AB ve Ortadoğu çıkmazı

16 Mayıs 2021

Dünyada irili ufaklı çatışmaların yeniden canlandığı bir dönemde Avrupa Birliği (AB) sıradışı birlik kimliğini korumaya devam ediyor hatta pekiştiriyor. Hatırlanacağı üzere AB’yi oluşturan ülkeler 100 yıl boyunca birbirleriyle savaştılar. En vahşi savaşları yaşadılar. Yaşattılar. İhanetlerin, katliamların, birbirlerini sırtından bıçaklayan liderlerin kıtasından, son 70 yılda artık huzur ve barış içerisinde yaşamanın yollarını keşfeden bir topluluk haline geldiler. Bu müthiş bir başarı hikayesi aslında. En azından refah devletinin gereğini nasıl yerine getirecekleri konusunda birbirleriyle mutabıklar. Uzun süre güvenliklerini ABD ve NATO’ya devreden AB ülkeleri, kalkınmalarını ve sosyal refahlarını aslında bu sayede elde ettiler. Çatışmalara da fazla katılmadılar. NATO ve ABD önderliğindeki kriz yönetimlerine ağırlıklı olarak maddi katkı ve siyasi destek vermekle yetindiler.

Aslında bu vesileyle ikinci dünya savaşından bu yana kendilerini yeniden inşaa edebildiler. Öyle ki AB ekonomik açıdan ABD ile birlikte çok önemli bir dünya aktörü oldu. Şimdilerde AB, artık dünya gücü olmanın peşinde. Dünyada sadece ekonomik açıdan değil aynı zamanda siyaseten de var olmak ve dünya meselelerinde kaale alınan bir topluluk olmak için çabalıyor. Ancak bu  emelini ve hedefini kanıtlayabileceği bütün fırsatları da siyasal ve yapısal sebeplerden dolayı harcıyor. Örneğin İsrail ile Filistin arasında yaşanan şiddetli çatışmalarda maalesef varlık gösteremiyor. Dış politika öyle bir alan ki, ülkelerin ya seyirci, ya figüran, ya aktör, ya da yönetmen senarist gibi bir konumda olması gerekiyor. Aktör görünümlü seyirci olma şansı yok. Oysa AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell İsrail-Filistin çatışmasında taraflara sükunet çağrısında bulunmanın dışında bir hamle yapmadı. AB’nin bu konudaki etkisizliğini de zımnen kabul etti.

Neticede AB’ye üye ülkelerin Ortadoğu barış sürecine yönelik olarak görüş farklılıkları çok büyük. Bunlar gene su yüzüne çıktı. Fransa, Almanya, Hollanda, Danimarka, Çekya ve Avusturya   İsrail’den yana açık bir tavır sergiliyor. İrlanda, İspanya, İsveç, Finlandiya ise Filistin’den yana görüş bildirdiler. Belçika gibi 7 partili koalisyonla yönetilen ülkeler koalisyon ortaklıklarını bozmamak için sessiz kalmayı hedefliyorlar. Ayrıca Filistin ile İsrail arasındaki gerilimin AB’ye üye ülkelere sirayet etmemesine de özen gösteriliyor.

Bir başka sebep de yapısal. AB’de veto hakkını kullanan veya veto tehdidini gündeme getiren üye ülke her daim ödüllendiriliyor. Bu hususu iyi ya da kötü anlamda dile getirmiyorum. Sadece bir tespit. Hatırlanacağı üzere, geçmişte Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum kesiminin AB’ye aday gösterilmemesi halinde genişleme sürecini veto etmekle tehdit etmişti. Ve ödüllendirildi.  Hollanda, Kovid esnasında AB’nin kurtarma paketine karşı olduğunu ileri sürdü, Lahey’in AB’nin bütçesine katkı payı düşürüldü, ödüllendirildi ve 750 milyar Euroluk kurtarma fonu bu sayede kabul edildi. Polonya, AB’nin çevre hedefine yönelik eylem planını veto etmekle tehdit etti, kömür santrallerinin süresini bu sayede uzattı.

Dış politikada ise AB’ye üye ülkeler AB’nin ortak tutumuna karşı çıkarak üçüncü ülkelere destek oldukları sürece bu sefer AB tarafından değil, ilgili üçüncü ülkeler tarafından ödüllendiriliyorlar. Enerji alanında İtalya ve Almanya ile Rusya, güvenlik alanında Fransa ile Mısır, Suudi Arabistan veya Birleşik Arap Emirlikleri ve geçmişte İngiltere ile ABD örneklerinde olduğu üzere. Bugün İrlanda Cumhuriyeti’nin Filistin ve Arap dünyasına açık desteği veya Çek Cumhuriyeti ile Avusturya’nın İsrail’den yana desteği de bunun bir parçası. 27’lerin AB’nin iç ve dış dinamiklerine karşı çıkmaları karşılığında söz konusu ödül sisteminin devam etmesi halinde AB, maalesef olması gereken dünya gücü standardına ulaşamayacak. AB’nin geleceğine yönelik konferans, 27’lerin kurumsal açıdan yeniden yapılanmaları için önemli bir fırsat. Bu fırsatı iyi değerlendirmeleri halinde, gerçekleştirilecek olan yapısal reformlarla AB dünyada etkinliğini artırabilir. ABD veya Rusya yaptığı gibi taraf seçebilir, ya da üçüncü bir yola doğru gidebilir. ABD, Ortadoğu’da İsrail’den yana tavrını değiştirmedi. Sadece Donald Trump’ın aksine, Biden yönetimi İsrail’de aşırı sağ partileri değil, ülke bütününü temsil eden siyasi akımları desteklemeyi tercih etti. Rusya ise Fyodor Lukyanov’un “Russia and the Middle East: Viewpoints, Policies and Strategies” kitabında yer verdiği Yevgeny Primakov, Sergei Lavrov ve Aleksandr Novak’ın görüşleri ışığında kendi çizdiği stratejide ağır aksak da olsa ilerlemeye devam ediyor ve Rusya yanlısı Arap intelligentsiyasını oluşturarak etkinliğini arttırmak üzere çalışmalarını sürdürüyor. AB’nin ise dünyada söz sahibi olması için ciddi bir iradesi ve bir de stratejisinin olması gerekiyor. Çünkü yumurta kırmadan omlet yapılamaz.

