrik direği vardı köyümüzün. Sıradan, Balkanlar’da bir dağ köyü. Gündüz börtü, böcek, kuş sesleri yayılan, akşam olduğundaysa kurt, çakal, köpek seslerinin yükseldiği bir köydü bizim köyümüz. Bi evden bi eve giderken, yassı pilli, haki yeşil, ikinci dünya savaşından kalma el fenerleri kullanılırdı. Evdeyse her daim elektrik lambası yanmazdı. Gaz lambası yanardı. 1975 ya da 1976’da tanışmıştık televizyonla. Belli bi saatte açılır yine belli bi saate kapanırdı. En çok onun hakkı vardı elektrik kullanmaya. Ha bi de elektrikçi Yakup amca vardı. Hiç görmedik kendisini ama elektrik kesildiğinde nenem, “Yakııp, Yakıp kestin gene lambaları” diye haykırırdı. Zannederdi ki, Yakup amca kesiyor elektriği. Önemli bi insandı Yakup amca. Gece olunca çıkmazdık kapı önüne. Dedim ya sadece köpek sesleri hakim olurdu köye.

Sessizlik

Sonra 1977 senesinde Anavatan’a göç ettik. Üç yıl sonra da 1980 ihtilali oldu. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Altı, yedi yaşlarında köyde duyduğum köpek sesleri yaşadığım mahallede de duyulmaya başladı. Sabah olduğundaysa köpek sesleri son bulur, sokak derin bir sessizliğe bürünürdü. İşte bu sessizlik takıldı şu ara aklıma.
Malum tüm dünya korona denen illetle mücadele ediyor. Şükür bi aşıda bulundu. Memleketin idarecileri var güçleriyle aşı tedarik etmeye, insanlara aşı yapmaya çalışıyorlar.
Lakin bildiğiniz gibi bu süreçte hastalık inanılmaz bir şekilde arttı. O tedbir, bu tedbir derken en son 18 gün sokağa çıkma yasağı geldi. E, iyi de oldu.
Yasağın ilan edildiği gece, yukarıda da anlattığım gibi çocukluğumda dışarı çıkamadığımızda duyduğum köpek sesleri geldi aklıma. Akşam olduğunda uzaklardan bu sesleri de duyunca, öyle eskilere gittim.

Kapanmasaydı

Yazının devamı...

Bırakın, kuzu göbeği mantarı doğal kalsın!

30 Nisan 2021

Biliyor musunuz, dünyada temiz tarım 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bozulmaya başlamış. Nazilerin icadı, insanları öldürmek için kullanılan gazlar, savaştan sonra Amerikaya götürülmüş. Hani şu herkesin bildiği meşhur ‘Avrupa gübresi’ var ya, işte o, insanları öldüren gazlar incelenerek üretilmiş. Ta o tarihlerde başlanmış sözde temiz, hastalıksız ürün çalışmaları. Bugün elma gibi sert, günlerce hiç bozulmadan saklanan domates ve daha nice ürün, bu çalışmaların sonucu. Raf ömrü uzun, hızla yetişen, ekonomik değeri olan bu ürünler iyi midir, kötü müdür bilmem. Bilimsel olarak bir cevabım yok. Herkesin fikri kendine elbette.
Bu kadar şeyi sizlere anlatıyorum, çünkü bilim dünyasına itirazım var!

Kıymetli bir tür

Biliyorsunuz, bu mevsim kuzu göbeği mantarı mevsimi. Yurdun dört bir yanında insanlar ormanlarda bu kıymetli mantarı arıyor. Bi rivayete göre, trüf mantarından sonra en kıymetli mantar türlerinden biri kuzugöbeği... Tazesi 200-250, kurusunun kilo fiyatıysa 2-3 bin liralara alıcı bulabiliyor. Ekonomik değeri yüksek, lezzeti şahane bi mantar.
Geçen gün gazeteleri karıştırırken bir haber dikkatimi çekti.
Düzce Üniversitesi, kuzugöbeği mantarının laboratuvar ortamında yetiştirilmesi için çalışma başlatmış. Üniversitenin Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ertuğrul Kaya, “Bunu yetiştirsek dünyada ilk olacağız” demiş.
Kıymetli hocam haklıdır. Dünyada ilk olabiliriz. Bi sürü mantarımız, acayip girişimcilerimiz olabilir. Belki de dünyadaki tüm sofralara kuzu göbeği mantarını sokabiliriz.

Yazının devamı...