Annem kendi için hayal ettiği geleceğini doğurmuştu o gece: “Beni…”

Gelecek öncesi çağları konuşuyoruz aylardır burada. Oysa insanlar, ülkeler ve hatta kurumlar geleceklerini hep geçmişlerinin üzerine kurarlar. Geçmişten iyi veya kötü kendimize kattıklarımızla ilerleriz geleceğe; kimimiz heyecanla, kimimiz kayıtsız ve kimimiz ürkek. Merak ettiğimse geçmişin biriktirdikleri, geleceğin belirsizliği derken şimdiyi, içinde olduğumuz anı ne kadar yaşıyoruz…

Bir yandan da dijital çağ ve pandemiyle yalnızlaşıyoruz diye dertlenir olduk. Aslında yalnızlaşmaktan ziyade yalnız kalmayı da öğretiyor bize diyebiliriz. Yalnız kalmak değerlidir çünkü. Ayakları üzerinde durabilmek, kendini sorgulayabilmek, kendinle barışık olmak ve kendin olmayı sevebilmek… Hepsi duygusal dayanıklılığımızı belirler.

Anı yaşamak ve kendimizin farkında olmak… Geleceğimizin şifreleri bunlar.

Daha geçen hafta tam da bu konularda yazdığı “En Uzun Yollar Tek Adımla Başlar” adlı kitabı çıkan ve içinde uygulamalı terapi örnekleri de bulunan Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Uzmanı Prof. Dr. Bilge Uzun ile konuştuk. Tanımaktan büyük şans duyduğum kadınlardan o.  Capcanlı, samimi, rengarenk… Röportajımız sonrasıysa yepyeni bir Bilge daha tanıdım. Adı gibi bilge olmasının altında yatanları öğrenmek ve sizlerle paylaşabilmek ne mutlu…

Annem kendi için hayal ettiği geleceğini doğurmuştu o gece: “Beni…”

En uzun yollar tek adımla başlar diyen Bilge Uzun’u tanıyalım…

Bilge Uzun 3 çocuklu memur bir ailenin ortanca çocuğu olarak Tarsus’ta dünyaya geldi. Tüm yaşama sevincini, enerjisini ve tabii okuma aşkını babasından aldı. Babası tam bir kitap kurduydu. “Yazıya dökülmüş ne varsa okunmalıdır okutulmalıdır…” mantığıyla günü aydınlatırken de geceye yolcu ederken de okurdu. Kendisi okumakla yetinmeyip okuturdu da. Mutfakta yemek pişirirken yakaladığı annemi “şunu bir dinle” demeye bile ihtiyaç duymadan okumalara boğardı. Yani bizim evde kelimelerin vurgusu ve sesinin tonlamalarıyla şiirler okuyan bir Sheakespeare vardı hep. O adam babasıydı. Okuma yazmayı henüz bilmiyorken tüm hikayeleri hatta şiirleri bile biliyordu Bilge.

Bilge çocukluk hayalini gerçekleştirdi mi?

Aslında Bilge, annesinin çocukluk hayalini benimseyerek yetişti. Evet bir hayal gerçekleştirdi, bu annesinden kendine taşınan çocukluk hayaliydi. Şimdi düşününce, aynı anda hem annemin hem de kendimin hayaline karşılık verdiğim için çok şanslı hissediyorum kendimi.

Merak ettim… Neydi annenin hayali?

Aslında annemin çocukluk hikayesi çok hazin gelir bana… Tam da bunun için annemi ve annem gibi diğer kadınları temsilen dimdik dururum hayata karşı.

Annem 6 kardeşin en büyüğüymüş. Son çocuk doğduğunda, dedemi kaybeden anneannem, duygularını da eşiyle beraber toprağa gömmüş. Onca çocuğa kim bakacak? Annem tabii, en büyük kız çocuk olarak. Hemen o hafta ilk okuldan alınmış, bir daha da okula gönderilmemiş annem. Evin küçük annesi olarak kardeşlerini büyütmüş tek tek… Onları sabah uyandırıp okula gönderen de okuldan karşılayan ve yemeklerini yediren de annem olmuş.