AB temsilcileri tartışmaların odağındaki Şeyh Cerrah mahallesinde incelemelerde bulundu.

Belçika’da kültür sanat normalleşiyor

Yazının devamı...

Porto zirvesi ve Avrupa’nın refah devleti kavramı

9 Mayıs 2021

Avrupa Birliği (AB)’nin önde gelen sosyal aktörleri ile liderleri Portekiz’in Porto kentinde bir araya gelerek, pandemi sonrası AB’nin refah devleti kavramını yeniden gözden geçirmeyi kararlaştırdılar. Malum, pandemi esnasında AB hem çevre duyarlılığı, hem ekonomi, hem de dış politika alanında önemli kararlar aldı. Avrupa Yeşil Mutabakatı yaklaşık iki yıldan bu yana çevre konusundaki hassasiyetini dile getiren Avrupa halkının beklentilerini karşılamak üzere kaleme alındı. Ayrıca AB, pandemiden dolayı zarar gören ekonomisini ayağa kaldıracak ve ekonomik dönüşümünü finanse edecek kurtarma paketi oluşturdu. Bu sayede Avrupa Komisyonu’nun bütçesi iki katına çıktı. Kurtarma fonuna da 750 milyar Euro ayrıldı. Bu paranın Avrupa Merkez Bankası’nın piyasaları rahatlatmak üzere sunduğu sıcak paradan bağımsız olduğunu düşünürsek, AB ile ABD’nin ekonomik müdahalelerinin miktarının birbirinden pek bir farkı yok. Washington yönetimi her zaman olduğu üzere AB’den ‘mek parmak’ daha hızlı davrandı, aşılama kampanyasında da olduğu üzere... Dış politika alanında da AB, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un stratejik egemenlikten stratejik otonomiye dönüştürülen kavramından yola çıkarak, henüz tam olarak şekillenemeyen ‘yeni dünya’ düzenindeki yerini almak için önemli adımlar attı. Kısa adı PESCO olan Daimi Yapılandırılmış Savunma İşbirliği Anlaşması da hayata geçmeye başladı.

AB, stratejik ticari ürünler alanında Çin’e bağımlılığını azaltmayı hedefliyor. Savunma alanında hem ABD’ye daha fazla katkıda bulunmayı hem de NATO’dan daha özerk hale gelmeyi hedefliyor. Enerji alanında da Rusya’ya olan bağımlılığını kademeli olarak düşürmeyi hedefliyor. Bütün bu yapılanma ve dönüşüm süreçlerinin bir eksiği vardı: Refah devletinin geleceği. Nitekim AB içerisinde refah devleti kavramı çok önemli. En liberal ve en muhafazakâr ülkelerde bile sosyal refah devleti kavramı ve kurumları öncelikler listesinde yer alıyor. ABD’de ‘Obama Care’ ile başlayan refah devleti kavramı, Biden’ın iktidara gelmesiyle birlikte daha fazla gündeme gelmeye başladı. AB ülkeleri Washington yönetiminin çok ilerisindeler. Bu çerçevede AB liderlerinin sosyal aktörler ve özellikle sendikalarla Portekiz’in Porto kentinde düzenledikleri iki günlük zirve son derece önemli.  

Pandemi sürecinin sona ermesiyle birlikte yeni dünya düzeninde sosyal haklar ve refah devleti kavramı enine boyuna tartışıldı. Avrupa Birliği’nin sosyal hakların pekiştirilmesi ve çağdaşlaştırılmasına yönelik olarak 20 maddelik bir bildirgesi ve bir eylem planı bulunuyor. Ancak bu eylem planının da sosyal aktörler ve sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte güncelleştirilmeye ihtiyacı vardı. Bu güncelleştirme çalışması da ancak kolektif zekanın bir ürünü olarak ve uzlaşıyla sağlanabilir. Zirvedeki en tartışmalı konu, AB genelinde sosyal dampinge neden olmayacak ortak bir asgari maaş kavramıydı. Bu konuda henüz görüş birliği yok. Ancak sosyal devlet tanımına yönelik olarak asgari müşterekte AB üyesi ülkelerin hükümetleri ile sivil toplum kuruluşları arasında bir görüş birliği yok değil. Nitekim işte fırsat eşitliği, iş piyasasına erişim hakkı, eğitim ve hayat boyu eğitim fırsatı, adil çalışma koşulları, güvenilir ve kabul edilir iş koşulları, sosyal güvenlik, iş özel hayat dengesi, işsizlik hakları, asgari sağlık sistemi ve standardı ile devletin temel hizmetlerine erişim hakkı görüş birliğinin sağlandığı unsurlar. Mutluluk ekonomisinin de parçası olan sosyal haklarda çalışanların ‘right to disconnect’ yani internet, mail ve sanal ortamdan kopma hakkına sahip olmaları da ele alındı. Bu alanda Fransa AB içerisinde önder ülke. İşverenin çalışma saatleri dışında çalışanına acil durumlar dışında elektronik posta veya sosyal medya üzerinde ulaşmamasını teminat altına alan ve çalışana da iş saatleri dışında maillere cevap vermek mecburiyetini ortadan kaldıran yasal düzenleme mevcut ve uygulanıyor.

