Haziran geldi hoşgeldi!

Uzun zaman-dır bekliyorduk bugünleri. Hem esnaf bizi hem biz esnafı özledik. İki lafın belini kıramayalı sanki aylar değil de yıllar olmuş gibi.
Önceki gün oğlanı eğitime götürürken fark ettik Kemeraltı’na inmeyeli bir yılı geçmiş. Şööyle Kordon’da bi kafede iki yudum bi şey içmeyeli 2 sene olmuş. Yiyecek, içecek sektörü çalışanları ne yapacaklarını şaşırdılar bu dönemde. Hele bi de eğlence sektörü, müzisyenlerin derdi var ki, sormayım gitsin.
Her şeye rağmen, başlıkta da dediğim gibi “Haziran geldi, hoş geldi.”
Bu lanet hastalığa karşı aşılama tüm hızıyla sürüyor. Devlet büyüklerinin dedikleri doğru çıkarsa haziran sonunda daha derin bi nefes alabileceğiz inşallah. Ancak her ne kadar derin bi nefes alsak da maske, mesafe ve hijyene dikkat etmeye devam etmeliyiz.
Dedim ya Kemeraltı’na inmeyeli çok uzun zaman olmuş. Ama yeter! Önümüzdeki hafta bu hasreti sonlandıracağım inşallah. Vallahi çok özledim, çok özledik Kemeraltı’ nın sokaklarında kaybolmayı. Esnafla sohbeti çok özledik. Hele bazı lezzetler burnumda tütüyor. Mesela Esnaf Lokantası Mahmut Usta’nın işkembeli nohutu, şahane paça çorbası bi de fırın kokoreci burnumda tütüyor.
Sonra Numan Pide’nin pidesi, hemen yan sokakta Ankara Gıda Pazarı’nın pastırması, zeytinleri, peynirleri, meşhur Kemeraltı turşusunu, Başdurak’ta hacı Ali abinin söğüşünü, emniyetin arkasındaki otoparkta duran midyeci Gani abinin midyesini acayip özledim. Bi de Havra Sokağı. O uzun ama bi o kadar da lezzetli sokakta gezinmeyi, balıkçılarla muhabbeti özledim. Ama inşallah hasret bitti. Yavaş, yavaş, temkini, tedbiri elden bırakmadan yavaş yavaş hepsini ziyaret edeceğiz inşallah.
Söylemeden edemeyeceğim, kamp yapmayı, denize girmeyi, uzun uzun maviye, yeşile bakmayı da özledim.
Elbette özlemekle geçmedi bu zaman. Öğrendim, birlikte öğrendik bi sürü şeyi. Kanuni’nin, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözü beynimizin en nadide köşesine kazındı mesela. Sarılmanın, dokunmanın, birlikte olmanın kıymetini hatmettik hep birlikte. Gözleri bilirdik de, yüzlerin mimiklerini, gülümseyişlerin değerini anladık.
Şimdi bunlara, hayata sahip çıkma zamanı. Görmediğimiz, dokunamadığımız ama var olan bir illetle savaşıyoruz. İki yıldır kaybettiklerimize yavaş yavaş kavuşuyorken lütfen ne yapıyorsak, nerede bulunuyorsak özenli ve dikkatli olalım.
Ve son olarak bilime, bilim insanlarına güvenelim, sıramız geldiyse mutlaka aşımızı olalım.
Kalın sağlıcakla...

Haziran geldi hoşgeldi

Bugün “otizm farkındalık” günü değil!

Televizyonda “Mucize Doktor” dizisini izliyorum.
Belki de en çok ben biliyorum her otizmlinin bu kadar şanslı olmadığını. Öyle her otizmlinin bu kadar zeki, bu kadar uyumlu olmadığını biliyorum. Dizide bi sürü şeyin abartılı, konuyla, otizmle alakası olmadığını görüyorum. Ama gene de gözlerimi yumup izliyorum işte. Sonra oğlumu ve bilip, bilmediğim bi sürü çocuğu dizideki Ali’nin yerine koyuyorum. Acaba diyorum, şu dizideki Nazlı’dan çok mudur dünyada? Kendi sorduğum soruya, kendim cevap veriyorum. İnşallah çoktur!
Ne güzel di mi böyle? Otizmli bi çocuk. İyi bi insan elinden tutuyor. Doktor oluyor. Bi sürü engeli aşıyor. Ve bi gün karşısına Nazlı çıkıyor. Seviyorlar birbirlerini.
Evleniyorlar.
Ne güzel di mi?
Fakat bu sadece bi dizi, bi film!
Gerçekse şöyle.
Eğer otizmli bi çocuğunuz varsa, filmdeki gibi başlıyor her şey. Önce ailesi kabullenmekte zorluklar yaşıyor. “Neden?” sorularının ardı arkası bitmiyor.
Sonra bütün çocukların arkadaşı varken “o”nun arkadaşı olmuyor. Eğer biraz paranız varsa “para” ile arkadaş buluyorsunuz.
Bir anayasal hak olan “eşit eğitim” için elini, eteğini öpmediğiniz kimse kalmıyor. Yeterki toplumun içinde olsun, yeter ki bi şeyler öğrensin diye.
Memleketin afilli adamları, sözde bazı aydınları abuk subuk yakıştırmalar yapıyorlar. Ve siz, biz “ama öyle değil” itirazları yapıyoruz. Skeçlerde “otizmli” değil de “deli” diye yazıyorlar rollerini! Ve biz gene itiraz ediyoruz. Her 2 Nisan günü “farkındalık” kampanyaları yapıyoruz, sırf bu toplumun bir parçası olabilsin diye otizmli çocuklar. Mavi ışıklar yakıyoruz görülsünler diye. Hatta bi bayram gibi kutlayanlar oluyor 2 Nisan Otizm farkındalık gününü! Tebessüm ediyoruz.
Bırakın devleti, en yakınları görmüyor bu çocukları.
Bi sürü, bi sürü şey istiyoruz, devletten, hükümetten, insanlardan...
Ve bunları tek bir şey için yapıyoruz. Çocuklar biraz sevilsinler, toplum içinde var olabilsinler, tek başlarına ayakta durabilsinler diye!
Onlar, “otizmli” çocuklar.
İnanın sizi seviyorlar.
Belki bazıları bunu dillendiremiyorlar.
Ama inanın hepinizi, hepimizi “koşulsuz seviyorlar...”
Ha bi de “bugün otizm farkındalık günü” değil ama bir “otizmli çocuğun”da sıradan bir günü.
Tıpkı sizin gibi...
Bilginiz olsun...
Hadi ben diziye geri dönüyorum.
Orası daha güzel...