Hal böyle olunca annemin kardeşleri yani dayı ve teyzelerim, herkes “bişey”dir bizde. Profesörümüz de var avukatımız da. Annem ise aslında en kıymetlisi, okumayı bile bilmeyen “abla”…

İlk okulu babamla evlendikten sonra tamamlamış annem. Babam ona da okumayı öğretmiş ve geç de olsa okulu tamamlatmış. Tek hayali öğretmen olabilmekmiş annemin. O bunu yapamayınca kendini doğurmuş bende.

Bir annenin çocuğunda kendisini doğurması… Çok etkileyici!

Evet… Doğduğum an hıçkıra hıçkıra ağladığını anlatır annem. Yıllarca anlamamıştım nedenini. İnsan çok istediği kız bebeği olduğu için ağlar mıydı? Ağlarmış. Çünkü annem kendi hayal ettiği geleceği doğurmuş o gece, beni... Ben de bunu misyon edinmişim sevgiyle. İyi ki hem de. Sadece annem değil tüm kadınların temsili hissediyorum kendimi.

Ne güzel. Böyle detaylı seni tanıdığımıza çok sevindim. Peki, terapi alanında uzman olman senin kendi hayatının mükemmel olduğu anlamına gelir mi?

Ah hayır tabii ki! Bu alanda uzman olmam hayatıma asla mükemmellik katmıyor. Ben de insanım. Gayet benim de kendime söz geçiremez hallerim, kaprislerim ve anlayışsız durumlarım var. Terzi kendi söküğünü çoğu zaman dikemiyor. Bu kadar gülümsemenin daimi olduğunu düşünmeyin, salya sümük kaldığım zamanlar çoktur örneğin. Benim de düzenli görüştüğüm bir terapistim var. Bazen lay lay lom, zihnimde “ne güzel bir gün, bu gün terapistimle çiçek böcek, güzel hayat konuşuruz…” diyerek gidiyorum. Öyle bir an geliyor ki “şöyle bir dur, arkana yaslan, kapa gözlerini, neler saklıyor içindeki küçük çocuk…” dediği anda seansın sonu gözyaşlarıyla sonlanıyor. Her şey insana dair. Buradan da Sezen Aksu’yla seslenmek istiyorum: “Acı da tatlı da hazinemdir, acıdan geçmeyen hayat biraz eksiktir…”

Multidisiplinerlik ve bunun yaratıcılığa etkisini konuşalım... Bir iddiam var biliyorsun.

Multidisiplinerlik yaratıcılığın ta kendisi bence de. Tek bir alana değil de bir çok alanın birleşmesine bağlı sanki. Olmayacak işler müessesesi gibi. Olmayacak işleri oldurma becerisi de diyebiliriz. Hayal ile mühendislik gibi mesela. Oysa ne de güzel hayal mühendisliği, bu yeni ilgi alanlarımdan biri.

Hayal mühendisliği… Harika!

Evet… Kulağa ne güzel geliyor değil mi? Olan aslında şu, hayal kurmadan onun gerçeğine ulaşamazsınız. Önce bir dilek dileyin, hayalini kurun, hayatın sizinle bu hayalin gerçekleşmesi için işbirliği yapacağını göreceksiniz. İlk adım onu istemek, belirlemek ya da adım atmak. Ne diyor Tich Nat Han, “En uzun yollar tek bir adımla başlar!”

Multidisiplinerlik yaşamı güzelleştiren gelişimi destekleyen bir beceri. Sağ ve sol beynin aynı anda çalışmasını sağlayarak beyne katkıları bile konuşuluyor son zamanlarda.

Annem kendi için hayal ettiği geleceğini doğurmuştu o gece: “Beni…”

Gelelim uzmanlığın olan “Mindfulness”a. Nedir?