AB’nin refah devletini pekiştirmeye yönelik çabaları ABD’den izlendiği gibi dünyanın başka diyarlarında da yakından takip ediliyor. AB refah devleti düzeyini biraz daha yükselttiği vakit,  bu düzeye ulaşamayan üçüncü ülkelerden gelecek olan malları da sosyal damping gerekçesiyle sınırlarından geri çevirebilecek. Avrupa Yeşil Mutabakatın uygulanmasıyla da çevre koşullarına uymayan üçüncü ülkelerden gelecek olan ürünleri ya yasaklayacak ya da gümrük vergileriyle marjinalize edecek. Yetmedi, stratejik nitelikli bir ürün ise stratejik otonomi kavramı çerçevesinde AB’den ihracatı yasaklanacak, veya ithalatına sınırlama getirilecek.

Sosyal hak diye bakıp geçmemek gerekiyor. Mutluluk ekonomisi ile refah devletinin bir parçası olan sosyal haklar aynı zamanda huzur, güven ve mutluluk içerisinde yaşanabilecek bir ortamı hazırlayıp, vatandaşların geleceklerini üçüncü ülkelere öngörmelerini engelleyen, halkını kendi topraklarında muhafaza etmeyi hedefleyen, jeopolitik boyutları da olan ilerici bir politika.

Belçika istihbaratından ‘Alibaba’ uyarısı

Konumuz ‘Ali Baba ve 40 haramiler’ değil maalesef, zira bu bir hırsızlık masalı. ‘Alibaba group’ olarak bilinen Çin Halk Cumhuriyeti’nin önde gelen e-ticaret, perakende ve internet alanında faaliyet gösteren firması, Belçika’nın Liège kentinde Avrupa ‘hub’ını oluşturdu ve 15 günden bu yana faaliyetlerine fiilen başladı. Belçika istihbaratı da Alibaba’nın faaliyetlerinin Avrupa ve NATO için tehlike oluşturabileceğini Belçika Adalet Bakanı Vincent Van Quickenborne vasıtasıyla dile getirdi.

Yazının devamı...

Avrupa’nın Afganistan kaygısı

2 Mayıs 2021

ABD ve müttefikleri 2012 yılından bu yana Afganistan’dan kademeli olarak geri çekilme planları yaptı. 2014 yılından itibaren de hayata geçirmeye başladı. Nitekim İSAF olarak bilinen Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü Aralık 2001’den itibaren Afganistan’ın başkenti Kabil’de görev almaya başladı. İSAF görev gücü doruk noktasındayken Afganistan’da müttefik ve partner ülkelerden 130 000 asker bulunuyordu. Bu rakamı anlamlandırmak için aynı dönemde Birleşmiş Milletler’in bütün dünyada konuşlandırmış olduğu barış gücü mavi berelilerin tam iki katıydı. 2014 yılında ise İSAF yerini ‘Kararlı Destek’ misyonuna devretti. 13000 asker gücündeki misyonun asıl amacı Afganistan’ın kendisini teröristlere karşı koruyacak askeri yeteneğe sahip olmasıydı.  ABD Afganistan’da terörle mücadele operasyonlarına devam ediyordu.

