Ankara’nın NATO’da en az 3 kozu var

18 Mayıs 2022

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğine karşı çıkan Türkiye’nin, bunu eyleme dökebilmesi için elinde en az üç kozu bulunuyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgal harekâtı sonrası İskandinav ülkelerinden Finlandiya ve İsveç, NATO’ya tam üyelik için Kuzey Atlantik Konseyi’ne başvuruda bulunmaya hazırlanıyor. Her iki ülke de, ulusal parlamentolarından, NATO’ya üyelik başvurusu için yetki aldı. Ancak Türkiye, Finlandiya ile İsveç’in terör örgütü PKK gibi Türkiye aleyhinde faaliyette bulunan örgütlere verdiği destekten dolayı bu işe sıcak bakmıyor. Zira Türkiye’ye silah ambargosu uygulayan Helsinki ile Stockholm, Ankara’nın iadesini talep ettiği 33 teröristin Türkiye’de yargılanmalarına da izin vermiyor.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Sauli Niinistö, Türkiye’nin sert tutumunun, yapıcı müzakerelerle çözülebileceğini savunurken, İsveç ise, bir yandan Ankara ile diplomatik müzakere yürütüp diğer yandan da PKK’nın Suriye’deki uzantısı konumunda bulunan PYD, YPG ve sözde kadın kollarının temsilcileriyle Stockholm’de resmi toplantı düzenlemeye devam ediyor. Hatta bölücü terör örgütü, İsveç’in başkentinde Türkiye aleyhine bir yürüyüş düzenleyerek adeta Stockholm ve Ankara’ya gözdağı verme çabasına bile girişti. İsveç dışişleri bakanı Ann Linde’nin Türkiye aleyhindeki küstah açıklamaları da cabası...

Nasıl bir yol?

Bu çerçevede İsveç ile Finlandiya’nın NATO üyeliğine sıcak bakmayan Ankara, iki ülkenin başvurusunu en az üç aşamada reddedebilir...

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’e İttifak’a katılma isteklerini resmen bildirecek olan Finlandiya ve İsveç’in talepleri Kuzey Atlantik Konseyi toplantısına sunulacak. Türkiye, burada iki ülkenin üyeliği konusunu yokuşa sürebilir, hatta gündeme alınması ve değerlendirilmesini de engelleyebilir. İkinci aşamadaysa Ankara, iki ülkenin katılım belgelerinin hazırlık sürecinin ertelenmesini sağlayabilir ya da onaylanmasını askıya alabilir. Zira iki ülkenin üye olabilmeleri için, Madrid Zirvesi’nde imzaya sunulacak üyelik senedi taslaklarının hazırlanması gerekiyor. Her iki ülkenin de kendilerine has kısıtlamaları, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın lahikasında yer alacak.

Üçüncü aşamaysa, Madrid Zirvesi. Zira Türkiye, bu zirvede, bir ülkenin veya her iki ülkenin üyelik senedini imzalamama hakkına sahip. Şayet Finlandiya ve/veya İsveç’in üyelik senetleri imzalanırsa, genel mütalaa, belgelerin bu kez de ulusal parlamentoda kabul edilmesi yönünde. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi, dilediği taktirde iki ülkenin üyelik belgelerini onaylamama hakkına sahip.

Diplomatik kaynaklar, Finlandiya’nın Türkiye’nin kaygılarını gidermek amacıyla bir çaba içerisine girdiğini dile getirirken, İsveç’in bu konuda sorunlar yaşadığını dile getiriyor.

Yazının devamı...

İsveç’in NATO üyelik arzusu ve çekinceler

15 Mayıs 2022

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş öncesinde, Avrupa Birliği (AB) üyesi olan Finlandiya ve İsveç, NATO’yla yakın iş birliği içinde olmakla birlikte İttifak’a üye olmayı pek düşünmüyordu. Finlandiyalı siyasiler, her ne kadar NATO’ya sıcak baksalar da, kamuoyunun çekinceleri nedeniyle üyelik sürecine giden yolu hızlandırmamıştı. İsveç’teyse ne siyasiler ne de kamuoyu, NATO’ya sıcak değildi. Taa ki Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı gerçekleşene kadar...

