AB’de Çekya dönem başkanlığı hazırlığı

Bir Avrupa Birliği (AB) zirvesi daha geride kaldı. Önümüzdeki hafta Avrupa ve dünyanın gözü ve kulağı İspanya’nın başkenti Madrid’e çevrilecek. NATO’ya üye 30 ülkenin devlet ve hükümet başkanları Rusya-Ukrayna savaşının gölgesinde bir araya gelerek, küresel güvenlik konularını kapsamlı bir şekilde ele alacaklar. NATO’ya üye ülkelerin dışında Pasifik ülkelerinden Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın da liderleri zirvede yer alacaklar. İsveç ve Finlandiya, hatta Avusturya bile başbakan düzeyinde temsil edilecek. Ancak konumuz, geride bıraktığımız AB liderler zirvesi, 1 Ocak’ta başlayan ve 30 Haziran’da sona erecek olan Fransa dönem başkanlığı ve 1 Temmuz’da görevi devralacak olan Çekya’nın 6 aylık eylem planı. 

AB’de Çekya dönem başkanlığı hazırlığı

Fransa’nın altı aylık dönem başkanlığı bilançosu Brüksel’deki gözlemciler tarafından karışık duygularla değerlendiriliyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, geleneklerin aksine ülkesinin seçim yılına rast gelmesine rağmen AB dönem başkanlığı sırasını ertelemek istemedi. Hatta bundan seçim döneminde istifade edebileceğini düşündü. Ancak yanıldı. Cumhurbaşkanlığı yarışını rakibi aşırı sağcı yabancı düşmanı Marine Le Pen ‘sayesinde’ kazandı. Genel seçimleri ise kaybetti. Macron’un AB’ye stratejik otonomi kazandırma çalışmaları ise kısmen de olsa prensipte kabul gördü. Ancak prensip kararı hayata geçer mi bilinmez. Fransa’nın AB ile ABD arasında ekonomik işbirliğini pekiştirirken dış politika ile savunma alanlarında ayrıştırma politikası ise etkili olmadı. Ekonomik alanda ABD ile AB arasında enerji konseyinin kurulmasıyla birlikte, ticaret ve teknoloji konseyinin kurulması konusunda da mutabakat sağlandı. Buna karşılık enerji politikaları konusunda henüz bir uyum sağlanamadı. Savunma sanayii ve savunma işbirliği konusunda ikinci bahar döneminden hala çok uzağız. Zira Ukrayna’daki savaş, AB’nin ‘kısıtlı’ askeri imkan ve yeteneği yine su yüzüne çıktı. Fransa dönem başkanlığı Afrika ülkeleriyle yeni bir dönem açmayı hedefliyordu. Kısmen de olsa başarılı oldu. Ancak Hint-Pasifik bölgesiyle ilişkileri yeniden canlandırma ve stratejik düzeye getirme arzusu şimdilik havada kaldı. Balkanlarla ilişkileri canlandırma konusunda da ne kadar başarılı olduğu ortada. 

Çekya daha gerçekçi 

AB dönem başkanlığını devralacak olan Çekya’nın 5 sayfalık eylem planı sanki Fransa’nın 76 sayfalık planına karşı daha gerçekçi. ‘Yeniden düşünme, yeniden inşa etme ve yeniden güç verme’ sloganıyla ikinci kez AB dönem başkanlığını üstlenecek olan Çekya, AB’nin Avrupa güvenliğini ve istikrar politikasını yeniden düşünmesi gerektiğini savunuyor. Mülteci akını ve savaş sonrası Ukrayna’nın yeniden inşa edilme sürecine mesai harcamak istediğini dile getiren Prag, AB’nin enerji güvenliğine yönelik politikasını da tartışmaya açmak istiyor. 

AB’nin Rusya’ya enerji alanında ne kadar bağımlı olduğunu Ukrayna savaşı göstermiş durumda. AB’nin savunma imkan ve yeteneklerinin ne kadar sınırlı olduğu da bir kez daha ortaya çıktı. Çekya bu alanda AB’nin imkan ve yeteneklerini geliştirip, siber güvenlik kapasitelerini artırmayı hedefliyor. Bu çerçevede de NATO’yla işbirliğini pekiştirmeyi amaçlıyor. AB’nin ekonomik açıdan stratejik dayanıklılığını güçlendirmek isteyen Prag, üye ülkelerin demokratik kurumlarını da krizlere karşı dayanıklı kılmak istiyor. Çek eylem planında, AB’ye komşu ülkelerle ilişkiler, genişleme ile Balkanlardan bahsedilmiyor. 30 Haziran’da dönem başkanlığı sahnesinden ‘gölgeye çekilecek’ olan Macron’un, yerini tekrar AB Konseyi Başkanı Charles Michel’e bırakması bekleniyor. Çekya da Michel’in gölgesinde kurumsal olarak çalışmaya devam edip, 1 Ocak 2023 AB dönem başkanlığı bayrağını İsveç’e devredene kadar. 

