Doğaya dönüş zamanı!

Salgının ilk günleriydi. Önce neye uğradığımızı anlayamadık. Fısıltı gazetesi yüzünden marketleri yağmaladık resmen. Un, makarna, bakliyat, et, ne bulduysak stokladık. Sadece biz değil, tüm dünya aynı durumdaydı. Tek farkımız, tuvalet kâğıdı için kavga çıkarmamak oldu!
Neyse zaman geldi geçti, alışmaya başladık bu beter hastalığa. Daha doğrusu, yaşayarak öğrenmeye başladık. Her gün yeni bir bilgi ile doldurduk aklımızı. Önceleri eldivensiz dışarı adım atmaz, poşetleri bilmem kaç saat dışarıda bekletmeden almazdık içeri, şimdi gevşedik. (Ama ne olur gevşemeyelim, tehlike geçmedi henüz.)
Aradan aylar geçtikçe virüsün insanoğlunu evlerine hapsetmesiyle doğanın kendini yenilediğine şahit olmaya başladık. Hani şu tam da ne olduğunu bilmediğimiz ozon tabakası var ya, neredeyse eski haline geldi üç ayda! Denizlerdeki balık popülasyonu arttı, hatta bilmem kaç yıldır doğada görülmeyen hayvan türleri görülmeye başlandı. Anlayacağınız, virüs insanoğluna iyi gelmedi ama doğaya çok iyi geldi.
Ee ne diyosun Fedo, sadede gel artık, dediğinizi duyar gibiyim.
Geçen hafta Netflix’te Kiss The Ground (Toprağı Öp) diye bir belgesel izledim. Beni öyle etkiledi ki, bugüne değin hep “Ah o zaman Köy Enstitüleri kapatılmasaydı” diye başlayan konuşmalar, okuduklarım aklıma geldi. Hatta bi taraftan kendimi hep bir Köy Enstitülü hissettiğimi söylesem yanlış olmaz. Çünkü, ben Bulgaristan’da 2 yıllık eğitimimde, geriye dönüp baktığımda o kadar çok temel bilgi ve beceri öğrenmişim ki toprağa dair, Köy Enstitüsü felsefesinin temeli atılmış aslında. Bu konuda ahkâm kesecek değilim sizlere. Lakin gerçek şu ki, salgın sebebiyle insanoğlu tüm dünyada doğaya kaçmaya başladı. Hani şu en başta dediğim makarna stoklama durumundan “Ekerim üç beş sebze, idare eder giderim” kafasına geldik. Ya da bu salgın bizleri buna getirdi. Benim durumum da farklı değil. İlk fırsatta kendimi bir köye atmak için elimden geleni yapıyorum. Sözünü ettiğim belgeseli izlerken bi sürü şey geçti aklımdan. Ve şöyle bi düşündüm, bu konuda bi şeyler yapılamaz mı diye. Bahsi geçen kaçışın şimdilerdeki adı çokça hobi evleri. Tüm ülkenin en büyük sorunlarından biri bu. Açıkçası nasıl çözümlenecek, hiçbir fikrim yok.
Ama şunu düşünmekten de alamıyorum kendimi. Özellikle sakin bir hayat için köy yaşamını tercih eden insanlar, irili ufaklı bi sürü tarım arazisine sahip. Bu yerlerin bir kısmı işleniyor, bir kısmı ise hiç değerlendirilmiyor.
Yaşadıklarımız gösterdi ki, topraksız bir yaşam mümkün değil. İstiyor ve diliyorum ki, yerel yönetimlerimiz, köylere yönelik projelerinin dışında, buralarda yaşayan, şehirlerden gelmiş insanları hedefleyen projeler de yapsın.
Birçoğunun deneme yanılma ile öğrendiği bilgiyi hızlıca köylerdeki kentlilere vererek bu işe başlanabilir.
Böylelikle yeni üreticiler, yeni girişimciler kazanılabilir. Görünen o ki, doğaya dönüş sürecek. Onun için en başından planlamak gerek.

Doğaya dönüş zamanı

Yeni hayat kamp, karavan!

