Dijital çağda gerçeklik hayal gücü ve meraktır... Sanatta da...

Geçen senelerdi… Avrupa çıkışlı ama New York merkezli küresel bir yapay zeka firmasıyla bir iş geliştirmiştim. Ekiplere ben sunumlar yapıyorum, onlar bana…vs. Yemek arasında aralarındaki bir yazılım mühendisine “Ben mühendis değilim…” diye söyleme ihtiyacı duydum neden bilmiyorum. Türkiye’den alışkanlık işte, hani ne işin var burada gibi kafamda sorular. Hepsi bana döndü… Başladılar ben psikoloji, ben sosyoloji, aaa ben ekonomi mezunuyum, şunlar mühendis vs… Hemen devamında o mühendis bana öyle güzel bir cevap verdi ki… “Teknolojik her ürün insan için yapılıyor. Bizler mutfaktayız. Dışarıdaki dünyada, sosyal hayatta ihtiyacın, pazarın ne olduğunu bize sizler söylersiniz ve biz de buna göre ürünleştirmeyi yine sizlerle yapar ve geliştiririz. Birlikte bir bütünüz.”

Kalkıp buna alkış tutmayı istedim… Disiplinler arası çalışmak ve yaratıcılığı kazanmak, ürünleştirmek bu dedim. Bir odaya doldurulmuş aynı dili konuşanlar değil, farklı alanlardan uzmanları yaratıcı fikirleriyle bir arada toplamışlardı. Hayalini kurduğum gibiydi…

Dijital çağın anahtarı bu işte. Bu anahtar hayal gücü ve merak güdüsüyle çalışıyor. Bilgiye erişimin bu denli kolay olduğu zamansa bize en güzel ipucunu veriyor: “Elinizdekiyle yetinmeyin, olamadıklarınız için şikayet etmeyin. Bu sınırsız enformasyon deryasında merak duyduğunuz yeni alanlara açın kendinizi.” Her şey sayısal başlayıp sayısal devam etmek zorunda değil. Farklı bir şekilde de sanatla başlayıp diğer sanat dallarıyla da devam edebilir.

İşte bu konuyu Tuğrul Tülek ile konuştuk. İlk İngilizce öğretmenliği okuyor ardından hayalinin peşinden gidip Konservatuvar bitiriyor. Her parmağında bir marifet dediğimiz kişilerden birisi Tuğrul. Tiyatro sanatçısı, müzisyen, eğitimci. İngilizcesi gayet iyi olduğu için dizi ve sinema filmlerinde ve hatta Netflix filmlerinde (Rise of Empires: Ottoman) yabancı karakterlerde izliyoruz onu. Hayalimdeki sanatçılar onun gibi… Yerli ve küresel, disiplinler arası ve yaratıcı, üretken…

Tuğrul Tülek’i tanıyalım…

Bursa doğumluyum ben. Doğduğumdan beri de hep mahalle kültürünün içindeyim yani bakkalı çakkalı tanıdığın, anahtarını komşuya emanet ettiğin, evde yemek yoksa komşunun kapısını çaldığın bir ortamda büyüdüm ve belki de o yüzden hala mahallede yaşamayı çok seviyorum.

Dijital çağda gerçeklik hayal gücü ve meraktır... Sanatta da...

Çok tatlı anlattın! Ahh o güzel eski mahalle kültürümüz dedim… Nasıl bir çocuktun?

Çocukken de hep bir şeyler sergilemek, arkadaşlarla bir şeyler üretmek merakım vardı benim. Hatta harekete geçiren hep ben olurdum. Bir şeyler yazıp herkese rolünü dağıtıp ezberletip sonra bizim evin salonunda seyirci sandalyeleri hazırlayıp, kapıda bilet kesip birkaç temsil verdiğimiz olmuştur. Düşünüyorum da ne kadar sabırlıymış bizimkiler. O berbat oyunlara katlanıp bir de üstüne para verirlerdi.

Ruhunda tiyatro senin… Tiyatroya başlangıcın nasıl oldu?