Bu saldırı, İskandinav ülkelerinin NATO’ya bakışını çok değiştirdi. Finlandiya’da siyasiler ile kamuoyu, NATO konusunda adeta birleşti. Zira Helsinki, güvenlik kaygılarını NATO’ya üye olarak gidermeyi hedefliyor. İsveç’teyse durum farklı. Finlandiya’nın NATO’ya üye olması halinde İsveç, İskandinav ülkeleri arasında NATO’da yer almayan tek ülke olarak kalacak ve Rusya için kolay bir hedef haline gelecek. İşte bu nedenle, Stockholm yönetimi de, Finlandiya’nın NATO’ya tam üyelik başvurusunu gerekçe göstererek İttifak’a aday olmayı hedefliyor.

STOCKHOLM UYARILMIŞTI

Finlandiya, NATO’ya üye olmak için başta nükleer politikası olmak üzere birçok dönüşüm gerçekleştiriyor. İsveç ise NATO üyeliğini çantada keklik görüyor. Oysa NATO’ya üye ülkeler arasında Türkiye bulunuyor. Ankara’nın bölücü terör örgütü PKK ve bunun Suriye ile Irak’taki uzantıları konusunda ciddi kaygıları var. İsveç ise, düne kadar bu kaygılara hiçbir şekilde kulak asmıyordu. İsveç Savunma Bakanı Peter Hultqvist’in, terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD/YPG’yle yakınlığı buna bir örnek.

İsveç’in Ankara Büyükelçisi, ülkesinin PKK, PYD, YPG gibi terör örgütleriyle olan ilişkisi ve bu örgütlerin sözde kadın kollarıyla ilgili Helsinki’de düzenlenen toplantılar nedeniyle Türk Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı. Türkiye, Stockholm ve Ankara’da kapalı kapılar ardında İsveç’i uyardı. Ancak Stockholm, bu kaygıları pek ciddiye almadı.

Tabii Rusya’ya karşı güvenlik kaygıları yaşayan İsveç’in, üye olmaya çalıştığı bir teşkilatın üyesinin güvenlik kaygılarını hiçe sayarak, icazet talep etmesi son derece ilginç bir tutum. Tesadüf o ki, İsveç’in NATO’ya üyelik başvurusu, tam da ABD’nin YPG’nin işgali altındaki bölgelerde tarım ve inşaat alanlarına yönelik yaptırım muafiyeti getirdiği döneme rastladı. İki olay arasında bir bağlantı yok ama Ankara’nın hassasiyeti doğal olarak arttı. Şayet İsveç’le müttefik olacaksak, o zaman İsveç hükümetinin, “5. madde”nin hayata geçmesi halinde kendi askerlerin Türkiye için de ölmeye hazır olduklarını göstermesi, bir müttefik aleyhine faaliyette bulunan bir terör örgütünü desteklememesi gerekiyor. Türkiye, keşke haklı olduğu konuları kurumsal bir şekilde dile getirme imkân ve zamanına sahip olsa. Örneğin Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğine yönelik TBMM’de birer raportör atanabilirdi. Ancak zaman kısıtlı...

KUMA YAZILMIŞ TEMİNAT!

Türkiye’nin, dönemin Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı Bernard Rogers’in 1981’de, Yunanistan’ın yeniden NATO’ya katılımı konusunda Ankara’ya gönderdiği “garanti” mektubundan dili yandı. Keza 10 Aralık 1999’da dönemin Finlandiya Başbakanı Paavo Lipponen’in AB dönem başkanı sıfatıyla merhum başbakan Bülent Ecevit’e Türk-Yunan ilişkileri, Kıbrıs sorunu ve Türkiye’nin AB’ye adaylık süreciyle ilgili gönderdiği “güvence” mektubunun kuma yazılmış bir teminat olduğunu da gördü.

Yazının devamı...

NATO’ya yeni askeri komutan

8 Mayıs 2022

Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaştan dolayı, İttifak üyesi ülkeler NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in görev süresini bir yıl daha uzatmayı kararlaştırdılar. Ancak 3 yıldan bu yana görevde olan Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı Orgeneral Tod Wolters’e aynı tasarrufta bulunmadılar. Zira Wolters yerine Orgeneral Christopher Cavoli atandı.