ABD’nin temel amacı 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olan El Kaide terör örgütünü etkisiz hale getirmekti. Bu esnada Afganistan’ın istikrarını sağlamak amacıyla yeniden inşasına da katkıda bulunmayı hedefliyordu. Bu açıdan bakılacak olursa eğer,  ABD, El Kaide terör örgütünü etkisiz hale getirdi. Washington yönetimi, Afganistan’ın istikrarının sağlanması için altyapı başta olmak üzere toplam 130 milyar dolar para harcadı. Bu meblağ ülke içerisinde yaptığı savunma harcamalarını içermiyor.  ABD’nin Afganistan’daki askeri müdahalesi esnasında Beyaz Saray’da kiracı tam 4 kez değişti. Bush, Obama, Trump ve 21 Ocak 2021’den bu yana Biden, ABD’nin Afganistan’a yönelik olarak devlet politikasında hiçbir stratejik değişiklik yapmadılar. Sadece ABD kurumları tarafından belirlenen çerçeve ve programın zamanlamasına siyasi bir katkıda bulundular. Siyasi katkı da ekseyeretli iç politika ve seçim kaygılarıyla yapıldı. Bu çerçevede Washington yönetimi için Afganistan kısa ve orta vadede  ABD için bir tehdit oluşturmuyor. Ancak Avrupalı müttefikler aynı görüşü paylaşmıyorlar. ABD’nin Afganistan’dan tamamen çekilmesiyle birlikte Taliban’ın Afganistan yönetimi üzerindeki etki ve ağırlığının artması ve ülkede güvenlik endişelerinin artması ihtimali üzerine duruyorlar. ABD’nin planlı olarak geri çekilme planına uzun süre ihtimal vermeyen Avrupalı müttefikler, Washington yönetiminin bu kararından sonra süreci nasıl yöneteceklerini kara kara düşünüyorlar. Kabil’de bulunan Batılı ülkelerin elçiliklerinin güvenlikleri ne şekilde üstlenilecek? ABD ve müttefiklerin Afganistan’da bulunan askerlerini hedef alan terör eylemleri finanse eden Rusya, tavrını gözden geçirecek mi? Keza istihbarat başta olmak üzere, harekât finansmanı, istihbarat, arama kurtarma ve lojistik açıdan tamamen ABD’ye yaslanan Avrupalı müttefikler nasıl hareket edecekler? Büyük devlet ve süper güçlerle sıradan ülkeler arasındaki en büyük fark da bu. Maliyeti ne olursa olsun bu tür operasyonları tek başlarını hayata geçirebiliyorlar. An itibariyle ABD dışında Afganistan’da harekât kabiliyetine sahip olan ve bu konuda sürdürülebilir mali gücü olan tek bir ülke var. O da Çin. Rusya bile ABD’nin yerini alabilecek imkân ve yeteneğe sahip değil. Avrupa Birliği ise maalesef tek başına küresel bir süper güç olmadığını kanıtladı. Nitekim Suriye, Libya, Yukarı Karabağ konusunda işaret parmağını uzatarak herkese ders vermeye çalışırken, küresel güç olarak kendisini kanıtlayabileceği bir arazi olan Afganistan’da varlığı yok denecek kadar az Oysa askeri çok olmasa bile parası var. Kimilerinin askeri var parası yok, kimilerinin de parası var ama askeri yok. İkisini bir araya getiren ülkeler de kendileri çalıp kendileri oynuyor. Diğerleri ise kendilerine kavisli aynaya bakarak dev sanıyorlar.

Tarımda yeni fırsatlar

İklim değişikliği ve küresel ısınma Kovid salgınına rağmen Avrupa’da insanların günlük hayatlarında kaygı yaratmaya devam ediyor. Bununla birlikte  küresel ısınma bazı Avrupa ülkelerinin tarım sektörüne de yeni fırsatlar getiriyor. Örneğin Belçika’da turp ile buğday ekimlerinin verimlerinin artması bekleniyor. Ayrıca bugüne kadar ekimi mümkün olmayan nohut da artık Belçika’nın güneyinde yetişebiliyor. Üzüm ekimleri de Belçikalı çiftçiler için yeni imkanlar oluşturuyor. Fransa’nın Alsace bölgesi ile Bourgogne bölgesinde yetişen Pinot Noir artık yavaş yavaş Belçika’nın Ardenne bölgesinde de iyi verim vermeye başlıyor. Küresel ısınma İtalya’nın güneyinde zeytinyağı üretimini olumsuz etkilerden, Fransa’nın kuzeyinde, Belçika’nın güneyinde, Türkiye’nin Marmara bölgesinde yeni fırsatlar yaratıyor. Kuşkusuz küresel ısınma Avrupa’nın güney kanadını olumsuz etkilerken, kuzey ve kuzeydoğu cephesinde önemli kapılar açıyor. Ancak her şeye rağmen küresel ısınmayla mücadele etmemek için bir neden değil, aksine…

Fransa’da ‘askeri kalkışma?’

AB’ye üye ülkelerde askerlerin siyasetteki varlıkları hiç belli olmaz. ABD’nin aksine askeri vesayetten çok çeken Almanya, İspanya veya Portekiz gibi ülkeler bu hususa çok önem verirler.  Sivil otoritenin asker üzerindeki denetimi çok önemlidir. Ancak siyasiler stratejik kararlarında askerlerin görüşlerine de ağırlıklı olarak yer verirler. Huawei firmasının 5G antenlerinin yasaklanması örneğinde yaşandığı üzere. Ancak askerler kamuoyu önünde kaygılarını paylaşmazlar. Bunu yapmayı deneyen üst düzey askeri yetkililer de Fransa Genelkurmay eski başkanı Pierre de Villier gibi hemen istifalarını sunarlar.

Geçtiğimiz hafta Fransa’da 60’a yakın subay Cumhurbaşkanını adeta tehdit ederek topa tuttular. Emekli askerlerin bu çıkışlarını arkasında Marine Le Pen bulunuyor. Bildirinin 21 Nisan tarihinde yine Le Pen’e yakın bir medya kuruluşunda yayınlanması da tesadüf değil. 21 Nisan 1961’de Charles De Gaulle’e karşı Cezayir’de bulunan Fransız generallerin darbe girişimini çağrıştırıyor. Fransa’da aşırı sağ, iktidara gelmek ve mevcut düzeni yıpratmak için maalesef her tür yolu deniyor. Bu tür hareketlerin Fransız kamuoyunda bir karşılığı olmasa da dikkatli olmakta fayda var.

Yazının devamı...