Varlıklı bir aile değildik biz, hala da değiliz aslında. O yüzden zamanında hep daha garantici tercihler yapmamızı istedi ailemiz bizden. Devlet memuru olalım, sigortamız olsun vs. Dolayısıyla benim tiyatrocu olma isteğim de çok büyük bir sevinçle karşılanmadı başlangıçta. Zaten önce İngilizce Bölümü’nde okumamın sebebi de bu.

Hımmm… İki üniversite bitirdin o zaman?

Evet. Ben inat ettim ve konservatuvar hayalimi gerçekleştirmek için tekrar harekete geçtim. İlk başta rahmetli annemin çok hoşuna gitmedi bu, sınavı kazanıp Eskişehir’e gittikten sonra üç ay telefonlarıma çıkmadı, konuşmadı benimle ama sonra tabi ki yumuşadı ve beni hep en çok alkışlayan, gurur duyan, beni sahnede görmekten en çok mutlu olan kişi oldu.

Ne mutlu anneciğine… Seni izliyordur her zaman… Ve Tuğrul çocukluk hayalini gerçekleştirdi…

İster hayal diyelim ister hedef, o gerçekleştirme hali bende bir türlü bitmiyor açıkçası. Bir hedefe ulaşınca başka bir kapı açılıyor, bu kez onun peşinden gidiyorum, onunla zaman geçiriyorum… Ben ancak deneyimleyerek huzuru bulanlardanım. Yapmak istediğim bir şey için ne kadar zaman ve enerji harcamam gerekirse harcarım sonuca ulaşınca da çok mutlu olurum ve inan o mutluluğun yerini çok az şey doldurabiliyor hayatta.  Milyonlarca kişiye ulaşmaktan bahsetmiyorum… Sadece “yapmak”tan bahsediyorum, hareket halinde olmaktan. Çocukken kendime örnek aldığım kimi isimler vardı. Ne şanslıyım ki bir kısmıyla tanışma şansına da ulaştım bu hayatta. Rahmetli Gülriz Sururi gibi, Engin Cezzar gibi. Hem yırtıcı hem zarif hem sınırsız hem de kendi kültüründen beslenen, sahip çıkan, yenilikçi rol modellerim gibi olmak isterdim küçükken. Umarım beceririm.

Şimdi seninle böyle ciddi ciddi konuşuyoruz… Gerçekte alabildiğine esprilisin ve bayılıyorum bu mizah yanına. Biraz açar mısın?

Mizah benim hayatta kalabilme formülüm. Çok sert bir gerçeklik olgusu içinde yaşıyoruz ve mizah bununla baş edebilmemi kolaylaştırıyor. Ülkece ya da dünyaca bir kriz yaşadığımızda da özellikle twitter’da akıl dolu yorumları okuyup o durumun içinde bile gülebilmek bana güç veriyor. Öte yandan eleştirilmekten, irdelenmekten, soru sorulmasından çok hoşlanan bir toplum değiliz maalesef dolayısıyla mizah anlayışı karnemizin çok da parlak olduğunu düşünmüyorum.

Dijital çağda gerçeklik hayal gücü ve meraktır... Sanatta da...

Çok haklısın… İzahı olmayan şeylerin mizahı olur dendiği gibi…

Kesinlikle! Mizah dünyayı güzelleştiren, insan aklının ürettiği en faydalı şeylerden biri. Alınganlıklarla, genellemelerle ya da lanetlemelerle tepki görmesi son derece üzücü. Bence en büyük sıkıntımız meslekleri, kurumları, düşünceleri, görüşleri, kadınları, erkekleri, geçmişi, geleceği her şeyi kutsallaştırıp üzerinde konuşulamaz hale getirmemiz. Bazı şeylerin sadece şaka olduğunu anlayabilmek ve birlikte hafifleyebilmek ne güzeldir oysa. Kendimizle dalga geçmeyi öğrenebilirsek daha mutlu bir “ortak bilinç” e ulaşabiliriz belki bir gün.