İttifak’ın kriz ve savaş dönemlerindeki en önemli birimi Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanlığı. Belçika’nın Mons şehrinde bulunan askeri karargah NATO’nun caydırıcılığının beynini oluşturuyor. İttifak coğrafyasında yaşayan 1 milyar insanın güvenliğinden sorumlu. NATO’nun ilk Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı Orgeneral Dwight David Eisenhower.

Normandiya çıkarmasının mimarı olan Eisenhower, 2 yıllık görev süresinin ardından ülkesinde Cumhuriyetçi Parti adına seçimlerinde aday oldu ve ülkesinin 34. başkanı oldu. Bir başka deyişle Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı görevi NATO ve üye ülkeler için çok önemlidir.

Tabii 1950 yılından bu yana kabul etmek gerekir ki, o koltuğa oturan askerlerin neredeyse hiçbiri Eisenhower niteliğinde olmadı. Belki Wesley Clark bir istisna olarak sayılabilir.

Türkiye’de dış politika ve savunma konularına ilgi gösterenler, Transatlantik ilişkileri büyüteçle takip edenler, meşhur ‘Rogers mektubunu’ bilirler. 1980 yılında dönemin Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanının, Türkiye’nin Yunanistan’ın NATO’ya geri dönmesine icazet vermesi için gönderdiği teminat mektubu. ABD ve Rogers, o mektupta Türkiye’ye verilen teminatların ve garantilerin hiçbirini yerine getirmemiştir. Bu çerçevede değerlendirecek olursak eğer, Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı sıfatıyla Eisenhower’in koltuğuna oturacak olan kişiyi yakından incelemek ve tanımak önemli. ABD, General James Jones’dan bu yana, Mons’a gönderdiği komutan seçimine yeterince özen ve ilgi göstermedi sanki. 2006 yılından bu yana göreve gelenler zayıf, silik veya NATO’nun muharebe alanında görev alan başka komutanlar tarafından gölgelendiler.

Daha önce görev yapan General Curtis Scaparotti ile Amiral James Stavridis de ne bir James Jones, ne de bir Wesley Clark performansı sergileyebildiler. Zira bugün Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşa yönelik olarak yorumcu olarak televizyonlarda boy gösteren Stavridis’in, 2012 yılında hatalı ve başarısız bir şekilde gerçekleştirilen NATO askeri komuta yapılanmasının kötü mimarı olduğunu da unutmamakta fayda var.

Karacı geliyor

Ağırlıklı olarak karacılardan seçilen pozisyon son dönemde ekseriyetle hava kuvvetlerinden seçildi. Görev süresi yaz aylarında sona erecek olan Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı Tod Wolters’in yerine karacı General Christopher Cavoli’nin atanması son derece önemli bir hamle. ABD’nin, Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanlığına ve NATO’ya yeniden ilgi gösterdiğinin önemli bir işareti.

Yazının devamı...

Ukrayna savaşı ne kadar sürer?

1 Mayıs 2022

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 24 Şubat’ta Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşın ne zaman sona ereceği, dünya kamuoyu tarafından merak ediliyor. Moskova yönetimi, Ukrayna savaşını yıldırım bir şekilde sonuçlandırmayı hedefliyordu, ki bu konunun detaylarını geçmiş yazılarımda kaleme aldım. Hatta Rusya’nın, tüm hesaplarını Ukrayna’ya ait olan Kırım’da uyguladığı taktiğe ve elde ettiği sonuca endekslediğini de ifade edebiliriz. Bir başka deyişle, savaşın 10 ya da 15 gün gibi kısa  bir sürede sona ereceğini hesaplamıştı Moskova. 

Ancak Kremlin’deki hesap, Kiev’de tutmadı. Ukrayna ordusu 2014’ten bu yana çok değişti. Başta ABD olmak üzere, NATO’nun önde gelen müttefikleri tarafından eğitildi, Ukrayna ordusunun savunma doktrini de, kademeli olarak Sovyet askeri doktrininden NATO savunma doktrinine geçiş yapmaya başladı. Dolayısıyla bir yandan Rus ordusunun savaş taktiklerine sahipken diğer yandan da NATO’nun savunma doktrinini benimsemiş durumda. Zaten Ukrayna’nın Rusya’ya karşı sergilediği direniş de bunun ürünü. Kremlin yönetimi, yıldırım harekâtının mümkün olmadığını açık şekilde gördü. Rusya’nın vermiş olduğu kayıplar da bunu teyid etti. Rus ordusu da, sivil ve asker gözetmeksizin, Ukrayna’ya karşı neredeyse tam spektrumlu konvansiyonel bir taarruza geçmiş gibi görünüyor. 

