Uzunköprü-Yeniköy, İsmail’in Yeri başka be ya!

Geçen hafta mecburi bir Bulgaristan seyahati yaptım. O kadar hızlandırılmış bir giriş çıkış oldu ki, Kırcaali Pazaryeri ve yabancılar şubesi dışında hiçbir yeri görmedim. İki günlük bir ziyaretin ardından yurda dönüşümde kimselere yanaşmadan, beni Edirne’de bekleyen Seçkin İyener abimle birlikte düştük İzmir yollarına.

Hedefimiz kamp ata ata İzmir’e iki, üç günde varmaktı. Tamamen plansızlık üzerine bir plan yaptık. Edirne’den ayrılmadan önce instagram üzerinden takipçim Yusuf Çetin “Abi eğer Uzunköprü’ye uğrarsanız sizleri Köfteci Niyazi’de ağırlamak isterim” diye mesaj atmış. Hem Yusuf ile tanışmak hem de çok sevdiğimiz Köfteci Niyazi’nin sahibi Özcan abiye merhaba demek için ilk molayı Uzunköprü’de verdik. Köftelerimizi yerken sohbet yine lezzet mekanlarıydı.

Bizleri Uzunköprü’ye davet eden Yusuf sohbet sırasında Yeniköy’de İsmail’in Yeri diye bir restorandan bahsetti. Yaptıkları fırında kuzuyu anlata anlata bitiremedi. Hal böyle olurca Uzunköprü’ye 12 km. mesafedeki bu yere gitmeye karar verdik. Köfteci Niyazi’den çıkar çıkmaz on iki kilometre geriye doğru sürdük arabamızı. Köyü bulmak çok kolay Edirne Uzunköprü karayolu üzerinde, girişinde üzüm ve bereket temalı çok güzel bir heykel bulunan, pırıl pırıl, huzur dolu bir yer burası. Köyün ortasından, kahvehanelerin önünden insanlarla selamlaşa selamlaşa İsmail’in Yeri’ne doğru ilerliyoruz. Öğleden sonra saat 14.00 gibi pek kimse yok restoran içinde. Akşam saati gelirmiş müşteriler. Üç merdivenli bir kapıdan içeri girişte İsmail amca karşılıyor bizi. Selam verip tanıtıyoruz kendimizi. Çok tonton, sohbeti seven biri İsmail Bektaş. Bizi buraya yönlendiren Yusuf’un selamıyla oturuyoruz masasına. Hemen çaylar geliyor, başlıyoruz muhabbete.

Her şey iki masayla başladı

İsmail amca tatlı tatlı anlatıyor; babam hayvancılık yapan biri, aynı zamanda kasap dükkanımız da varmış. 1957 senesinde kasap dükkanının önüne iki masa atarak başlıyor bizim restoran maceramız. Kendi kuzularını yaparmış annem ve babam o zamanlar” diyor. Bu sırada sohbete uzaktan bir ses katılıyor, “Asıl mucizeyi yaratan İsmail’in annesi Zeynep Bektaş’tır” diyor Mustafa Solmaz usta. Zeynep nine halen sağ, 102 yaşındaymış. Düne kadar restoranın bulaşıklarını bile yıkarmış. Bu ara biraz sağlık sorunları varmış. İnşallah bir an önce iyileşir. Kendisine Allahtan şifa diliyoruz.

10 yaşında başlamış

İsmail amcayla çocukluk arkadaşı olan ve neredeyse mekan kadar yaşı olan Mustafa abi “Kendi elleriyle yaptığı fırında pişirirdi kuzuları annesi Zeynep Bektaş. Ben de koca bir tepsiyi başımın üzerine alır dükkana getirirdim” diye sürdürüyor sözlerini.

İsmail amca 10 yaşından beri bu işin içinde olduğunu söyleyince şaşırıyoruz. İlkokula giderken babası hergün öğretmenine “Ne zaman yollayacaksın İsmail’i?” diye sorarmış. O da 10 yaşında okulu bırakıp babasının yanında işe başlamış. O gün bugündür de restoranın başında. Eskiden kuzuyu çevirme şeklinde satarlarmış. “Şimdi herkes kuzunun yağsız tarafından istiyor, e bi kuzunun bi boydu, bi pirzolası var, herkesi memnun etmek zor olunca biz de fırın kuzuya döndük” diyor.

Özel olarak imal edilmiş içi taş bir fırında 3-4 saatte pişiyor kuzuları. Bugün bile kendi parçalıyor etini usta. Müşteriye salatasını kendisi yapıyor. İki oğlu, Volkan ve Hüseyin Bektaş’ta en büyük yardımcısı.

Uzunköprü-Yeniköy, İsmail’in Yeri başka be ya

Çoban salata

1957 yıllarında temeli atılan restoranın kuruluşunu, 10 yaşında işe ilk başladığı 1965 olarak tescillemiş İsmail amca. Köyü, köylüyü, Trakya’yı konuşurken oğlu Hüseyin sesleniyor, “Hazır baba”.

Hemen kalkıyoruz masadan içeride, özel imal edilmiş içi taş kaplı fırının başına gidiyoruz. Kuzu ve kelleler mis gibi kokular eşliğinde fırından çıkarken İsmail amca, bir doktor titizliği ile önlüğünü giyiyor hemen yan tarafta bulunan mutfakta. Alıyor eline satırı ve tek hamlelik vuruşlarla parçalıyor kuzuları. O işini yaparken ben de arada bana doğru gelen bir iki parça eti götürüyorum. Zaten kokusuyla bizi mest eden bu şahane yemek ucundan accık ta olsa lezzetini damağımıza taşıyor. Seçkin abiyle öğlen köfte yediğimizden az istiyoruz fırında kuzudan. Biz az dedikçe İsmail amca “Yenir bu be ya, noolcak o kadar etten” diyerek dolduruyor tabağı.

Et masaya giderken “Bi de çoban salata yapayım size, meşhurdur benim salatam” deyip başlıyor salatayı yapmaya. “Şimdi aşçılar çok yetenekli, onlar kadar olmasa da biz de yapıyoruz bi şeyler” diyerek, hızlıca domatesini soğanını soyuyor. Kesme tahtasına koymadan elinde, büyük bir ustalıkla doğruyor domatesi, soğanı tuzlayım hafifçe ovuyor, üzerine biraz biber, biraz salatalık kesip zeytinyağı ve kendi üzümlerinden yaptıkları sirke ile şenlendiriyor çoban salatasını. Sonuç; şahane, efsane! Seçkin abiyle gözümüzün önünde çok basit bir şekilde bir araya gelen, soğan, domates, biber ve salatalığın nasıl bu lezzete döndüğüne şaşırıyoruz. Birer kadeh kırmızı şarap eşliğinde yiyoruz fırında kuzu ve çoban salatamızı. Et nasıl lezzetli, nasıl güzel pişmiş anlatamam. Öyle ki, tok olmamıza rağmen iki porsiyon söylemediğimize pişman oluyoruz. Midemiz ısrarla ikinci porsiyonu söyle, söyle, dese de mantığımıza uyup söylemiyoruz.

Yolcu yolunda gerek deyip Uzunköprü Yeniköy’den ayrılırken, bizi karşıladığı gibi güler yüzüyle uğurluyor İsmail Bektaş ve oğulları.

Sevgili takipçim Yusuf Çetin’e bizi bu şahane mekan ve insanlarla tanıştırdığı için teşekkür ediyorum…

İnşallah yine geleceğiz Trakya’ya, çünkü bu coğrafya başka coğrafya be ya…

0284 534 30 18