Klasik tanım vereyim… Mindfulness, dikkati bilinçli ve yargısız bir biçimde “içinde bulunan an’a davet etmek” demektir.

Yani mi?

Bu aslında bir ay’ma hali. Zihnimizin daldığı zamanlar var ya, hani o yaşanmış bitmiş ama etkisinden kurtulamadığın geçmiş anlar, ya da henüz gerçekleşmemiş yakın da olsa gelecek zamanlar… Zihin bunların arasında dolanmayı pek sever. Bedeninle beraber bulunmaz, kaçar gider çoğu zaman. Bir uyaran onu bedeninin bulunduğu yere çeker. Dış bir uyaran düşünün mesela bir toplantıdasınız ve zihniniz çocuğunuzda: “Biraz burnu da akıyordu ama, iyi mi ki şimdi?” sabahın etkisinde kalan zihin bilinçsizce şimdiye ama kendi bedeninizin değil çocuğunuzun bulunduğu yere doğru çekilmiştir, devam eder, “Hmm dur şu toplantı bitsin de öğretmenini arayıp sorayım…”. Ardından zihin bulunduğu yerden geleceğe doğru bile akıyordur. “Akşam bir tavuk çornası yapayım, iyi gelir toparlar biraz, erken yatırayım biraz da! Ah yaa anneanne yanımızda olsaydı” gibi. Gördüğünüz gibi zihin kendince geziniyor ve bir anda dış bir uyaran onu toplantıya çekiyor.

Nasıl mı? Bir ses “Öyle değil mi Filiz Hanım!”. Eyvaah düşün şimdi Filiz Hanım’ın o halini. Filiz Hanım’ın zihni bu sefer en yakın geçmişte. “Toplantıda ne konuşuluyordu ki?”

İşte bu bir ayma hali, toplantıyı yöneten kişi Filiz Hanım’ın zihnini an’a çekti. Ama Filiz’in zihni dış bir uyaranın etkisiyle yani bilinçsizce an’a geri geldi.

Mükemmel net bir açıklama!

İşte mindfulness bunun maksatlı olarak yapılması anlamına geliyor. Mesela zihinden geçen düşüncelerin farkına varılmasıyla, belki de bir nefesle zihnin şimdiki an’a davet edilmesi olarak tanımlanıyor. Bunu yaparken yargısızlık devreye giriyor. Yani kaçan zihni “Kahretmesin, bak gene daldım bir yerlere, yok yok, benden bi’şey olmaz!” gibi değil. Gülümseyerek, sevimli küçük bir köpeği nazikçe kaçtığı yerden geri getirir gibi zihnimizi bulunduğumuz an’a davet etmektir mindful olmak.

Peki tam bir Türkçe karşılığı var mı Mindfulness’ın?

Şöyle… Ben buna fark’andalık diyorum aslında. TDK’ya rapor bile hazırlıyorum bu yeni Türkçe kelime için. Buna göre farkındalık ‘şimdiki deneyimin bilincinde olma’ olarak tanımlanırken farkandalık ‘şimdiki an’ın bilincinde olma’ olarak tanımlanabilir bana göre. 

Rehberlik veya psikolojik destek almaya ne kadar açığız?

Her bireyin psikolojik danışma almaya ihtiyacı olduğunu düşünenlerdenim. Hem yüreğinden geçenleri hem de zihninde dolananları bir uzmana güvenle bırakabilmenin huzurunu hiçbir şeye değişmem. Sizin dert ortağınız, bir arkadaşınız, anneniz ya da ablanız olabilir, onlar bir tarafa… Onlar çoğu zaman tavsiye verendir. Onlarla yaptığınız şey ‘dertleşme’ yani karşılıklı konuşmadır. Bununla birlikte, ortada ciddi bir sorun olmasa dahi, bir karara varma ya da hayatın tadını çıkarma amaçlı profesyonel destek alınması gerektiğini düşünüyorum.