Jet kararlar alındı 

NATO da savaşın uzun sürebileceğini öngördü. 24 Mart tarihinde Brüksel’de olağanüstü toplanan NATO devlet ve hükümet başkanları, NATO Genel Sekreteri’nin 1 Eylül 2022’de sona ermesi öngörülen görevini 31 Ekim 2023’e kadar uzattı. Avrupa Birliği (AB) savaştan kaçan Ukraynalı mültecilere uzun soluklu ev sahipliği yapmayı öngördü. Bu çerçevede, jet hızıyla, Ukraynalı sığınmacılara AB ülkelerinde bir yıl boyunca oturma ve çalışma izni veren idari düzenleme yaptı. 

ABD, İngiltere ve Polonya gibi NATO müttefikleri, Ukraynalı subay ve astsubayların nerede, hangi koşullarda eğitime tabi tutulacakları konusunda çalışmalar gerçekleştirdi. Batı, savaşın ilk döneminde Ukrayna’ya Rus birliklerine karşı kendisini koruyacak kadar silah vermekle yetindi ancak bu stratejisini hızla gözden geçirdi. Nitekim ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin başkanlığında, Almanya’nın Ramstein kasabasında bulunan NATO üssünde Ukrayna’ya ağır silahlar verilmesi ve mühimmat yardımının da uzun soluklu olması gerektiği konusunda önemli bir toplantı gerçekleştirildi. 

Aslında ABD, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik savaşının koreografisi hakkında dünya kamuoyuyla ciddi bilgiler paylaşmadı değil. Bir başka deyişle, ABD, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı askeri senaryosunu detaylı bir şekilde bildi ve önemli bölümünü de tüm dünyaya açıkladı. 

Savaşı neler etkiler? 

Ancak şu ana kadar hala kimsenin yanıtını bilmediği bir soru var? Kremlin’in “kiracısının” amacı ne? Ukrayna’nın deniz sınırlarına son vermek mi, Donbas bölgesini tamamen işgal etmek mi, işgal planlarına Moldova’nın Transdinyester bölgesini de dahil etmek mi? 

Yazının devamı...

Daha işi bitmedi!

26 Nisan 2022

İpi önde göğüsleyen Emmanuel Macron, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından yine iki turlu parlamento seçimleri için hazırlanacak. Macron böylelikle yolu yarılasa da, parlamento çoğunluğunu da elde etmek zorunda. 

Geçtiğimiz Pazar sandığa giden Fransız halkı, ülkenin yönetimini bir kez daha Emmanuel Macron’a teslim etti. Ancak oyların yüzde 58.54’ünü alarak ipi önde göğüsleyen Macron’u halen zorlu bir yarış bekliyor. Zira Macron’un, bu kez de Haziran’da yapılacak genel seçimlerde partisinin meclis çoğunluğunu elde etmesi için yeniden yollara düşmesi gerekiyor.

Bununla birlikte Macron, iki turlu cumhurbaşkanlığı seçimlerinde en yakın rakibi Marine Le Pen’e önemli bir fark atsa da, rakamlar, ülkede aşırı sağın önlenemeyen yükselişini ortaya koyuyor. Zira aşırı sağ Ulusal Birlik Partisi lideri Marine Le Pen oyların yüzde 41.46’sını almayı başardı. Yani, 2002’den bu yana yükselişte olan aşırı sağcı, yabancı düşmanı ve milliyetçi partiler, neredeyse iktidara ortak olmaya hazırlanıyor. Le Pen’in babası Jean Marie Le Pen, 2002 yılında oyların yüzde 17.7’sini alırken, 2017’de kızı, oy oranını yüzde 33.9’a çıkarmıştı. Son seçimde ise, temsil ettiği siyasi akımı, Fransız siyasetinde önemli bir yere getirmiş oldu.

