Daha sarılacağımız çok günlerimiz olacak…

Bugünlerde yazmak gerçekten zor!
Öyle desen olmuyor, böyle desen hiç olmuyor. Aslında klavyenin başına oturduğumda, 8 yaşındayken yaşadığım 4 günlük karantina dönemini anlatmayı planlıyordum. Ama bi de ben keyfinizi kaçırmayayım diye düşündüm, vazgeçtim.
Şöyle bi arşivi karıştırırken geçen ay yakın bir arkadaşımla zeytinyağı almaya gittiğimiz Ayvalık’taki “Aranan Köfteci” gözüme çarptı.
Ne zamandır yazmak istiyordum, bi türlü fırsatım olmamıştı Esat Amca’yı yazmak.
Kısmet bugüneymiş.
Ayvalık. Güzel memleket. Benim gözümde canlı bir tarih. Sokaklarında hala eskilerin cıvıltılarının dolaştığı, meyhanelerinden hüzünlü nağmelerin göğe yükseldiği, her köşesi anılarla dolu bi yer…

Zeytin kütüğü

Şükür, bu yazı da göreceğiz inşallah diyerek çıktık yola kıymetli abim, ustamla. Eğlencelidir bizim yolculuklarımız. Usta sağolsun, benim yol boyunca bütün huysuzluklarıma katlanır. Olmadık isteklerimin peşinde koşar. Bi keresinde yine Ayvalık civarında, eski bir evin bahçesinde gördüğümüz zeytin kütüğünü isteyip almıştık ev sahibinden. Sonra da yol boyunca onu dilediğimiz gibi kestireceğimiz marangoz aramıştık. Bulmuştuk da! Neymiş peynir servis tahtası yapacakmışız. Ustanın, “Oğlum hadi sen delisin, iyi de ben de sana uyuyorum o zaman ben daha deliyim” sözleri hep kulaklarımda. İşte yoldayız yine. Usta’nın eşinin bi akrabası pek güzel zeytin yapıyormuş, çok da güzel zeytinyağı varmış. Gidip onları alacağız. Dedim ya, adam sabır şurubu içmiş, ya da o da benden deli ama pek çaktırmıyor. Biz daha Bergama civarına gelir gelmez “Usta aman ha dönüşte uğrayıp burada bi kokoreç yiyelim” diyorum. Hafifçe ekşitiyor suratını peki der gibi de başını hafifçe öne eğiyor.

İsli balık

Bergama’yı geçiyoruz, tam Ayvalık sınırlarına gireceğiz, bu sefer de “Usta be, sizin evde isli midye, isli balık bitmedi mi Allah aşkına” diyorum. Şöyle derin bi nefes alıp “Doğru be Fedo arasana şu Fevzi Tavşan’ı” deyiveriyor.
Fevzi Abi Ayvalıklı. Daha önce Cunda’da balık restoranı varmış. Sevilen de bi yermiş. Fakat bir ekonomik fırtınada kapatmış dükkanını. Kapatmış kapatmasına ama kopamamış balıktan. Ayvalık sanayide bir imalathane kurmuş, isli uskumru, isli midye, balık pastırması gibi özel ürünler üretmeye başlamış. Ve biz de Ayvalık’a her gidişimizde hem kendisiyle sohbet ederiz hem de sevdiğimiz ürünlerden alırız.
Usta daha tamam demeden telefonu hazırladığımdan hemen çeviriyorum numarayı. “Geliyoruz abi” diyorum.
Dükkana vardığımızda Fevzi Abi’yi biraz rahatsız buluyoruz. Malum tam el sıkışacakken “Aman” diyor Fevzi Abi, sanki bugünleri önceden görmüşçesine bize bol bol kolonya ikram ediyor. İsli balık ve midyelerimizi alırken “Yahu şimdi hasta olmasam da sizi Aranan Köfteci Esat Abi’ye götürsem” diyor. Aranan Köfteci’nin çocukluğunda önemli bir yeri olduğundan söz ediyor. Eh bir köfte bağımlısı olarak ben meraklanıyorum elbet!
Fevzi Abi’nin yanından ayrılırken öğle yemeğini yiyeceğimiz yeri belirliyoruz ustayla. Arabamızı Ayvalık şehir merkezinde bir yerlere park ettikten sonra hem tarih kokan sokakları geziyoruz hem de karşımıza çıkan eskici dükkanlarını ziyaret ediyoruz.