Avrupa Birliği, aşılama ve Kovid savaşı

25 Nisan 2021

Uluslararası ilişkiler alanında dikkat çekici gelişmeler yaşanmakta. Rusya’nın Ukrayna sınırına yaptığı askeri yığınak; ABD ve müttefiklerinin 1 Mayıs tarihinden itibaren Afganistan’dan geri çekilme kararları; NATO’nun 14 Haziran’da Brüksel’de düzenleyeceği Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesi; Çin Halk Cumhuriyeti’ne karşı müttefiklerin sergilemeyi hedefledikleri tutuma yönelik tartışmalar... Dış politika alanında dirsek çürüten bizler için son derece anlamlı gelişmeler. Ancak Avrupa Birliği (AB) halkı, bu konularla pek meşgul değil. AB’de halk aşı peşine düştü. Dünyanın en zengin alt kıtası olan Avrupa’da aşı yoksulluğu artık dayanılmaz boyutlara geldi. Aşılama kampayasındaki belirsizlik insanlara bıkkınlık getirdi. Hatırlanacağı üzere salgının başında AB kurumları ve üye ülkeler Kovid’e savaş açtıklarını ilan etmişlerdi. Bu yöndeki en kararlı açıklamayı Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron “Nous sommes en guerre” diyerek yapmıştı. Yani savaştayız. AB üyesi ülkeler de ‘savaş’ ekonomisine geçmişlerdi. Kovid’den korunmak için ihtiyaç duyulan maskelere el konuldu, tekerlek ve motor üreten fabrikalar suni teneffüs makinesi üretmeye başladılar. Kozmetik firmaları seri şekilde hidroalkolik jel üretmeye başladılar. Buz pateni salonları morga çevrildi, askerler çeşitli ülkelerde sahra  hastaneleri kurarak yatak kapasitesini artırmaya çalıştılar. Sokağa çıkma yasağı genişletildi, bu gibi yasakları uygulamayanlara cezai müeyyide getirildi, kontroller arttı.

Avrupa Komisyonu da bu ‘savaş ekonomisi’ çerçevesinde AB halkının aşı kıtlığı çekmemesi için tüm AB ülkeleri adına aşı alımına soyundu. Ancak başarılı olamadı. Zira adeta soğuk savaş döneminde, doğu bloku ülkelerinin ekonomik modellerinde uygulandığı üzere, Komisyon tüm üye ülkelerin aşıya sahip olmaları ve aynı oranda aşılanmaları için piyasada kısa ve orta vadede üretilecek bütün aşıları biraz geç de olsa satın aldı. Bu hamlesi de aşı arzında kıtlık yarattı. Bir başka deyişle AB aşı arzında kendi eliyle kıtlık yarattı. Oysa liberal ekonomi ve özgürlükçü toplumlarda asıl olan  prensip arz ve talep dengesi. Avrupa Komisyonu ise yarı müdahaleci ekonomi, biraz merkezi ‘planlama’ ekonomisi ile adeta arz talep dengelerini alt üst etti. AB aşı tedariki ve aşılama kampanyası konusunda hibrid bir sistem uygulamaya çalıştı. DNA’sına aykırı bir şekilde serbest pazar ekonomisi görünümlü müdahaleci devletçi bir yaklaşım sergiledi. Gelinen nokta hiç de hoş değil. Avrupa’da insanlar artık tecrit kurallarının ve getirilen kısıtlamaların psikolojik etkilerini ciddi bir şekilde yaşıyorlar. AB ülkelerinin Kovid ve aşı konusunda halklarına verdikleri taahhütlerini yerine getirmemeleri sorun teşkil ediyor. 18-55 yaş dilimindeki insanlar belirsizlik içerisinde, ne zaman aşılanacaklarını, yaz tatiline gidip gidemeyeceklerini bilmiyorlar. Nitekim çeşitli AB ülkelerinde aşı karaborsası başlamış durumda. Bekleme listesine ismini yazdırmak için çeşitli yöntemler deneyen, aşı merkezleri önünde adı listede yer almamasına karşın randevusuna gelmeyen kişilerin aşısından istifade etmeye çalışan insanların sayısı ciddi oranda arttı. Hatta aşılama merkezlerinde çalışanlara   para vermeye teşebbüs eden insan sayısı da ciddiye alınacak düzeyde. Fransa’nın ünlü Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle, ‘yönetmek öngörmektir’ derdi. AB bu süreci yönetemediğini gösterdi.  AB’ye hasım çevreler de bunun maalesef farkında. Bu yüzden de ‘iyi ki NATO var’ dedirtiyor AB. Zira hakiki bir savaş çıksa AB kurumlarının elleri kolları dolanır.

Zeki şehirlerin zeki lambaları

Zeki şehir projeleri yeni değil. Ancak salgınla birlikte yeniden revaçta. Belçika’nın başkenti Brüksel’de şehir lambaları sadece daha az enerji tüketmek ve ışık kirliliğini engellemek üzere tasarlanmıyor. Şu sıralarda yaydıkları ışıkla Kovid-19 gibi virüslerle mücadele edebilmeleri için çeşitli uygulamalar deneniyor. Sokak lambalarının zeki kullanımına yönelik başka örnekler de yok değil. Örneğin İspanya’nın Barselona kentinde sokak lambaları ile plajların doluluk oranı ve sosyal mesafe ölçülüyor. Bu sayede plajların aşırı kalabalık olmasını engelleniyor. Çevre kirliliği ile atık yönetimine yönelik olarak da fayda sağlıyor. Bu arada Fransa’nın Ankara Büyükelçiliği de 22 Nisan dünya çevre günü vesilesiyle biyoçeşitliliğin korunmasına, israfın ve atığın azaltılmasına ve döngüsel ekonomilere katkıda bulunacak projeleri finanse edeceğini açıkladı. Türkiye’deki Fransız enstitüsünün internet sitesinde bütün detaylar yer alıyor ilgilenenlere.