Seçilmek yetmedi

Seçimlerde katılımın oranının düşüklüğü de, ayrı bir sorun elbette. Nitekim Fransa’da 1969 yılından bu yana en düşük katılım oranı kaydedildi ve seçmenlerin sadece yüzde 71’i sandığa gitti. Buradan hareket edilirse de, Macron, tüm seçmenlerin sadece yüzde 38.52’sinin oyunu alabildi. Gözlemciler, Macron yeniden seçilse de, aşırı sağın yükselişine engel olamadığına vurgu yapıyor. Nitekim ülkede sistem karşıtı kitlenin temsil ettiği oy oranı yüzde 63 civarında. Fransa’da sandığa giderek işlerin düzelmeyeceği düşünenlerin oranıysa yüzde 28.

Öte yandan Macron, ikinci turdaki galibiyeti Sosyalist Parti, Yeşiller, Cumhuriyetçiler ve Aşırı Sol Parti lideri Jean-Luc Melanchon’un seçmenlerinin desteğine borçlu. Zira ikinci turda kendi seçmenlerinin dışındaki siyasi oluşumlardan destek alarak ipi göğüsleyen Macron’un, Haziran seçimleri öncesinde, merkez sol ve sol partilerin seçmenlerine hitap edecek politikalara yeşil ışık yakabileceğini göstermesi gerekiyor. Aksi halde, Macron ve partisinin mecliste ülkeyi yönetecek kadar çoğunluğu elde etmesi zor görünüyor.

AB ve NATO açısından

5 yıllık iktidarını sürdürmek için cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri çerçevesinde 4 tur seçime soyunan Macron, şimdilik yolu yarıladı. Ancak parlamento seçimlerinde çoğunluğu elde etmesi de ülkenin karşı karşıya olduğu siyasi krizi ertelemeye yeterli olmayabilir. Macron’un, ülkesinin siyasal sistemini değiştirmek, siyasi partilerin temsil oranlarını makul ve adil bir seviyeye getirmek için önemli reformlar yapması gerekecek. Aksi taktirde ülkede bir sonraki seçimlerde popülistlerin iktidara gelmeleri “neredeyse” kaçınılmaz olacak. Macron’un seçim gecesi yaptığı açılım söylemini de bu şekilde değerlendirmek gerek.

Yazının devamı...

AB’nin enerji güvenliği, hidrojen ve Türkiye

24 Nisan 2022

Rusya’nın 24 Şubat’ta Ukrayna’ya karşı başlattığı savaş dış politikanın ağırlıklı konusu haline geldi. Rusya’nın Ukrayna’da kazandığı veya kaybettiği mevziler ve Ukrayna silahlı kuvvetlerinin direnci derinlemesine ele alınıyor. Keza, ABD ve NATO müttefiklerinin Kiev yönetimine verdiği askeri desteğin etkisi de yine dış politikayı meşgul eden başlıca konular arasında. Ancak gündemin gölgesinde kalan konular yok değil. Hatta gündemle çok bağlantılı olmalarına rağmen.

Nitekim hafta içerisinde iki önemli toplantı gerçekleştirildi. Avrupa Komisyonu’nun yeşil mutabakattan sorumlu başkan yardımcısı Frans Timmermans Çarşamba ve Perşembe Ankara’daydı. Avrupa Birliği (AB) ile Türkiye arasında yapılması kararlaştırılan yüksek düzeyli siyasi diyalog toplantıları kapsamında geldi. İstişareler tabii ki yeşil mutabakatla bağlantılı konular etrafında döndü. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı başlatmış olduğu savaşla birlikte AB’nin Rusya’ya enerji bağımlılığı ve bunun yarattığı sorunlar da yine Brüksel’de tartışma konusu. Almanya Başbakanı Olaf Scholz ile Alman iş dünyası AB’nin Rusya’dan gaz alımına son vermesine henüz icazet vermek istemiyor. Oysa Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, AB ülkelerinin bu konuda karar almaları gerektiğini dile getirerek bu adımı atmaya hazır olduğunu söyledi. En anlamlı açıklama ise İtalya Başbakanı Mario Draghi tarafından yapıldı. Zira Draghi, AB’nin Rus gazını boykot etmesi halinde karara her ne pahasına olursa olsun İtalya’nın da katılacağını açıkladı. Ve şu cümleyi ekledi. “Avrupa’da halkın barış ile klima arasında seçim yapması gerekiyor”. Bir başka deyişle halkın barış için fedakarlıkta bulunması gerektiğine vurgu yaptı. Avrupa Merkez Bankası (AMB) başkanı olduğu dönemde de Draghi, ‘her ne pahasına olursa olsun ekonomiyi ve Euro’yu kurtarmak gerekiyor’ demişti ve gereğini yapmıştı.