AB’de Çekya dönem başkanlığı hazırlığı

AB gözüyle Ron DeSantis

AB, Ukrayna savaşının gölgesinde, dış politikada etkisi olabilecek olası gelişmeleri yakından takip etmeye devam ediyor. Dünyadaki olası siyasi gelişmeler ve AB’ye etkileri titizlikle takip ediliyor. Zira ABD seçimlerinde Cumhuriyetçi adaylar arasında ismi geçen Ron DeSantis’in seçim söylemleri şimdiden AB’nin dikkatini çekmiş durumda. Brüksel, aday olacağını ilan eden Donald Trump’ın kazanma ihtimalinin şimdilik olmadığını düşünüyor. Buna karşılık, Florida valisi DeSantis’in ön seçimi kazanması, hatta seçimi kazanma ihtimalinin de bulunduğunu değerlendiriyor. Bu çerçevede AB kurumları DeSantis’i yakın takibe almış durumda. 

DeSantis’in Trump’a nazaran AB’yi daha da fazla tedirgin ettiğini söyleyebiliriz. AB’ye göre Trump, az eğitimli, cahil ama kurnaz bir popülist. DeSantis ise, Yale Üniversitesinde tarih, Harvard Üniversitesinde hukuk okumuş, deniz hukuku konusunda yüksek lisans yapmış, eğitimli ve bilgili bir popülist. Brüksel’in dikkatini çeken unsurlar arasında DeSantis’in Avrupa’yı aşağılayıcı sözlerle tarif etmesi ve Fransa gibi ülkelere yönelik küçük düşürücü sözleri yer alıyor. Örneğin Rusya’nın Fransa’ya saldırması halinde ‘Fransızların direnmeyeceği’ yönündeki sözü pek hoş karşılanacak bir ifade değil. Nitekim ABD başkanı seçilmesi halinde DeSantis, Fransa’nın da üyesi olduğu NATO’da Avrupa ülkeleriyle yan yana oturacak. 

DeSantis, Trump’ın aksine NATO’yu lağvetmeyi hedeflemiyor. Ancak GSYH’sının %2’sini savunmaya harcamayan müttefiklerin NATO’da korunmaması gerektiğini savunuyor. Brüksel, aslında DeSantis’in ABD’yi garp, AB’yi de şark olarak görmesinden rahatsız. AB’nin Dış İlişkiler Genel Müdürlüğünde bulunan ABD uzmanlarına göre DeSantis, Cumhuriyetçi Parti’de Trump’sız bir Trump akımı oluşturma yolunda ilerliyor. Washington Post’un köşe yazarları arasında yer alan Marc Thiessen de 29 Nisan’da yayınlanan yazısında bu hususa işaret ederek, DeSantis’in Trump’ın fikirlerini ve politikalarını Cumhuriyetçi Parti içerisinde kurumsallaştırdığına, Demokratların da bu husustan rahatsız olduğuna işaret ediyor. 

Uluslararası ilişkilerin iç politika ve seçimlere alet edilmesi son derece dikkat çekici. Bu eylemi ‘şarkıyatçılıkla’ yapmak ise son derece tehlikeli. Rusya’nın Ukrayna’ya saldırdığı bir dönemde, Çin’in Tayvan’a göz diktiği bir süreçte, NATO müttefiklerinin birbirleriyle ilgili olarak şark-garp ayrımına gitmeden, ötekileştirme kavramlarına başvurmadan, demagojik söylemlerden kaçınarak, görüş farklılıklarını sadece iç politikada bir puan oy almak için, popülist bir şekilde dile getirmemeleri gerekiyor. Zira bu tür söylemlerin barışa katkısı olmadığı gibi, eğitimi düşük olan topluluklar arasında geriye dönüşü zor kutuplaşmaya ve önyargıların yerleşik hale gelmesine neden oluyorlar. Mesele belki de ABD veya Avrupa’nın şark sayesinde garp olduklarını unutuyor olmalarından kaynaklanıyor olabilir.