Fransa ordusunu yeniden yapılandırıyor

NATO’nun Afganistan’dan tamamen geri çekildiği, ABD’nin Çin denizine açıldığı bir dönemde Fransız ordusu da tepeden tırnağa yeniden yapılanıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron 2017’deki Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında ordunun yeniden yapılandırılacağının sözünü vermişti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Pierre de Villier, Macron’un göreve gelmesiyle birlikte yaptığı bütçe tercihlerini kamuoyunda eleştirmişti. De Villier’in sözleri Macron’un onu görevden almasına neden olmuştu.

O tarihten beri Fransa, askeri açıdan gelecekteki tehditleri belirlemeye çalışıyor. Bu çerçevede Fransa Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Thierry Burkhard 2030 Stratejik Vizyon adlı raporunda Fransız ordusunun gelecekte karşı karşıya kalacağı tehditler ve geliştirmesi gereken imkan ve yetenekleri sıraladı. Buna göre gelecekte asimetrik tehdit ihtimalleri azalıyor. Hibrid tehditler ile yüksek şiddetli çatışma ihtimalleri artıyor. Bu husus yüksek angajman ihtimali olarak tarif ediliyor. Burkhard’e göre 8.000 ila 25.000 askerin yer alabileceği devletler arası çatışma ihtimali gelecekte çok yüksek. Oysa Fransa Nijer’de 5.100 askerle bile neredeyse zorlanıyor. Bu senaryoya hazırlıklı olmak için kolları sıvayan Fransız ordusu çok uzun bir sürenin ardından ilk defa onbinlerce askerinin fiilen katılacağı dev bir tatbikat hazırlığına girdi. Fransız ordusu Scorpio adlı yapılanma çalışmasıyla da zırhlı birliklerini modernize etmeyi hedefliyor. 

Yazının devamı...

AB, Hint-Pasifik Okyanusu’na ayak basıyor

18 Nisan 2021

Avrupa Birliği’nin (AB) dış politikası ve küresel çalışmaları koltuk kavgasının biraz gölgesinde kaldı. Hatırlanacağı üzere Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen (VDL) ile AB Konseyi başkanı Charles Michel’in geçen hafta salı günü Ankara’ya gerçekleştirdikleri resmi ziyaret esnasında yaşanan koltuk sandalye ikilemi Brüksel’de geniş yankı uyandırmıştı.

Aslında bu mini kriz felsefi açıdan önemli tartışmaları da gündeme getirdi. Hak ile çıkar arasındaki farkı bir kez daha gösterdi. Bunlar zaten birbirleriyle zıt iki kavram. Hak, hukukla korunan bir olgu. Çıkar ise kişinin hak ettiğinden fazlasını alma çabası. Hak sonuna kadar savunulur. Çıkar ise fazlasını alırken başka birinin hakkı eksiliyor anlamını içeriyor. Yani çıkarda çatışma yer alıyor. Nitekim VDL ile Michel arasında bir çatışma yaşandı. Avrupa basını da kötü sınav verdi. Ekseriyetle değerler bilgisi ile değer yargısı çatıştı. Kültürel ezbere ve dolayısıyla ön yargıya dayalı haberler yapıldı. Ancak istisnalar yok değil. Örneğin Liberation gazetesinin Brüksel muhabiri olayı çok güzel bir şekilde kaleme aldı. Ki kendisi Türkiye dostu olarak da tanınmaz.

Koltuk krizinin gölgesinde AB, ABD ile dış politikasını her geçen gün yakınlaştırıyor. Zaman zaman ABD AB’nin politikalarına ayak uydurmaya çalışıyor. Ama daha çok AB, ABD’nin neo geleneksel dış politikasına uyum sağlamaya çalışıyor. Rusya, Ukrayna veya İran konusunda görüldüğü üzere... ABD’nin Afganistan’dan geri çekilme takvimine yönelik olarak da Avrupalı müttefikler ile Washington yönetimi aynı politikayı benimsemiş durumda. 1 Mayıstan itibaren NATO üyesi ülkeler ile AB ülkeleri ve partnerler Afganistan’ın güvenlik anahtarlarını Afgan yönetimine tamamen teslim ederek bölgeden çekilecekler. Yeni hedef Çin denizi. Beklendiği üzere ABD eksenini Çin’e kaydırıyor. AB de ABD’ye bölgede destek olmaya hazırlanıyor. Bu çerçevede pazartesi günü video konferans yöntemiyle bir araya gelecek olan AB dışişleri bakanları, Brüksel’in yeni Hint-Pasifik işbirliği stratejilerini ele alacaklar.