Korkuyor muyuz kendimizi açmaktan? Aman zayıf, deli derler, hasta derler vb.

Evet, maalesef toplumda destek alındığında “sorunlu kişi” yaftası durumundan çekinildiği doğru. Şimdilerde durum pek böyle değil ama. İnsanlar daha rahat bakıyorlar duruma. Geçmişte yaşadıklarımızın etkilememesi mümkün mü? Düşünün ki bir sorun yaşadınız ve üzerini kapadınız. O sorun kapatıldığı yerde küçücük bir kaçak bulduğunda, size olması gerekenden daha fazla etkileyerek ortaya çıkar.

Bizi nasıl etkiler örnek verir misin?

Gazı sıkışmış bir tüp düşünün mesela. Bastırılmış duygu ve düşüncelerin bulduğu ilk boşluğu genişleterek büyük bir gürültü ve hasarla patlaması gibi. Tıpkı bedenimizdeki hasarlar gibi. Bedenimizde, her duygunun yerleştiği bir bölge vardır. Bazı duygular midemize yerleşir, bazıları göğsümüze, boğazımıza ya da başımıza. Duyguların güvenle çıkışına izin vermeyip onları bastırmaya çalıştığımızda yerleştiği o bölgeden patlayarak çıkması ve bu bölgeye hasarlar bırakması işten bile değil. Boşuna mı ağrır midemiz, omuzlarımız? Ya da sırt ağrılarımıza ne demeli? Her biri bedenin mesajıdır.

Yalnızlaşmak ve yalnız kalmak… Bu ikisi arasındaki farkı ve önemi anlayamıyoruz.

Ne güzel söylediniz. Yalnız kalmak ve yalnızlaşmak… Bu iki kavram Türkçe kelime olarak birbirine benzese de birbirinden farklı. İlkinde kişinin kendi isteği ile yalnız kalmayı tercih etme durumu vardır. Bu durum, arkadaş bulabilecekken, ya da çoklu ortamlarda olabilecekken bireyin kendisiyle kalmayı tercih etmesidir. Yalnızlaşmada ise, kişinin duygu ve davranışları sonucu toplumdan izole olması yani topluma uyum sağlayamaması durumu söz konusudur.

Annem kendi için hayal ettiği geleceğini doğurmuştu o gece: “Beni…”

Yalnız kalmaktan korkmamız ailelerin yetiştirme biçiminden mi kaynaklanıyor? Her şeyi yapan ebeveynler.

Evet… Kültürel olarak bağımlı olduğumuz söylenebilir. Öğretilerimizde var bu. Hesap vermemiz istenerek büyütülürüz çoğu zaman. “Dur şimdi sen tek kalma, yalnız başına yapamazsın!” denir hep. Özellikle kadınsanız “eksik etek” modunda “erkeksiz olunmaz…” denir geleneklerde. Böylece hep çoklu olmaya hep “çift” olmaya teşvik ediliriz. Hele ki kadınsanız...

Mesela, tek başına seyahatten bile çekiniyoruz…

Evet… Dünya haritasında, Yunanistan’ı sınır alın, yukarısı yani Avrupa ve Amerika’da bireyselci kültür kabul edilirken; aşağı kısmı yani ülkemizi de içine alan geniş kesimi oluşturan Asya’yı toplumsalcı kültür olarak tarifler literatür. Doğuya gidildikçe bizden daha da bağımlı olanları görürüz. En ileride Çin, Japonya var mesela. Araştırmalar, Japonya’da boşanan erkeklerin bile ailelerinin yanına döndüklerini gösterir örneğin.

Malum COVID_19… yetişkinleri ve çocukları farklı şekillerde etkiliyor psikolojik anlamda. Tavsiyelerin nedir?

