Babanızın öğüdü, sizin de öğüdünüz olsun

15 Ocak 2021

Valla, son dönemde hep eleştirdiğim ekonomi yazarlarına döndüm. Herkes kendi konusunu yazsın, çizsin derken bi de baktım, bi sürü konuda ahkâm kesiyorum. Gerçi bi köşesinden gastronomik (nasıl havalı laf di mi) mevzuya bağlıyorum konuyu ama gene de şehre, memlekete dair, siyasi, ekonomik yazılar yazar oldum. Bu satırları yazmadan önce şöyle bi güzide camiamızın her şeyden anlayan bikaç yazarına baktım. Son zamanlarda neler yazmışlar diye. Ohoo o! Neler yok ki...
En son Amerika’daki kongre baskınını bile yazmışlar. Diyeceksiniz ki; kardeşim adamlar köşe yazarı, yazacak tabii.
Yahu yazsınlar elbet, bi şey demiyorum da... Arkadaş, İzmir’de yaşıyorsun, bölge ekine köşe yazıyorsun, İzmir’in anlatılacak konusu, projesi mi yok, onları yaz. Ne bileyim, yazının bi yerinde İzmir, Aydın, Manisa, Muğla, Ege geçsin, di mi?

Telefonumu sildim

Amaan neyse, sıkmayayım sizi. Yemeye, içmeye döneyim ben... Size bi kasap dükkânından bahsetmek istiyorum. Öyle bi kasap ki, en son facebook’ta var olan telefonumu sildirdi bana! Instagram ve facebook hesabımda paylaştığım videolar o kadar çok izlendi ki, hesabın adı da @fedonundukkani olunca, kasabın benim olduğunu zannetmeye başladılar. Adımızda dükkân kelimesi var ya, ondan herhalde... Yurdun dört bi yanından telefonlar gelmeye başlayınca, ben de numaramı kaldırdım hesabımdan. Tamam, tamam... Söylüyorum dükkânın adını... İkizler Kasap...

Yarım kilo yetmez

Buca Hipodrom’a yakın, Hatboyu Caddesi üzerinde mütevazı bi kasap dükkânı burası. Oğlum Efe’nin ders çıkışında, aslında bir kokoreççiye giderken tesadüfen uğradık buraya. Daha doğrusu, kokoreççi kapalıymış, dönüşte lokanta diye durduk önünde. Dediğim gibi kasap burası, ama dükkânın önünde kanat ve kelle çeviriyorlar kömür ateşinde. Neyse, çevirme tezgâhının hemen önünde sevgili Murat Aydoğan karşıladı bizi. Bize daha hoş geldiniz diyemeden, çok açız usta, deyiverdim. Oturacak yer bakınırken “Abi kasap burası, maalesef masaya servisimiz yok” dedi. Valla yalan yok, bozuldum ilk anda ama Murat gerçekten esnaf, abi, isterseniz şu küçük masaya, malzemelerin üzerine servis yapayım dedi. Yüreğimize su serpti. Hemen arabamdaki kamp sandalyelerini koyduk masanın yanına. Bu kez şaşırma sırası Murat’taydı. Ne kadar kanat yapayım abi, diye sordu. Yarım kilo yeter, dedim. Tamam abi, derken, yetmez size yarım kilo der gibi gülümsedi. Ki, haklı da çıktı...

Yazının devamı...

Denize sıfır, mesafeli avcı sofrası...

8 Ocak 2021

Öğrendik be! Bu illet virüsle yaşamayı da öğrendik!
Sevdiklerimizden uzak durmayı, öpüşmemeyi, el sıkmamayı, ellerimizi sık sık yıkamayı, bol bol C vitamini almayı ve daha bi sürü şeyi öğrendik. Tüm bunları öğrenirken çok zorlandık. Hâlâ öğrenmeye devam ediyoruz, bu gidişle uzunca bir süre de devam edeceğiz. Eyvallah! Ama çok sıkılmadık mı yahu! Hele şu yılbaşında içeride kaldığımız dört gün var ya, hepten bunalttı beni. Pazartesi ne yapsam, ne etsem diye düşünürken bi telefon keyfimi yerine getirmeye yetti. Eee ne demişler, kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş.
Kıymetli ve de kafa dengi bi abim aradı, “Ya Fedo, Pazartesi bi Ayvalık’a gitsek mi? Bir iki işim var, hem onları hallederiz hem de kafamız değişir.”
Cümlesini bitirmesine fırsat bile vermeden “Evvet, olur abi” dedim.