Sen hem bir oyuncu hem de bir müzisyensin. Beste ve güfte de yapıyorsun. Bu çok disiplinliliği nasıl kazandın?

İnanır mısın geçen bir arkadaş sohbetinde bu mevzudan konuştuk. Ben çok ortalama bir aile de büyüdüm. Yani gündemimiz hep “Bu ayı nasıl çıkaracağız?” idi. “Şurada bir sergi var, şu konsere ya da oyuna gidelim” gibi bir ortamda büyümedim ama evde hep üreten bir kadın vardı. Annem... Becerikliydi, dikiş dikerdi, beyaz iş yapardı ve yaptığı işe hep yaratıcılığını katardı, kendini hep geliştirirdi. O yeteneğini sanırım bizi büyütüp okutmak için bu şekilde kullandı. Biz de herhalde ondan bize geçen yetenek ve merakla sanatla uğraşır olduk. Biz diyorum çünkü benim ablam ebru sanatçısı, yeğenim müzisyen ve hepimiz annemin elinde büyüdük. Demek ki kendisi bile fark etmeden bize o bilinci aşılamış.

Ne güzel, annen size kendisindeki yaratıcılığı işlemiş diyebiliriz sanırım…

Yaratıcılık dediğimiz şey kafanızın çalışma biçimiyle, bakma/görme/algılama biçimiyle çok ilgili elbette, yani doğuştan sizde olan bir durum olabilir bu ama aynı zamanda geliştirilebilen/öğrenilebilen de bir şey. Merak etmek bence yaratıcılığın en iyi dostu. Sanatta disiplinler arası bir etkileşimin olmaması kaçınılmaz. Bir oyun sahneye koyarken mimariden, modadan, müzikten, sinemadan, şiirden, danstan, tasarımdan, plastik sanatlardan, dövüş sporlarından referans almadığım tek bir süreç hatırlamıyorum. Merak ettikçe yeni cevaplar bulmak, yeni sanatçılar keşfetmek beni çok heyecanlandırıyor. Bir üretim biçiminin diğerinden daha üstün olduğuna dair bir fanatizmim hiç yok.

Bir müzik grubun var: “YaDa”… Albüm de geliyor diyelim mi?

Evet. YaDa’yı 2017’de kurduk ve o zamandan beri fırsat buldukça yazmaya, kaydetmeye, yayınlamaya devam ediyoruz.  2021 gibi bir albüm çıkaracağız herhalde. Aslında bu sene bol konser hedefimiz vardı, ben canlı halimizi seviyorum ve şimdiye dek verdiğimiz konserlerde de hep çok güzel coştuk seyircimizle, ancak malum Covid sebebiyle o planlar başka bahara kaldı. Biz de yeni şarkılar yazmaya yoğunlaştık bu ara. Özge Fışkın ve Ozbi’yle ortak çalışmalarımız olacak ve çok heyecanlıyım o şarkılar için.

Çok heyecanlı… Peki dizi, sinema veya tiyatro oyunlarının müzikleri de yapıyor musun?

Daha önce sahneye koyduğum bir çocuk oyunun müziklerini yapmıştım, yavaş yavaş o tarafa da bulaşırım kesin. En azından kendi yaptığım oyunların müziklerine mutlaka el atıyorum.

Ya müzikaller… Benim vazgeçilmezimler onlar. Hayat verin ülkemin müzikallerine!

Kesinlikle katılıyorum. Ben müzikalde oynamayı çok seviyorum. Düşünsene şarkı söylüyorsun ve dans ediyorsun, oyun bittiğinde endorfinden ölüyorsun. Yine çok isterim bir müzikalde yer almak elbette. Mesela… Daha önce “İki Kişilik Yaz” da oynamıştım. Hatta bu şarkı söyleme macerasını başlatan oyun diyebilirim onun için. Üç sene boyunca gitar çalıp şarkı söylemiştim sahnede. Sonra alışkanlık yaptı YaDa’yı kurduk işte. Geçen sene de DasDas’ta “Ben Varım “müzikaline başladık ama 8 kez oynayabildik pandemi sebebiyle, bu sene ne yaparız meçhul çünkü müzikaller genelde “pahalı” ve “kalabalık” prodüksiyonlar dolayısıyla bu pandemi dönemi için henüz doğru bir zaman değil.