Değiştiremeyeceğimiz durumları kabul etmekten ve ona en iyi şekilde uyumlanmaktan başka seçeneğimiz var mı dersiniz? Direndiğiniz şey kalıcı olur. Biz kendimizi paralasak, stresten yüreğimizi kabartsak da değişen bir şey olur mu mesela? Oysa tam tersine, kontrolümüz dışında gelişen bu duruma kendimizi bıraktığımızda, durumun iyi taraflarını görme şansı buluruz diye düşünüyorum. 

Peki ya çocuklar için?

Evet… Neyse ki çocukların uyumlanma becerisi bizden daha hızlı ve daha kolaydır. Mesela salgın nedeniyle çocuklar evlerde kapandı, uzak durması için çabalanan teknoloji aletlerinin göbeğine oturdu ama öte yandan çocuklar ebeveynlerine (özellikle çalışan ebeveynlere) bir süre için bile olsa doydular. Hayat koşturmacasında belki de kucağına oturamadığı ebeveynleriyle daha fazla vakit geçirme fırsatı buldular.

Eğitimde uzaktan edinimin sağlanabilmesi için ebeveynlere tavsiyelerin neler olur?

İçinde bulunduğumuz duruma uyumlanmamız gerekiyor. Bireysel farklılıkları gözeterek kendimizce öğrenme stratejileri oluşturmalıyız. Mesela evde okul modelini düşünebiliriz. O kadar yaygındı ki bu Amerika’da ya da Avrupa’nın bazı bölgelerinde. Aileler çocuklarının daha iyi eğitim alacaklarını düşündükleri için çocuklarna evden eğitim sağlıyorlar(dı). Yani çocuklar okullara gönderilmeyip, okul ortamı evde sağlanıyor(du). Zaman zaman online, zaman zaman yüzyüze. Düşündüğümüzde ‘olmaz’ değil ancak sosyalleşme elbette her insan yavrusunun ihtiyacı. Bu doğrultuda Milli Eğitim Bakanlığımızın yerinde kararlar verdiği inancındayım. Çocuklarımız hem fiziksel mesafenin korunduğu yüz yüze eğitime hem de bunu destekleyen çevirim içi eğitimlere tabiiler şimdilerde. Akışına direnmezsek su akıp yolunu bulacak elbet. Çocukların evde olduğu zamanlarda evde bir okul ortamı oluşturulabilir örneğin. Çocuğumuz okula gideceği saatte uyanıp okula gidecekmiş gibi hazırlanarak derslerini takip edebilir.

Şiddet gören ve istismara maruz kalan çocuklar için çalışmaların var diye biliyorum.

Evet… Uzun yıllardır çocuk ihmal ve istismarına ilişkin farkındalık kazandırma çabalarım devam ediyor. Benim üzerinde hassasiyetle durduğum konu öncelikle farkındalık oluşturmak. Duruma ilişkin farkındalık oluşturmadan sorunu çözmenin mümkün olmadığını düşünenlerdenim. Bu doğrultuda çocuk ihmal ve istismarına yönelik öncelikle yetişkin farkındalığı oluşturmak için kamu spotu çalışmalarımız mevcut. Diğer taraftan “Kimlerin? Neleri? Ne kadar?” bildiğini anlamaya yönelik geliştirdiğimiz bir anketimiz de var.

Bir kitabın çıktı. Biraz kitabından bahseder misin?

“En Uzun Yollar Tek Adımla Başlar” isimli kitabım henüz yayımlandı, evet. Bu bir farkındalık kitabı. Uçuşan zihnimizi nazikçe şimdiki an’a davet etmeyi temel alan “mindfulness” yaklaşımının kültürümüze uyarlanmış formunu içeriyor. Kitapta, okuyucunun kendine yolculuğunu tasarlamaya gayret ettim. Bu yolculuk, hiç bir seyahat şirketinin sunamayacağı tinsel bir ‘kendilik’ yolculuğu. Niyetle başlayan ve yaşamın anlamını değerlendirebilmek amacıyla atılacak ilk adıma teşvik eden bir kişisel gelişim kitabı. Kitapta, gerçek üzerine kurgulanmış hikayeler ve fark’andalık uygulama yönergeleri var. Tabii her bir temanın, güncel dile aktarılmış bilimsel alt yapısı da sunulmakta. Okuyucu geri bildirimleri gelmeye başladı bile. En çok hikayeler ilgi çekiyor ve kitabın devamı talep ediliyor.       