Timmermans’ın Türkiye’de gerçekleştirdiği 2’nci yüksek düzeyli siyasi diyalog toplantısı da AB’nin enerji güvenliği stratejisi açısından çok önemliydi. Aslında Yeşil mutabakatla birlikte AB, hem enerji güvenliğini, hem de enerjide kaynak çeşitliliğini sağlamayı hedefliyor. Rusya’nın Ukrayna’da başlatmış olduğu savaş ‘sayesinde’ 2000’li yıllardan beri gündemde olan bu enerji güvenliği politikası Almanya’ya rağmen ciddi bir ivme kazanmaya başladı. Ankara ziyareti esnasında Timmermans, Türkiye’nin AB’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirme stratejisinde kilit bir ülke olduğunu vurguladı. Sadece doğalgaz yolları açısından değil elbette. Aynı zamanda yeşil mutabakat çerçevesinde hidrojen enerji kaynakları konusunda Türkiye’nin Akdeniz’de çok önemli bir oyuncu olma potansiyeline vurgu yaptı. Hidrojene dayalı bir ekonomi geliştirirken AB’nin sadece bir veya iki tedarikçiye bağlı kalmak istemediğinin, Türkiye’nin bu alanda AB’nin çok önemli kilit bir partneri olduğunun altını çizdi.

Türkiye’nin kapasitesi

Türkiye’nin rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesine de atıfta bulunarak yeşil enerji kapasitesinden sitayişle bahseden Timmermans, Türkiye’nin hidrojen enerjiyi ihraç etme potansiyelinin de çok yüksek olduğuna dikkat çekti. Bu çerçevede Türkiye ile hidrojen enerjisi teknolojisi üzerinde önemli bir çalışma gerçekleştireceklerini de açıkladı. Hidrojen enerji Türkiye açısından çok önemli. Türkiye’nin cari açığını düşürecek nitelikte. Teknoloji yoğun bir sektör. İhracat kalemine bakıldığında da katma değeri çok yüksek. Hem istihdam yoğun hem de nitelikli insanların çalıştığı bir sektör olduğunu unutmamak gerekiyor. Yeşil mutabakat ve Paris anlaşmasına yönelik hedefler için de son derece uygun.

Öte yandan aynı gün, Bulgaristan diplomasi enstitüsü yine Ukrayna-Rusya ve enerji güvenliği bağlamında dikkat çekici bir webinar düzenledi. Kriz zamanında enerji ve iklim diplomasisi konulu oturumda AB’nin gaz tedarik zinciri ve Rusya’dan bağımlılığını azaltacak projeler ele alındı. Türkiye’den de katılımcıların bulunduğu toplam üç panelin özetini şu şekilde dile getirebiliriz: AB, doğalgaz ihtiyacını Rusya dışında başka ülkelerden giderebilir. AB’nin doğalgaz ihtiyaçları için, Akdeniz havzası önemli bir rol oynuyor. Mısır, Türkiye, İsrail gibi ülkelerin de bu alanda AB’ye katkıları çok büyük. Hidrojen gibi alternatif enerji kaynakları alanında da Türkiye son derece kilit bir ülke.

Nitekim enerji çeşitliliği, enerji güvenliği ve enerji alanında tedarik zinciri konusunda Türkiye AB için kilit konumda. AB içerisinde bazı ülkeler bu hususu kabullenmekte güçlük çekseler bile, AB kurumsal olarak bunun farkında. AB’nin partnerleri ve Türkiye’nin komşuları da yavaş yavaş bunu kabul ediyorlar. Üstelik de bu konu hem AB hem de Türkiye ve partnerleri için kazan-kazan formülü üzerine dayalı.

Yazının devamı...