AB için Çin, kısmen de olsa ticari bir partner. Ancak AB’nin Çin’le rekabet ettiği birçok konu bulunuyor. ABD’nin Çin’e yönelik olarak yaklaşımında askeri ve stratejik unsurlar ön planda yer alıyor. AB ise ABD’ye ekonomi başta olmak üzere ticari, sosyal, kültürel ve kısmen askeri açıdan destek olabilir. Diplomatik açıdan da ABD’nin çabalarını kendi mekanizmalarıyla destekleyebilir. Çevre politikalarından teknolojiye bölgede önemli bir aktör olabilir. Ayrıca Hollanda, Fransa, Portekiz gibi ülkeler bölgede ABD’ye destek amacıyla önemli katkılarda bulunabilirler. Afrika kıtasının doğusunda başlayan  ve Japonya’ya kadar uzanan Hint Pasifik bölgesi önemli bir coğrafya. AB ile Asya ülkeleri arasındaki kurumsal işbirliği 1996 yılında kuruldu. Bu işbirliğinin önümüzdeki dönemde canlandırılarak ABD’nin önderliğindeki APEC’le işbirliğinin pekişmesi bekleniyor. ASEAN ülkeleriyle birlikte APEC ve ASEM de Batı dünyasının Çin’e yönelik olarak kurumsal ‘silahları’ olacak. AB hem ekonomik fırsatları kollayacak hem de ABD’ye destek sağlayacak. Türkiye de aslında Endonezya, Malezya, Pakistan, Brunei ve Bangladeş gibi ülkelerle olan yakınlığını kullanarak bu oyunda yer alabilir. Kovid sonrası dünya şekilleniyor. Çiğ ve içi boş tartışmalarla vakit kaybeden ülkeler fırsat trenini kaçırabilir.  

Robert Schuman azizleşme yolunda

Robert Schuman Avrupa Birliği (AB) konularını yakından takip eden kişiler tarafından bilinen bir ismi. Fransa’da iki dönem başbakanlık görevini üstlenen, sonradan Avrupa Parlamentosu Başkanı da olan Schuman, AB’nin kurulması konusunda Alman Konrad Adenauer ve Belçikalı Paul Henri Spaak ile birlikte öncü isimler arasında yer alıyor.  Schuman bildirgesinin de mimarıdır. Hatırlanacağı üzere dönemin Fransa Dışişleri Bakanı olan Schuman, Jean Monnet’den esinlenilmiş,  Fransa ile Batı Almanya’nın kömür ve çelik sanayilerini tek çatı altında birleştirmeyi öngören öneriyi önce Fransa’nın devlet politikası haline getirmek için bakanlar kurulundan karar aldırmış, sonra da 9 Mayıs 1950’de ilan etmişti. Böylece AB olarak filizlenecek olan ilk tohumu attı ve Avrupa Kömür Çelik Birliği’nin 18 Nisan 1951’de kurulmasına vesile oldu. Katolik inancına bağlı olan Schuman laikliğe de son derece önem veriyordu. Hıristiyan Demokrat partisine üye olsa da ona her zaman fikir öncülüğü eden Jean Monnet gibi Transatlantik ilişkiler ile serbest ticaret fikrine çok değer veriyordu. Bu çerçevede AB’nin bir medeniyetler topluluğu olmaması gerektiğini savunuyordu.

Fransa’da bulunan Metz Piskoposluğu ile AB’deki Hristiyan Demokratlar, AB’nin kurucu önderlerinden Schuman’ın Vatikan tarafından taziz edilmesi, yani aziz ilan edilmesi için yaklaşık 30 yıldan bu yana uğraş veriyorlar. Bu, ölmüş bir kişinin cennete dua eden kişiler ile Tanrı arasında aracılık yapma yetkisine sahip olduğunun ilanıdır. Schuman’ın önümüzdeki 9 Mayıs tarihinde taziz edilmesini bekleniyordu. Ancak takvim gereği Papa’nın bu işlemi ancak Haziran ayında gerçekleştireceği bildirildi. Schuman’ın Almanya ile savaştıktan tam 5 yıl sonra Almanlara dostluk elini uzatmış olması, AB’nin inşa edilmesinde cesur kararlar alması ve barışın daimi kılınması için çaba harcamasından dolayı aziz ilan edilmesi bekleniyor. Ancak Vatikan’ın bu hamlesi AB içerisinde kimi siyasi partiler nezdinde tartışmalara neden olmuyor değil. Zira  laikliğe önem veren kimi Sosyal Demokratlar bunun AB’nin bir ‘’Hıristiyan’’ kulübü olarak algılanmasına neden olabileceği endişesini taşıyorlar. Kimi liberaller de  Schuman’ın esinlendiği  Jean Monnet’in AB projesinden uzaklaştıran ve AB’yi sadece bir medeniyet projesine indirgenmesine neden olabilecek bir karar olarak değerlendiriyorlar. Schuman henüz aziz ilan edilmedi ancak AB konusunda kafa yoran çevrelerde tartışma devam ediyor.

Yazının devamı...

‘Koltuk krizi’ AB-Türkiye ilişkilerini gölgelemeyecek

13 Nisan 2021

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen ile AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in Ankara ziyareti esnasında yaşanan oturma düzeni geriliminin yankıları Brüksel’de sürüyor. AB’nin en önemli iki kurumun üst düzey yetkilileri ise Milliyet’e yaptıkları değerlendirmede “iki kurum arasında yaşanan öndegelim konusundaki görüş ayrılığının AB-Türkiye ilişkilerini gölgelememesi” gerektiğini açıkladılar.