Dünya, ülkemiz, şehrimiz her şey değişiyor salgınla birlikte.
Sevmek, sevilmek bile değişti. Eskiden sarılmaktı sevmek; şimdi sarılmamak, uzak durmak oldu birbirimizden. Elbette hastalık bittikten sonra birçok şey eskiye dönecek ama biçoğu da dönmeyecek.
Eskiye dönmeyecek, hatta daha da artacak bi şeyden söz etmek istiyorum sizlere. Karavan, kamp hayatı! Bir dönem neredeyse sadece yabancı plakalı karavanları görürdük yollarda. Çadır, ortadirek tatil aracıydı.
Yıllar geçtikçe hem kampçılık hem de karavancılık gelişti. Son dönemde salgınla birlikteyse patladı gitti. Şimdi model, marka gözetmeksizin araçların üzerleri çadır doldu. Karavan desen, o çadırın iki hatta üç katı hızla gelişti. Artık yabancı plaka karavandan çok daha fazla Türk plakalı araç var yollarda.
Peki devletin, yerel yönetimlerin karavana, karavancılığa dair bir planı var mı? Maalesef bi şey yok!
Dönelim İzmir’e. 2 yıl önce bir Foça gezisinde belediye görevlisi bir dostumuzla sohbetimizde görevli dostum, “Eski Foça’nın sit olmasından kaynaklı” yatak kapasitesinin yetersizliğinden söz etmişti. Ben de kendisine turizmin sadece otelden, pansiyondan, denizden ibaret olmadığını, kamp alanları, karavan konaklama alanları ile alternatifler yaratılabileceğini söylemiştim. 2 yılda Foça’da bu konuda bi şey değişmedi. Ama şimdi durumlar değişti.
O günle bu gün arasında benim tahminime göre Türkiye’deki karavan sayısı en az 2-3 katına çıktı. Salgında en çok büyüyen sektörler arasına girdi. Param var, karavan yaptırmak istiyorum deseniz, en az 6 ay sıra beklemeniz gerekiyor.
Şimdi gelelim soruna. Artan karavan sayısı, özellikle büyük şehirlerde zaten büyük sıkıntı olan park problemini şimdilik çok az olsa da, ilerleyen zamanda çok daha fazla olumsuz anlamda etkileyecek. Ve elbette ki karavan sahiplerini de dertlendirecek.
Hatta şimdiden kulağıma bazı sıkıntılar ulaşmaya başladı. Örneğin, İnciraltı Kent Ormanı’na artık karavan park edilemiyormuş. Park etseniz de karavanın orada gecelemesine izin verilmiyormuş. Muhtelif nedenleri olabilir. Ancak bu iş bi süre sonra çok daha sıkıntı yaratacak gibi görünüyor.
Bazen bu köşeden “Ben olsam” diye bi şeyler yazıyorum bildiğiniz gibi.
İşte bu karavan sıkıntısında “Ben olsam” şehrin belirlenecek 2-3 noktasına ‘karavan marinaları’ yapardım. Hatta adına da ‘Karina’ derdim. Bu karavan park alanlarını düzenler, tıpkı teknelerin marinalarda konaklama koşullarına benzer bir sistemle park alanlarını ücret karşılığında karavan sahiplerine kiralardım. Ve bu sistemi denizi olan, olmayan tüm ilçelere uygulardım.
Böylelikle hem şehirdeki karavancıların sorunları çözülür, hem de şehri ziyaret edecek karavancılar için güvenli konaklama alanları yaratılmış olur. Hatta ben olsam, bu karavan marinalarını alt kısımları boş olan köprü altlarına yapardım. Ve hatta bu işi hemen şimdi yapar, şu pandemi biter bitmez bir de ‘karavan festivali’ organize ederdim.
Tabii, bunları “Ben olsam yapardım”... Yerel yöneticilerimiz yapar mı bilmem. Ama şunu çok iyi bilirim, “Şans, hazırlıklı olana güler”...
Ne dersiniz, bize de güler mi?

Doğaya dönüş zamanı