Rusya'ya karşı taktik değişikliği

17 Nisan 2022

Rusya'nın Ukrayna’ya karşı başlattığı savaşta 53 gün geride kaldı. Savaşın ilk günlerinde ABD ve NATO müttefikleri, Rusya’ya ekonomik açıdan sert yaptırımlar uyguladı. Moskova, uluslararası ödeme haberleşme sistemi SWIFT'ten dışlandı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e yakınlığıyla bilinen birçok oligarkın mal varlıkları donduruldu. Rusya'nın kömür, kauçuk gibi ürünleri de ABD ve Avrupa Birliği (AB) piyasalarında yasaklandı. Yetmedi, Rus bandıralı ve Rus armatörlere ait üçüncü ülke bandıralı gemilerin de AB limanlarına girişi yasaklandı.

ABD ve NATO müttefikleri, Ukrayna ordusunun kısa vadede ihtiyaçlarını giderecek ivedi kullanımlı silah tedarikinde bulundu. Bu silahların çoğu savunma amaçlıydı. Müttefikler, Ukrayna’ya sadece savunma amaçlı silah temin etmeye özen gösterdi. Kiev ile Moskova arasında yaşanan savaşta muharip konumuna düşmemeyi amaçladılar. Putin ise, 24 Şubat'ta başlattığı Ukrayna savaşını çok kısa sürede bitirebileceğini düşündü. Hatta, "özel askeri harekât" olarak adlandırdığı bu savaşı doğrudan Kremlin’den kontrol edebileceğini ve yönetebileceğini hesapladı. Ancak bu tür geniş çaplı savaşlarda mutlaka eş güdümün sağlaması için sahada bir komutanın olması gerekiyor. Nitekim NATO’nun Bosna-Hersek, Kosova veya Afganistan harekatlarında mutlaka muharebe alanında bir komutan, yanında da bir hukuk danışmanı ve kurmayları bulunuyordu. Keza, ABD'nin Irak, Fransa’nın Mali harekatlarında da bir muharebe komutanı hazır bulundu.

Farklı yaklaşımlar...

ABD ile AB, Rus oligarkların mallarını dondurarak, Rusya’yı mali açıdan darboğaza sokmaya çalıştılar. Bu çalışma, Rusya'da "kısmen" etkili oldu. Ülkede raflar boşalmaya başladı. Tüketici de eksiklikleri hissetmeye başladı. Ancak Kremlin nezdinde beklenen etkiyi henüz göstermedi. Zira AB ve özellikle Almanya, Rusya’dan doğalgaz almaya devam ediyor. Ukrayna savaşının Rusya’ya maliyeti günde bir milyar dolar. Bunun 500 milyon doları AB ülkelerinin Rusya’dan aldığı gaz sayesinde finanse ediliyor.

Gelinen noktada ABD, AB ve NATO müttefikleri ile Rusya taktik değiştirmeye başladı. ABD artık Ukrayna’ya sadece savunma amaçlı silah değil, aynı zamanda muharip nitelikli silah göndermeye başlıyor. Bu silahların kullanımı için Ukrayna ordusunun mutlaka bir eğitim görmesi gerekecek. Oligarkların mal varlıklarının dondurulması sürüyor. Hatta artık oligarkların yakınları ve çocukları da hedef tahtasında. Örneğin Formula 1’de Haas takımı, Rus pilot Nikita Mazepin’in kontratına son verme kararı aldı. Ukrayna-Rusya savaşında tarafsız olduğunu ilan etmesi, Mazepin’i kurtarmadı. Zira babası Rusya Devlet Başkanı Putin’e yakınlığıyla biliniyor.

Yeni komutan, yeni plan

Putin, Ukrayna savaşındaki hatalarından kısmen de olsa ders aldı gibi görünüyor. Nitekim Ukrayna savaşına önderlik edecek bir komutan atadı. Türkiye ve NATO’nun yakından tanıdığı, Rusya’da da kahraman olarak bilinen General Aleksandr Dvornikov, Suriye’de Rus ordusuna önemli başarılar kazandırmıştı. ABD, Almanya, İngiltere ve Fransa genelkurmay yetkilileri de Dvornikov’u en azından Suriye’deki savaştan dolayı çok iyi tanıyor.