Anlıyorum. Güfteler yazıyorsun, peki bir kitap veya senaryo yazmayı düşündün mü?

Şöyle… Yıllar içinde yazdığım şeyler birikti bir kenarda onları temizlemeye uğraşıyorum bir taraftan. Bir-iki oyun, birkaç kısa-uzun metraj senaryo, bir iki roman girişimi hep var üstünde uğraştığım ama yazmak benim için biraz fazla durağan bir eylem. Çok konsantre olamıyorum, ilgim dağılıyor. Daha hızlı ilerleyebileceğim alanlara kayıyorum hemen o yüzden bu kadar yazıp yazıp biriktirmişim sanırım. Bir de bu soru bana çok gelmeye başladı son zamanlarda. O da ilginç geliyor bana. Sanki herkes yazmaya doğru bir teşvik içinde beni. Bir daha bir düşüneceğim ben bu durumu.

Senaryolarımız hakkında yorumlarını alayım…

İyi / ilginç senaryoların işleri nasıl izlenilebilir kıldığını görüyoruz son zamanlarda. Özellikle dijital platformların çoğalmasıyla çok deşilmemiş hikayeler, anlatılmamış konular dile getirilir oldu, heyecan verici denemeler görüyoruz… Ben izleyicinin de benzer hikayelerden, klişelerden sıkıldığını gözlemliyorum son dönemde. Sağlam bir senaryo bence en önem verilmesi gereken şey bir işin merak uyandırması için. Seyirci bunu istiyor anlayışı kolaycı ve tembel bir düşünce. Seyirci ilginç olan, heyecan verici olan, seyir zevki olan ve onu sürükleyen hikayelere sahip çıkmıştır hep. Daha cesur denemeler, daha gerçek dünyalar, daha akıllı senaryolar hatırımızda kalır her zaman. Böyle bir özgürlük alanı verildiğinde ne kadar iyi senaryolar yazıldığını da hep birlikte görüyoruz zaten.

Türkiye tiyatrosu hakkında görüşlerini merak ediyorum. Özellikle pandemi sonrası tiyatro ne durumda?

Pandemi öncesinde tiyatronun nihayet büyük bir ekonomi olduğu gerçeği fark edilmiş ve bununla ilgili girişimlere şahit olmaya başlamıştık. Büyük prodüksiyonlar, star isimler birbiri ardına sahnede yerini almaya başlamıştı. Şartlar böyle olmasaydı bu sene daha da hareketli olacaktı diye düşünüyorum bu durum.

Pandemiden sonra şu sıralar sahne ve gösteri sanatlarıyla uğraşan, eğlence sektöründe çalışan pek çok emekçi zor durumda. Çalışma alanları kısıtlandı ya da kapandı. Pek çok özel tiyatro maalesef daha fazla devam edemeyecek duruma geldi. Bu çok büyük bir kültürel kayıptır. Münferit kimi yardım çağrıları, denemeleri oldu elbette ama asıl olması gereken destek planları ve paketleri, iyileştirme çalışmaları çok yavaş ilerliyor ve hala net bir açıklama yok bununla ilgili. Bu işin devamı için bu işle geçinen insan kaynağının güvence altına alınması, şartların iyileştirilmesi şart.

Umarım bir an önce bu konuda destekler yapılandırılır. Peki ya dijital platformlar?

