Tire köftenin sade halini çok sevdim...

Evet! Daha önce Manisa kebabı, şimdi de Tire köfte hakkındaki düşüncelerim değişti.

Tire köftenin öyle çok özellikli bi köfte olmadığını, bunun yanında örneğin Salihli odun köftenin daha özellikli olduğunu düşünürdüm. Ancak gerçek şu ki, ben biraz önyargılıymışım. Bu yerel lezzetleri, yerinde, doğru insanların elinden yiyince farkı görebiliyorsunuz.

Bu ara iş, güç vesilesi ile Tire, Bayındır civarına gidip geliyorum. Geçen hafta Tire’ye gittim bi abimle. Malum bizim yaptığımız her türlü yolculuk biraz uzun sürdüğünden, seyahate olabildiğince erken çıkıyoruz. Güne Torbalı girişinde Alaçatılı Yusuf Usta’da çorba ile başladık. Sonra da ver elini Tire.

Tire köftenin sade halini çok sevdim...

Bu şirin ilçenin kendine özgü lezzetleri pek meşhur. En bilinenlerinden birkaçı, sabah erken saatte yenen tak tak kebabı, bi diğeri, tatlı lor üzerine dut reçeli gezdirilerek sunulan tatlısı, çamur peyniri ve elbette Tire Köftesi.

Dedim ya sabah içtiğimiz çorbadan sonra hızlıca işimizi görüp Tire’den ayrılmayı düşünürken kader yine yaptı yapacağını. Daha çarşısına girer girmez sıra sıra Tire Köfte dükkanları karşılıyor bizi. Arkadaşımla birlikte nefsimize sahip çıkmaya çalışırken birden “Usta bak son olarak burada yemiştim Tire Köfte’yi” diyorum. Arkadaşım yapıştırıyor cevabı “Ben yemedim nerden bileyim?” Bu söz üzerine basıyoruz kahkahayı ve sosyal mesafeli bir masaya çöküyoruz.

Siparişleri alan garson arkadaşıma dürüstçe önyargımdan söz edince “Abi sen rahat ol, değiştiririz biz o düşünceyi” diyor. Bu sırada köftelerin bulunduğu tezgahta bi kaç kare fotoğraf çekerken genç usta köftenin özelliğini anlatıyor “Dana etinden köftemiz, kilo başına 12-15 gr. tuz atarız sonra bunu 2 kez çekeriz, 24 saat dinlendirdikten sonra bir kez daha çeker şişlere saplarız. Kömürde ön pişirmeden sonra altına domates sosu, köftenin üzerine de Tiremizin mis kokulu tereyağını gezdirir servis ederiz.”

Tire köftenin sade halini çok sevdim...

İşte köftelerimiz hazır. Açık söylemeliyim genç ustanın anlattıklarından sonra köftenin kokusu bi başka geliyor burnuma. Bi parça tattıktan sonra siparişi alan garson dostumuz” nasıl abi, düşünceni alayım” deyince bir gülümsemeyle yanıtlıyorum sorusunu.

Bu kez garson arkadaşım anlatıyor, “Tireli Hacı Mehmet Göksu 45-50 yıl önce açmış dükkanını artık oğlu Mustafa Göksu eşi ve oğluyla devam ettiriyor bu lezzeti.”

Dükkanın birkaç tane taklidinin olduğundan bu nedenle Hakiki Hacı Baba ismini kullandıklarından da söz ederken bi anda içeriye gidiyor. Geri iki liş köfteyle dönüyor.

“Bi de sossuz, sade deneyin bakalım nasıl bulacaksınız?” diyor ve hızlıca tabaklarımıza sıyırıyor köfteleri. Valla ne yalan söyleyeyim soslu halinden daha çok beğendim bu sade köfteyi. İçinde tuzdan başka bir şey olmayan Tire köfte bundan sonra favorilerim arasında.

Üzerine yiyecek halimiz kalmamışken, tak, tak, iki porsiyon tatlı geliyor. Tatlı lor üzerine dut reçeli gezdirilmiş bu ferah tatlı bence Tire’den başka bi yerde bu kadar leziz olamaz.

Masadan kalkıp hesabı öderken garson arkadaşım “Nasıl değiştirdik fikrini…” der gibi gülümsüyor. Ayaküstü muhabbete Hacı Baba’nın oğlu Mustafa Göksu ve eşi de katılıyorlar.

Dükkandan ayrılırken arkadaşım “Yalnız Fedo buraya bi dahakine sossuz köfte yemeye gelelim, ben bundan bişey anlamadım” deyince basıyoruz kahkahayı.

Sözün özü, kıssadan hisse, önyargı iyi değilmiş, Tire köfte güzelmiş...

Kemeraltı bir rengini daha kaybetti…

Geçen hafta instagramda gezinirken sevgili abim Esat Erçetingöz’ün sayfasında Kemeraltı’nın eski simalarından Turşucu Zafer Öztürk’ün vefatını öğrendim. Esat Abi, sayfasında İzmir Kent Kültürü Araştırmacısı, yazar Nejat Yentürk’ün yazısını paylaşmış. Bu yazı benim de duygularıma tercüman oldu. Ben de yazıya hiç müdahale etmeden sizlerle paylaşıyorum. Sevgili Zafer Abimize de Allah’tan rahmet diliyorum.
“Kemeraltı, çok önemli bir değerini kaybetti. Turşucu Zafer Öztürk’ün vefat ettiğini üzüntüyle duyururum. Yaşlı görünürdü ama bunun sebebi, mücadele ettiği amansız hastalıktı; akran olduğumuzu öğrendiğimde inanamamıştım. Son yıllarında yorgunluğu iyice belirginleşmişti. Belediyenin seyyar satıcılar için korunaklı bir mekan açmasını bekliyordu. Ne nafile umuttu onunkisi...

Tire köftenin sade halini çok sevdim...


Zafer Usta’yı zabıtasına kovalatan belediye, diğer yandan yapay bir “Kemeraltı Mutfağı”, “İzmir Mutfağı” inşa ederek kenti tanıtmaya çalışıyordu.

İzmir’in ünlü “limonlusu”nun son temsilcisiydi. Eski İzmirlilerin “lemoni” dediği... “Limonlu” sıradan bir turşu suyu değildi. Yolu gözlenen bir yaz serinleticisiydi. Zafer Usta’ya tarifini esirgemeyip paylaştığı için şükran duymalıyız, verdiği tarifi ‘Ayaküstü İzmir’ kitabımda yayınlamıştım.
Kışın da salep satardı. Yılda iki kere kalaylattığı bakır kazanıyla. Gerçek salep kullanırdı; pastanelerde bulamazdınız onunki ayarında salebi. Tezgahında sadece tarçın değil, çok eski bir âdet olan toz zencefil bile bulundururdu. Diyorum ya, bir geleneğin son temsilcisiydi. Onunla mutfağımızın incelikli bir sayfası daha kapanmış oldu.

Birçok İzmirlinin Kemeraltı’na inme sebeplerinden biriydi. Tanıyanların, sevenlerin, Kemeraltı’nın, İzmir mutfağının başı sağ olsun.”