3 ekmek ve su

Pazartesi sabah erkenden düştük yollara. Eskiden olsa aheste gider, aheste gelirdik. Lakin şimdi erken gidip erken dönmek gerek. Malum, akşam 9’da sokağa çıkma yasağı var.
Öğleye doğru Ayvalık’a vardık. İvedi işimizi hallettik, daldık çarşıya. Her şeyi o kadar programlı ve çabuk yapmamıza biz bile şaştık. Neyse çarşıda eski binaların arasında epeyce bi gezdik. Her zamanki gibi Darbuka Kardeşler’den peynirimizi, zeytinimizi aldık. Ayaküstü iki lafın belini kırdık, arabamıza doğru yürümeye başladık ki, karnımızın gurultusu öğlen bi şey yemediğimizi hatırlattı bize. Her yer kapalı ya da paket servisi yapıyor, ne yer ne içeriz diye düşünürken eski dostum Melih Kaan Kuşüzümü aklıma geldi. Melih, eski futbolcu; Ayvalık’ta Olay Tost’un da sahibi... Aradım hemen, hiç uzatmadan bodoslama daldım söze, “Melih, Ayvalık’tayız ve bi şeyler yemek istiyoruz, ama her yer kapalı” dedim.

Yazının devamı...

Yeni yıl dileğim ‘Güzel İzmir’...

4 Ocak 2021

Karantinalar, sokağa çıkma yasakları, kısıtlamalar duygularımızı körelti! Hele şu maske yok mu, şu maske, kalbimizi soğuttu, susturdu hepimizi. Standart cümlelerin dışında konuşamaz olduk birbirimizle. “Nasılsın, eşin, çocuklar nasıl, büyükler iyi değil mi...” İşte bu kadar artık görüşmelerimiz.

Halbuki insan sosyal bir varlık. Gözleriyle, diliyle, vücuduyla iletişim kuran, sadece aklıyla değil, kalbiyle de düşünen, karar veren bir canlı.

Bir arada olmayı, kalabalıkları sever insan. Bunun için vardır çarşı, pazar, han, hamam...

Ne diyor bu adam, yemek yazmıyor mu, bu felsefi laflar nerden çıktı, dediğinizi duyar gibiyim.

Daha fazla meraklandırmayayım sizi, sadede geleyim.

En az sizin kadar sıkıldığım 2020’den kurtulmayı dilemiştim. İkinci dileğim; virüssüz, sağlıklı bir dünya. Ve üçüncü dileğim... Üçüncü dileğim de son depremde ciddi şekilde hasar gören İzmir Büyükşehir Belediyesi binasının yıkılması! Evet evet, yanlış okumadınız, belediye binasının yıkılması ve Konak Meydanı’nın daha çok insanın bir araya geldiği devasa bir meydana dönüşmesi.

Uzun yıllardır her ortamda bu düşüncemi dillendirdim. Son olarak eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun gazetemizi ziyaretinde söylemiştim. Kendisinin yanıtı, “Biz İzmir’e, var olan meydanlara ek birçok alan kazandırdık. Önce eski Merkez Bankası binasını (şimdiki İletişim Başkanlığı Ofisi) yıksın hükümet, sonra biz de belediye binasını yıkarız” olmuştu. Elbette benim devlet işine, bürokrasiye pek aklım ermez ama şuna eriyor. Bu ve benzeri “Önce sen yap” tarzı söylemler, zaman kaybından başka bir şey değildir.

Şimdi bu tartışmalar yok. Yaşadığımız üzücü deprem felaketinden sonra belediye binası ciddi hasar aldı. Bina boşaltıldı.

Yazının devamı...

Bol bol balık çorbası için...