Mart ayından beri dijital platformlardan pek çok oyun / konser izledim. Özellikle merak ettiğim ama gidip izleyemediğim kimi oyunlarına ulaşabilmek hoşuma gitti elbette ancak bu deneyimin bir salonda tiyatro oyunu izlemekle uzaktan yakından ilgisi yok tabi ki. Hatta İngiltere’de “canlı” ama “seyircisiz” oynanacak bir oyunu yine bir aplikasyon üzerinden izlemek için bir bilet aldım, bir arkadaşım da oyuncu ekibindendi, onlar boş salona oynadılar ben de evimin salonundan eş zamanlı onları izledim. Üstelik sanki gerçekten tiyatrodaymışım gibi hissedeyim diye evde giyindim kuşandım, bir fuaye müziği açtım, bir kadeh şarap içtim falan -kendi kendimi böyle böyle oyalıyorum işte ne yapayım?- sonra oyunu izledim ama benim için çok “yarım” bir deneyimdi. Etrafımda başka seyirciler yok, onların enerjisi yok, kimsenin tepkisini duyamıyorum...

Güldürdün beni… Sonuçtan da memnun kalmadın.

Çok mutlu olmadım yani. Sonra o arkadaşımla üstüne konuştuk biraz, o da aynı şeyi söyledi “Seyircisiz bir salona oynamak, onların tepkisini almadan oyuna devam etmek hiç ama hiç eğlenceli değildi” diye. Tiyatro gücünü seyirci-oyun ilişkisinden alan bir sanat. Hep birlikte kolektif bir duygu ve enerji yaratıyorsunuz salonda. O yüzden oynayan için de izleyen için de pek keyifli değil böylesi.

Bir sanatçı gözünden tüm dünyada içinde bulunduğumuz değişim, dönüşüm nasıl dersem.

Açıkçası bizim neslin başına gelmedik kalmadı derim... Analoğa da dijitale de aynı ölçüde hâkim bir neslin üyesiyim ben ama son 15 yılda özellikle çok hızlı, çok keskin bir değişim oldu teknolojinin hayatımızdaki yerinde. Bir yandan kolaylaştırdı hayatımızı bir yandan da daha bireysel vakit geçirmemize sebep olup, yalnızlaştırdı. Google’dan edinilen bilgiler neredeyse üniversite diplomasından daha çok ciddiye alınır oldu. Ulaşmak kolaylaştıkça bilgi kirliliği de arttı. Bir sürü aplikasyon sayesinde film çekenler, müzik yapanlar, görsel tasarımcılar, fotoğrafçılar, yazarlar, çizerler arttı ve fakat üretim kolaylaştıkça, nicelik arttıkça nitelik düştü. Öte yandan teknoloji sayesinde yeni anlatım biçimleri keşfettik, üretirken hayal etme özgürlüğümüz arttı, yapabileceklerimizin sınırı genişledi.

Çok nokta atışı söylediklerin… Peki sen kendini nasıl buluyorsun?

Kendimi olabildiğince yeniye adapte etmeye çalışan biriyimdir, “sonraki”ni merak eden ve yenilikten korkmayan bir insanım ama hayatımda ilk kez bünyemin adapte olmakta zorlandığını da hissediyorum bu kadar hızla değişmesine bütün yaşam biçimimizin. Bu da beni biraz yabancılaştırdı açıkçası yaşadığımız her şeye. Ben hala duygunun varlığına inanıyorum ve teknoloji/duygu kardeşliğini yakaladığımızda daha huzura ereceğimize inanıyorum.

Video platformları hakkında ne düşünüyorsun?

Bu tür platformlar aslında bir nevi kendi kişisel TV kanalını kurmana sebep oluyor. Neye ihtiyacın varsa onu seçiyorsun ve kendi program akışını yaratıyorsun işin bu tarafı bence şahane. Misal benim evde TV hiç açılmazdı ama Netflix sonrası yeniden işlev kazandı. Şimdi iş iyice yayıldı tabii neredeyse her gün yeni bir platform haberi okuyoruz. Bu tür platformlar hali hazırda zaten üreten zihinlerin yanında yeni fikirlere ve isimlere de şans tanımalı diye düşünüyorum. Madem yeni nesil bir izleme alışkanlığı yaratılıyor üretim sürecine de bunun daha çok yansıması ne güzel olur. Ancak Türkiye’de sıkça kullanılan bir sözcük var; “sansür”.  Orada biraz kafam yanıyor açıkçası yani insanların kendi özgür iradeleriyle, üstüne para vererek abone oldukları, neyi izleyeceklerini kendilerinin seçtiği, hiçbir şeyin dayatılmadığı bu tür platformlarda, neden içerikle ilgili bir sansürlemeye girişilir bilemiyorum. Rahatsız olacağım bir içerik varsa izlememeyi tercih ederim olur biter.

