Eşref Abimin zeytinyağlı rezenesi...

Hani şu pazarlarda sap kısımlarının görüntüsü arapsaçına benzeyen, kök kısmı koca bir yumruk büyüklüğünde bir bitki var ya, hah işte onun adı rezene.
Oğlum bebekken bağırsak düzeni için şurubunu kullanmıştık. Tek bildiğim buydu bu bitki hakkında.
Zeytinyağlı yemeğiyle tanışmam, İzmir Alsancak Hisarönü Balık Pişiricisi’nin eski sahibi Eşref Uraz sayesinde oldu.
Eşref Abi güzel esnaftı. Paylaşmayı severdi, ki dükkânını kapatıp emekli olmasına rağmen bilgiyi, tecrübeyi her daim paylaşır. Hatta geçen gün kırma zeytini narla harmanladıkları bi mezeyi yollamış bana. Efsane bi şey... Sonra onun da tarifini veririm, ama bugünkü konumuz rezene...
Yapımı çok kolay... Malzemesi basit... İki rezene, bi limon, iki portakal, tuz ve zeytinyağı, o kadar...
İki büyük boy rezene alın. Her birini 4’e veya 6’ya bölün. Narin saplarını, filizlerini de ayırın bi kenara. İki üç dal taze soğanı ince ince kıyın, zeytinyağında şöyle bi soteleyin. Kestiğiniz rezeneleri tencerenize koyun, en üstüne yeşil yaprak kısımlarını serpiştirin. Yemeğinizin üzerine bir limon, iki portakal sıkın. Suyu az görünürse gözünüze, azıcık su ilave edin. Yeterince tuzu da eklediniz mi, kapatın kapağını kaynasın. Kaynadığında kısın ocağı, 20 dakika sonra rezeneniz hazır. Ocağı kapatın, üzerine bolca zeytinyağını gezdirin ve kapatın kapağı, öylece demlensin. İnanın, vazgeçemeyeceğiniz bir yemek, meze olacak rezene.
Bu güzel tarif için çok teşekkürler Eşref Abim. Bak, dükkânı kapattın belki ama yemeklerinin, mezelerinin efsanesi sürüyor...

Eşref Abimin  zeytinyağlı rezenesi...

Gözleriniz konuşsun yaşam sevinci dağıtın...

Ne yani, insan gıdasını hep yemekten mi alır?
İlle süt, yumurta, et, ot mudur, su mudur hayat?
Antalya Hürriyet’te yakın bi arkadaşım var. Annesini kaybetmişti. Ne oldu kardeşim, dedim. Yaşam sevincini, isteğini kaybetti annem, dedi.
Yıllar geçti. Benim de annem rahatsızlandı. 40 gün baktık hastanede. Doktoru, Ayşe Teyze, “3 adım at, çıkaracağım seni hastaneden” dedi.
Atmadı...
O gün, arkadaşımın sözü geldi aklıma. Annem, yaşam sevincini kaybetmişti.
Zor zamanlar geçiriyoruz. Belki rahmetli ninemin 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşadıklarını anlattığı kadar zor değil. Ama zor...
Şükür gıdamız var, başkaca ihtiyaçlarımız karşılanıyor. Evimiz barkımız var. Elimizden gelen neyse salgına karşı yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz, yapmalıyız!
Hepsi tamam ama ya moral, ya yaşam sevinci. Onu yaşatıyor muyuz içimizde?
Besliyor muyuz küçük umutlar, basit mutluluklarla?
Çocuklar, çocuklarımız ne âlemde? İster istemez gömüldüğümüz internet çukurundan ara sıra da olsa çekip alıyor muyuz onları?
Masal...
Mesela masal anlatıyor muyuz? Geçmişten, gelecekten söz ediyormuyuz?
Uzun vadeli planlar yapıyor muyuz?
Yoksa bütün gece her konuda fikri, bilgisi olan saçma sapan insanların konuşmalarına mı maruz bırakıyoruz kendimizi? Ya da internette dolaşan komplo teorilerinin kucağına mı?
Yapmayın!
Çocuklarınızı, çevrenizi lütfen umutla besleyin. Çevrenizde kim varsa, maskenizin ardından da olsa gülümseyin. Gözleriniz konuşsun, ışık saçın, yaşam sevinci dağıtın çevrenize...