Putin bir yandan cephedeki komuta yapısı ve muharebe planlarını güncelleştirirken diğer yandan da Rus istihbaratında büyük bir "temizlik" yapıyor. Kremlin, ABD ve müttefiklere bilgi veren "kaynakları" yani Rusya'ya göre "muhbirleri" tespit etme çabasında. Zira ABD ve NATO, Moskova'nın Ukrayna’ya yönelik işgal senaryosunu harfiyen bildi. An itibariyle Rusya istihbarat servisi FSB’den 150 kişi görevden alındı. Bir kısmı gözaltında. Gözaltına alınanlar arasında ABD ve İngiltere’nin istihbarat kaynaklarına yakın gazetecilerin yanı sıra Albay Sergei Besada’nın da bulunduğu ifade ediliyor. Önce ev hapsine ardından da Lefortovo Hapishanesi'ne transfer edilen FSB 5. Servis Bölümü Başkanı Besada’ya, yardımcısı Anatoly Bolyukh da eşlik ediyor.

Yazının devamı...

Macron'u zor bir süreç bekliyor

12 Nisan 2022

Fransa'da cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turu, önceki gün yapıldı. 2017'de beklenmedik bir şekilde ipi önde göğüsleyen Emmanuel Macron, seçimlerde yine adaydı. İlk turda sandıktan az farkla da olsa birinci çıkan Macron’un, buna karşılık ikinci tur ve sonrasındaki işi zor. Zira 12 adayın yarıştığı seçimlerde, aşırı sağ Ulusal Birlik Partisi lideri Marine Le Pen, Macron’un 4.2 puan gerisinde ve oyların yüzde 23.4’ünü alarak ikinci tura kalma hakkını elde etti.

Aşırı sağ ve sol partiler arasında son derece çekişmeli geçen kampanyaların ardından ilk tur seçim sonuçları, ülkedeki kutuplaşmayı da gözler önüne seriyor. Nitekim, Fransa’nın geleneksel sosyal demokrat ve merkez sağ partileri yüzde 5’lik barajı aşamadı. Sosyalist Parti adına cumhurbaşkanlığı yarışına katılan Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo, oyların sadece yüzde 1.7’sini alabildi. Cumhuriyetçiler Partisi'nin adayı Valery Pecresse de, oyların yüzde 4.7’sini alarak hem kamuoyundaki iddiasını yitirdi hem de seçim harcamalarının devlet tarafından karşılanması için gereken yüzde 5’lik barajı aşamadı. Hatta Pecresse'nin, kampanya masrafları yüzünden iflasın eşiğinde olduğu bile söyleniyor.

Seçim sürecinde ciddi bir ivme yakalayan aşırı solun adayı Jean-Luc Melanchon da, oyların yüzde 22’sini alarak üçüncülük koltuğuna oturmasına rağmen, ikinci tura kalamadı.

DÜŞÜK KATILIM

Bununla birlikte ilk turda seçimlere katılım oranı da oldukça düşük kaldı. Bu çerçevede Fransa kamuoyunda sistemi değiştiremediği için sandığa gitmeyi reddedenler ile sistem karşıtı partilere oy verenlerin oranının yüzde 60’a yükseldiği görülüyor.

Öte yandan ilk turun ardından ülkedeki siyasi manzara da son derece ilginç şekillendi. Zira ülkede kamuoyu sanki dörde bölünmüş durumda. Merkez sağ ve sol akımları Emmanuel Macron temsil ederken, diğer iki siyasi akımı da Marine Le Pen'in aşırı sağ partisi ve Melanchon’un aşırı sol cephesi temsil ediyor. Tabii sandığa gitmeyen seçmenlerden oluşan bir akımı da hesaba katmak gerekiyor.

İşte tam da bu yüzden Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un işi çok zor. Cumhuriyetçi tepkiyle Fransa’nın aşırı sağa kaymaması için ilk turda Emmanuel Macron’a oy vermeyen, aşırı sol, yeşiller, sosyal demokratlar veya cumhuriyetçilere oy veren seçmen, ikinci turda ağırlıklı olarak Macron’u destekleyecek. Bu yüzden Macron’un seçilmesine neredeyse kesin gözüyle bakılabilir.

Yazının devamı...