Sen de bir Netflix yapımı oyuncususun. İmparatorlukların Yükselişi: Osmanlı… Nasıldı?

Evet. “Rise of Empires: Ottoman”’ın çekimleri esnasında Türkiye’de de bu işin uluslararası standartlarda yapılacağını gördüm ve bir hafifledim diyeyim. Ciddi bir çoğunluğu Türklerden oluşan bir ekiptik ama yapımından, kamera arkasına, oyunculardan kostüm, sanat vs. tüm departmanlarda İngilizce konuşup ilerleyebildik. Kalifiye bir ekip ve sadece “yerel” düşünmeyen bir anlayışla ortaya çıkan işin de karşılığını aldığını görmek müthiş bir şey.

Uluslararası sinemalarda oyuncularımız sayıca ne zaman artar Tuğrul?

Şöyle… Birkaç sene önce Avrupalı bazı casting direktörleriyle bir atölye çalışmasına katılmıştım. Orada biz de aynı soruyu sorduk : “Neden filmlerde Türk rollerini çoğu zaman Türk olmayan oyuncular canlandırıyor?” diye. Burada bir pasaport sorunu olduğunu anladık cevaplardan. Yani vizenizin sürekli yenilenmesi gerekiyor, her daim seyahate hazır halde olmanız gerekiyor, ertesi gün çekim varsa vize problemi yaşamadan orada olmanız gerekiyor, çalışma serbestliğinizin olması gerekiyor… Gerekiyor da gerekiyor yani… Bunları duymak her ne kadar çok sevimli olmasa da bilmek iyi oldu en azından.  Ancak tabi bunları bahane edip enseyi karartmak yok. Bizlerin her an uluslararası bir projede yer alabilirmişiz gibi kendimizi hazır ve sıcak tutmamız gerekiyor kanımca.

Setler esnasında seni en çok şaşırtan bir anını bizimle paylaşır mısın?

Elbette! “Behzat Ç: Ankara Yanıyor” filminde Serdar Akar’la çalışacaktım ilk defa. Hep ne kadar hızlı bir yönetmen olduğunu duymuştum ama insan deneyimleyince daha iyi anlıyor tabi. Bir baskın sahnesi çekeceğiz, gece çekilecek bir sahne, ben sabahlarız diye düşünüyorum çünkü çok kalabalık ve çekilecek çok şey var. Sokakta gösteri yapanlar, onları engellemeye çalışan emniyet görevlileri, arbede, kavga gürültü vs. Hava kararınca çekime başladık 19.00 gibi, 21.30 da set bitmiş akşam yemeğimizi yiyorduk. Ne ara çektik ne oldu hiç anlamadım. Sahneyi izledikten sonra da gerçekten çok şaşırdım ve bir kez daha saygı duydum Serdar Hoca’ya.

Aaa çok iyiymiş! Hayalindeki gelecek güzellemeni alayım son olarak…

Paranın ve yönetimlerin ortadan kalktığı, sınırların yok olduğu, dünyayı kocaman ve tek bir ülke olarak gördüğümüz bir gelecekte yaşamayı çok isterdim.

Ya sen Tuğrul Tülek?

Ben de insanların ana rahmine düştükleri anda ne tür hastalıklara sahip olacağını araştırıp daha doğmadan tedavi eden bir doktor olurdum.

 

 

Twitter: @FlzDag

Instagram: Benfilizdag