Tavşan yuvası

Bir ara, benim evde yaptıracağım raylı çekmeceler için gerekli olan 6 milimlik tahta parçasını kestirebileceğimiz bir marangoz ararken buluyoruz kendimizi. Buluyoruz da marangozu. Hem de öyle bi marangoz buluyoruz ki bizden daha uçuk. Marangoz dükkanının içinde hem de tam ortasında tavşan yuvası var. Zemine dökülen betonun içine açılan delikten tavşanlar çıkıyor.
Marangozdan deniz kıyısına atıyoruz kendimizi. Ağlarını tamir eden balıkçılarla sohbet ediyoruz. Derin derdin içimize çekiyoruz iyot kokulu deniz havasını.
Hatıralarla dolu Ayvalık sokaklarına dalıyoruz tekrar. Tenekeciler sokakta meyhaneci Hüsnü Baba’ya bi merhaba deyip, çarşı içinde, avlulu bir pasajda olduğunu öğrendiğimiz Aranan Köfteci Esat’ta alıyoruz soluğu.
Daha dükkana girer girmez gülen bi yüz çıkıyor karşımıza. Merhaba demeden anlıyoruz bu Aranan Köfteci Esat.
Hoş geldiniz, deyip buyur ediyor bi masaya bizi. Kendisi de ilişiyor bi köşesine. Hemen başlıyor muhabbet. Sanki kırk yıldır tanıyormuşuz gibi geliyor bize Esat Amca’yı.
Başlıyor anlatmaya Esat Amca Aranan Köfteci’nin hikayesini.

Aranan köfteci

1924 yılında, 7 yaşında gelmiş babası Ayvalık’a. Adalıyız biz, diyor. Burada, karşıdan, Midilli Adası’ndan gelenlere adalı derler, diye ekliyor.
Daha ben sormaya fırsat bulamadan devam ediyor. Bizim bi eniştemiz vardı. Arnavut’tu kendisi. Kefteciydi. Babam eniştemiz Cemal Usta’nın yanında öğrenmiş işi. Askerden sonra da kendi dükkanını açmış.
1950 doğumlu Esat Amca. O da daha ilkokuldayken babası Hasan Özağara’nın yanında işe başlamış. “Kendimi bildim bileli köfteciyim ben” diyor.
Özağara Midilli’deki köylerinin adıymış. “Her sene giderim köyüme” diye anlatıyor. O tatlı tatlı anlatırken geliyor köfteler. Yanında da bol zeytinyağlı piyaz.
Yol arkadaşım ustamla en sevdiğimiz şey aynı piyaza ekmek banmak. Zeytinyağının mahzenindeyiz nasıl olsa, bandıkça basıyoruz yağı piyazımıza.
“Esat Amca senden sonra sürecek mi bu iş?” diyorum. “İki kızım var, bilirler bu işi de ama benden sonra yaparlar mı bilmem.” diye yanıtlıyor.
Ustanın köftesi, anne köftesini andırıyor. İçinde maydanoz, soğan, ekmek ve tuz var. Dana kıyması kullanıyor. Bilmeyen yok Aranan Köfteci Esat’ı. Ee dile kolay bir asırdır çalışıyor dükkan.

Fırında kokoreç

Köftemizi yiyip Sarımsaklı’da önceden siparişi verilen zeytin ve zeytinyağları almak üzere ayrılıyoruz Esat Amca’nın yanından. Asıl gelme nedenimiz olan malzemeleri alıp yola koyuluyoruz ustayla. Bergama yakınlarına geldiğimizde, daha ben ağızımı açmadan usta arabanın yönünü Bergama şehir merkezine çeviriyor. Malum en başta, dönüşte her yerde bulamayacağımız Pehlivan Kokoreç’in fırında kokorecini yeriz diye sözleşmiştik. Bu görevimizi de yerine getirip karnımız tok, sırtımız pek ayrılıyoruz kokoreççiden. Kıymetli yol arkadaşım ustam, biraz manidar “Kaldı mı başka bi şey Fedo?” diye soruyor. Ben de derin bir mahcubiyetle “Abi gelmişken biraz da Bergama tulumu alsak” deyince basıyoruz kahkahayı. “Onu da organize ettin di mi?” diyor usta. Ve navigasyonun peşine takılıp peynircide alıyoruz soluğu. 2 yıllık tulum peynirlerimizi, dövme tereyağlarımızı alıp evimizin yolunu tutuyoruz. Şimdi bunları yazarken ustayla yeniden Ayvalık’a gitmenin, bunları yapabilmenin ne büyük birer nimet olduğunu düşünüyorum.
Ve diyorum ki, sabredelim, geçecek bu günler. Güzel günler yine gelecek. Yeter ki biraz uzak olalım birbirimizden, evlerimizde kalalım.
Daha sarılacağımız çok günlerimiz olacak…