18 Aralık 2020

Balıkçı Hüseyin Usta’yı bilirsiniz. Bornova’da, Tatmahal’de dükkânı. İzmir’e, balığın sadece deniz kıyısında yenmeyeceğini, denizden uzakta da güzel şeylerin yapılabileceğini gösteren adam Hüseyin Abi... Bu aralar her yere gitmeyi, oturup iki lafın belini kırmayı özlediğim gibi, ustayı da pek özledim. Hüseyin Usta’nın dil şişi meşhurdur, salatası efsanedir. Gözünüzün önünde yapar salatayı, aynı anda siz de yaparsınız ama nedendir bilinmez, her defasında onun salatası çok daha lezzetli olur. Galiba el melekesi denen şey bu olsa gerek... Bi de balık çorbası pek güzel olur ustanın. Salgından önce ara ara gider, içerdik. Malum bu aralar dükkân kapalı, hasretiz ustanın yemeklerine. Bi keresinde “Usta, ne var Allah aşkına bu çorbada?” diye sorduğumda tarif etmişti. Ben de geçen gün aklımda kaldığı kadarı ile yaptım. Ev ahalisi pek beğendi. Eşim Ebru, sırrını istedi ama ben vermedim.
Şimdi ona vermediğim sırrı size söyleyeceğim. Siz de yapın balık çorbasını, vitaminsiz kalmayın...
Aslında iskorpit, adabeyi balığından pek güzel olur çorba, ama ben levrek kullanıyorum.
Orta boy bir levreği bütün olarak büyük bi tencereye koyuyorum, üzerine de 1,5-2 litre su, bi miktar maydanoz sapı, havuç, patates, bir baş bütün soğan, bikaç dal kereviz yaprağı koyup yakıyorum ateşi. Kaynamaya başladığında, tencerenin üzerinde oluşan köpüğü mutlaka bir kaşıkla alıyorum. Balık narin bi ürün, 15 dakikada pelte gibi oluyor. Piştiğinde balığı alıyorum, hızlıca orta kılçığını ve kafasını alıp tekrar tencereye koyuyorum. 15-20 dakika daha kaynatıp suyunu bir kaba süzüyorum. Bu sırada balığımı da içinde hiç kılçık kalmamak kaydıyla ayıklıyorum.
Su ve balık hazırsa çorba oldu demektir aslında. Şimdi geldik püf noktasına... Başka bi tencereye aldığım balık suyunu yavaş yavaş kaynatırken, bi kaşık un, bi kaşık zerdeçal ekleyip biraz kaynadıktan sonra balıklarımızı ekliyoruz.
Kısık ateşte 15 dakika daha kaynatıyoruz. Bu arada ben dolu bi kaşık da tereyağı koyuyorum çorbaya, pek lezzetli oluyor. Dilerseniz, balıkla haşladığınız sebzelerden de çorbanıza ekleyebilirsiniz. Son olarak üzerine bi parça dere otu doğrayıp servis ediyorum.
İşte size bağışıklık siziteminize büyük katkı sağlayacak, basit ama bi o kadar da şahane bi çorba.

Yazının devamı...

Eşref Abimin zeytinyağlı rezenesi...

11 Aralık 2020

Hani şu pazarlarda sap kısımlarının görüntüsü arapsaçına benzeyen, kök kısmı koca bir yumruk büyüklüğünde bir bitki var ya, hah işte onun adı rezene.
Oğlum bebekken bağırsak düzeni için şurubunu kullanmıştık. Tek bildiğim buydu bu bitki hakkında.
Zeytinyağlı yemeğiyle tanışmam, İzmir Alsancak Hisarönü Balık Pişiricisi’nin eski sahibi Eşref Uraz sayesinde oldu.
Eşref Abi güzel esnaftı. Paylaşmayı severdi, ki dükkânını kapatıp emekli olmasına rağmen bilgiyi, tecrübeyi her daim paylaşır. Hatta geçen gün kırma zeytini narla harmanladıkları bi mezeyi yollamış bana. Efsane bi şey... Sonra onun da tarifini veririm, ama bugünkü konumuz rezene...
Yapımı çok kolay... Malzemesi basit... İki rezene, bi limon, iki portakal, tuz ve zeytinyağı, o kadar...
İki büyük boy rezene alın. Her birini 4’e veya 6’ya bölün. Narin saplarını, filizlerini de ayırın bi kenara. İki üç dal taze soğanı ince ince kıyın, zeytinyağında şöyle bi soteleyin. Kestiğiniz rezeneleri tencerenize koyun, en üstüne yeşil yaprak kısımlarını serpiştirin. Yemeğinizin üzerine bir limon, iki portakal sıkın. Suyu az görünürse gözünüze, azıcık su ilave edin. Yeterince tuzu da eklediniz mi, kapatın kapağını kaynasın. Kaynadığında kısın ocağı, 20 dakika sonra rezeneniz hazır. Ocağı kapatın, üzerine bolca zeytinyağını gezdirin ve kapatın kapağı, öylece demlensin. İnanın, vazgeçemeyeceğiniz bir yemek, meze olacak rezene.
Bu güzel tarif için çok teşekkürler Eşref Abim. Bak, dükkânı kapattın belki ama yemeklerinin, mezelerinin efsanesi sürüyor...