Kalemine sağlık! Son olarak çok fazla kişisel gelişim uzmanı var…

Haklısın… Psikoloji yüzyıllardır ilgi çeken bir alan. Üstelik sadece bu alan kişisel yatırım yapanların değil, yapmayanların da ilgisini fazlaca çekiyor ve herkes bir yerde “Kişisel Gelişim Uzmanı” ya da “Yaşam Koçu” olmaya soyunuyor. 

Gerekli donanım ve eğitim sahibi olmayan yaşam koçları tehlike oluşturur mu?

Kesinlikle… Alt yapısı olmadan benimsenen bu işler öyle sakıncalı ki. Size danışan kişinin geçmiş yaşantısını, olası psikolojik ya da patalojik sorununu bilmeden bir konuya değindiğinizde bir anda karşınıza üstesinden gelinemeyen durumlar çıkabilir. Bu durum ise önce danışanı sonra danışmanı tehlikeye sokar.

Örnek verebilir misin?

Elbette! Şöyle örnekleyeyim: alevler içinde bir oda düşünün. Kapısı ve penceresi kapalı, içerisi duman altında ve bu odanın köşesinde bayılmak üzere olan bir yetişkin duruyor. Bu senaryoya göre siz, odanın kapalı kapısı ardında yardımcı olmayı bekleyen kişisiniz. İtfaiyeci olmadığınıza göre üzerinizde ne sizi koruyacak kıyafetleriniz var ne de sizden yardım bekleyen bu kişiyi kurtarmaya ilişkin bilgi ve becerileriniz. Bu odanın kapısını acemi bir şekilde, bir anda açarsanız, eyvah eyvah! Oksijen ve karbondioksitin bir anda karşılaşması nedeniyle büyük bir patlama yaşanacak ve yardım bekleyen kişi de siz de zarar göreceksinizdir. Oysa itfaiyeci kıyafetleriniz üzerinizde ve konuya ilişkin yeteri kadar bilgi, beceri ve deneyiminiz varsa kapıyı bir anda açmaz önce aralıklarla dumanın çıkmasını sağlayabilirsiniz.

Çok iyi anladım… Peki uzman denilenlerin ne derece uzman olduğunu nasıl anlayacağız?

Avrupa’da bazı ülkeler ve Amerika’dan farklı olarak Türkiye’de ruh sağlığı alan ve uzmanlarını akredite eden ve denetleyen bir kurum maalesef yok. Bu durumda düzenleme çok mümkün görünmüyor. Burada iş, yardım talep eden bireylere kalıyor. Danışmak istedikleri uzmanların kim olduğunu öğrenmekle başlayabilirler işe. Ruh sağlığı alanından lisans mezuniyetini (en az) tamamlamamış bireylerden ruh sağlığı hizmeti almak oldukça sakıncalı. Lisans diyorum çünkü, yine ülkemizde diğer ülkelerdeki bazı uygulamaların aksine temel eğitim lisans düzeyinde veriliyor. Mühendislik mezunu birini elbette taktir ederim ancak yüksek lisansını bir vesileyle ruh sağlığı alanında almışsa bu kişinin danışan görmesinin kesinlikle sakıncalı olduğunu düşünüyorum. Tabii bu kişisel gelişim ile çok bağlantılı. Kişinin ne kadar süreyle kendini bu alana adadığı da çok önemli.

Instagram: Benfilizdag

Twitter: @FlzDag