Yazının devamı...

Küçük mutluluklar icat edin!

4 Aralık 2020

Hayatımda hiç bu kadar sebze yediğimi hatırlamıyorum. Ispanak, pırasa, kereviz, lahana ne bulsam yiyorum. Maaile ot obur olduk vallahi. Elbette balık ve et de tüketiyoruz ama sebze önceliğimiz. Çünkü güçlü bir bağışıklık için bağırsak sisteminin saat gibi çalışması önemli. Sebzeler hem bunu sağlıyor hem de vitamin olarak çok zenginler.
İşte, saydığım sebzelerin arasında bana göre en favori olanı lahana. Salgından önce suyunu içerek zayıflama aracı olarak gördüğümüz lahana vücudumuzun en büyük destekçisi. Birçok yemeği var lahananın. Ben hepsini severim. Çorbası da, bol acılı kapuskası da şahane olur. Amaa bir sarması olur kii, sormayın gitsin. Bugüne kadar sağ olsun sevgili kayınvalidem Serpil Sayan ne zaman istesek yapardı. Gel gelelim bu salgın bizim sarmayı bile etkiledi. Neredeyse 7 aydır, bırakın aynı sofrada yemek yemeyi, doğru dürüst görüşemiyoruz bile. Hal böyle olunca eşim Ebru ile “Yetti bu lahana sarmasızlık, iş başa düştü, yaparız biz bunu” dedik ve taşın altına elimizi koyduk.

Kıymalı yapar

Gittik manava, abinin tabiriyle iki tane orta boy lahana aldık. Dedik ki, dış yapraklarını sarar ortasını turşu yaparız. Malum turşu tüketmekte bağışıklığa katkı. Kayınvalidem hep kıymalı yapar sarmayı, biz boyut değiştirdik. Bu sefer parça etli yapmaya karar verdik. Etleri olabildiğince minik doğradık önce, ardından şöyle bi kavurduk ama kızarmasına izin vermedik, yeterince pirinç, bol acı biber salçası, bol bol taze nane, dere otu, maydanoz doğradık. Bi de bastık içine sızma zeytinyağını. En sonunda da bi kavanoz yazdan yaptığımız domatesi koyduk, kavurduğumuz kuzu etini de ekledik ve işte iç harcımız hazır. Sıra geldi lahananın yapraklarını ayırmaya. Arkadaş ben hayatımda böyle lahana görmedim! Yahu bi tane fire vermez mi bi lahana? Vermedi.

İşkence!

Şöyle bir, iki dakika kaynar suda haşlayıp çıkardık yaprakları ve başladık sarmaya. Sar sar bitmedi lahana. Bi tencere, iki tencere, üç tencere derken tam dört tencere lahana sardık. Siz buna işkence mi, terapi mi dersiniz bilmem ama bizim için, ne kadar da yorulsak da muhteşem bi eğlence oldu.
İkişer tencere, ikişer tencere koyduk ocağa, silme suyunu ilave edip hepsinin üzerine geniş birer ağırlık koyup, önce harlı, kaynadıktan sonra da en kısık ateşte 40/45 dakika pişirdik. Bu arada Ebru sürekli “Annem bunu kıymalı yapardı” diye homurdanıp durdu. Sonuçtan pek ümitli değildi anlayacağınız. Amaa bir lahana sarması oldu kii, akıllara zarar. En son ocağı kapatıp biraz daha zeytinyağı ekleyip uygun sıcaklığa gelince maaile üşüştük mutfağa. Kıymetli dostlar, bi lahana ancak bu kadar güzel olabilir.

Yazının devamı...

Bir sipariş ayakta tutar...

28 Kasım 2020

Şu ara kapandık yine evlerimize. Ben mesela, bu yazıyı kaleme alırken balkonumdaki küçük limon ağacına bakıp güzel günleri hayal ediyorum. Öyle avutuyorum kendimi. Sonra da, şükür biz iyiyiz de, ya çalışmak zorunda olanlar, işyeri olanlar, esnaf ne halde diye düşünmekten alamıyorum kendimi.
Hafta başında bi iki ihtiyacı karşılamak için Kemeraltı’na indim yakın bi abimle. Hem uzun zamandır görüşemediğimizden hasret gidermek hem de evin ihtiyacını karşılamak için gittik. Biraz tedirgindik giderken, çok kalabalığa maruz kalmak istemiyorduk. Kemeraltı’na geldiğimizde gözlerimize inanamadık! O, her zaman kalabalık görmeye alıştığımız çarşı, sanki bomba düşmüş gibiydi. Kimsecikler yok. Uzun zamandır böyle görmemiştim çarşıyı... Neyse alışverişimizi yaptık. Kemeraltı’nın dar sokaklarında yürürken tanıdığımız eanafla sohbet ettik. Malum, benim tanıdıklarım hep yeme-içme işi yapanlar... Elbette, diğer esnafın işi de yolunda değil, bu nalet hastalıktan etkilenmeyen kalmadı. Ancak bu son durumdan en çok restoranlar etkilenmiş gibi görünüyor. Düşünsenize, Kemeraltı’nda bir pideciye, köfteciye kaç kişi sipariş verir, orada farklı işyerlerinin siparişleri kâfi gelir mi? Mümkün değil! Sadece Kemeraltı mı bu halde? Elbette değil, tüm restoranlar böyle... Bazısı kötünün iyisi durumda, o kadar. Şu ara bırakın kâr etmeyi, sadece dükkânlarını döndürebilseler yeter. Ne yapılır, ne edilir bilemiyorum. Bildiğim tek şey, bu aralar ara sıra öğünün bi tanesini sipariş versek restoranlara en büyük desteği yapmış oluruz. Elbet geçecek bunlar, güzel günler uzak değil. Haydi, şimdi ver siparişini. Çünkü, bir sipariş bir restoranı, esnafı ayakta tutar...

Büyükşehir’den sıcak bir ses!

Eskiden sabahları işe giderken radyoların değişmez konusu İstanbul trafiğiydi. Bu konunun önüne hiçbir şey geçemez diye düşünürdüm. Zaman her şeyi öğretirmiş insana... Gördük ki, değil İstanbul trafiği, Amerikan Başkanı’nın bile önüne geçti şu korona denen illet. Gözümüzle göremediğimiz küçücük bi şey, hepimizi evlerimize hapsetti. Öyle ki bi de kaptıysak bu mikrobu, iyiden iyiye yalnızlığa itti hepimizi. Aynı evin içinde karı-koca, ana-oğul görüşemez oldu. Bi kapı tıkırtısına hasret kaldık. İşte böyle anlarda yanında birilerini görmek istiyor insan, sıcak bi çorbaya hasret kalıyor.
Öğrendim ki, İzmir Büyükşehir Belediyesi, korona geçiren, ihtiyacı olan hastaların evlerine yemek servisine başlamış. İyi yapmış! Bravo! (Bu arada dağtımın maksimum hijyen koşulları altında, kurallara uygun yapıldığını belirtmek isterim.) Evet, yemek önemli, ihtiyacı olana hizmet çok çok kıymetli, ama bu hastalıkta kapınızın çalınması hepsinden önemli. Herkesin bakış açısı farklı elbette... Benim görüşüm, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin iştiraki Grand Plaza’yla gerçekleştirdiği hizmet çok değerli. Çünkü, bu hastalığı yenmekte en önemli şey moral... İşte bu nedenle karantinadaki hastaların evlerine götürdükleri yemek kadar verdikleri moral için de Büyükşehir Belediyesi’ni kutluyorum. Sıcak bir ses, sıcak bir çorba hepimize iyi gelir...

Yazının devamı...