AB Konseyinin üst düzey yetkilileri Milliyet’e yaptıkları değerlendirmede, Von der Leyen’in sosyal medyada viral haline gelen tepkisini abartılı bulurken, “keşke bu tepkisini kapalı kapılar ardında kameralar kapalıyken dile getirseydi” demekle yetindiler. Aynı kaynaklar, yaşanan olayın AB-Türkiye ilişkilerini yeniden canlandırma çabalarını gölgelememesi gerektiğini hatırlatırken, Haziran ayında düzenlenecek olan zirveye kadar önemli milatların bulunduğuna da dikkat çektiler. Konsey kaynakları “Bazı ülkeler nezdinde olayın Türkiye’den kasıtlı olarak yapıldığı görüşü yok değil, ancak genel kanaat bu yönde değil. Türkiye karşılama ve ağırlama konusunda hassasiyet gösterdi, çaba harcadı” diyerek AB’nin Ankara temsilcisinin de konuya yönelik olarak bir dahlinin bulunmadığını savundular. Kaynaklar bundan sonra Komisyon ve Konseyin Türkiye dosyasını ilerletmek ve pozitif gündeme yönelmek üzere kolları sıvadığını ve Ankara’da yaşanan olayı geride bırakarak geleceğe baktıklarını ifade ettiler.

Avrupa Komisyonu kaynakları da Milliyet gazetesine yaptıkları değerlendirmede “Avrupa Komisyonu Başkanı olay esnasında hoşnutsuzluğunu dile getirdi. Bizim için konu kapanmıştır. Şimdiden Gümrük Birliği’nin güncelleştirilmesi için teknik çalışmalara başlandı bile” dedi. Avrupa’da basın mensuplarının konuyu canlı tutmaya yönelik olarak çabalarının doğal olduğunu söyleyen Avrupa Komisyonu yetkilileri, “Ankara temasları esnasında elde edilen kazanımları sürdürülebilir ve pozitif ajandanın içeriğini şekillendirmeye çalışıyoruz” şeklinde değerlendirmede bulundular.

AB Konseyine göre Ankara’da iki kurum temsilcisi arasında yaşanan gerilimin Haziran ayındaki zirveye bir etkisi olmayacak. Fransa’nın AB işlerinden sorumlu Devlet Bakanı Clément Beaune’un Türkiye’yi olayda suçlu ilan eden tutumu ve ‘bu davranışın karşılıksız kalmaması gerektiği’ yönündeki tepki çağrısı Avrupa Komisyonu tarafından dikkatle takip ediliyor.

Üye ülkelerin önde gelen temsilcileri ise Konsey ile Komisyon arasındaki iki tepe ismin iyi geçinmesi gerektiği konusunda iki kurumun temsilcilerini uyardılar. Hatta AB kurumlarının önde gelen isimlerine bu krizden dolayı Türkiye’ye tepki göstermemeleri gerektiği konusunda da ciddi uyarılarda bulunuldu. Zira Von der Leyen’in özel kalem müdürü Stefan Seibert’in Ankara’daki ziyarette yaşanan olaylarla ilgili olarak konuya yakın kişilere sert tepki göstermesi ve zaman zaman tehditde bulunmasının kabul edilemez olduğu da net bir şekilde ifade edildi.

Türkiye’de mukim 4 milyon Suriyeli mülteciye verilecek olan Mali yardıma Avrupa Komisyonu ile AB Konseyi’nin ortak karar vermesi gerekecek. Zira AB’nin 7 yıllık bütçesinde bu konuya kaynak ayrılmamıştı. Kaynağın yarısı AB bütçesinden diğer yarısı da üye ülkelerden sağlanacak. Keza Gümrük Birliği konusunda da güncelleştirmeye yönelik olarak yetki talebi Avrupa Komisyonu tarafından kaleme alınacak.

Yazının devamı...

AB kurumları ve güç dengeleri

11 Nisan 2021

Avrupa Birliği’nin (AB) iki önemli kurumu olan AB Konseyi ile Avrupa Komisyonu’nun tepe isimlerinin Ankara ziyaretinin yankıları Brüksel’de devam ediyor. Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan Schuman meydanında mukim bu iki kurum arasında öteden beri çekişme yaşanıyor. Lizbon anlaşmasından önce AB Konseyi’nin başkanlığını 6 aylığına AB dönem başkanı olan ülkenin devlet veya hükümet başkanı üstleniyordu. Avrupa Komisyonu Başkanlığına ise AB’ye üye ülkelerin liderleri tarafından belirlenip Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından onaylanan bir siyasi şahsiyet getiriliyordu. 2009 yılında devreye giren Lizbon anlaşmasıyla birlikte AB kurumlarında önemli değişiklikler gerçekleşti. Amsterdam ve Nice anlaşmaları döneminde AB Dış Politika Yüksek Temsilciliğini 2 dönem yani 10 yıl üstlenen İspanyol Javier Solana koltuğunu İngiliz Cathy Ashton’a devretti. Ashton hem AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi, hem de AB Komisyonu Başkan Yardımcısı oldu. Lizbon antlaşmasının öngördüğü bir başka değişiklik de AB Konseyi Başkanlığı görevi. AB üyesi ülkeler Konsey’e 6 ayda bir değişen dönem başkanlığı yerine 2,5 yıllığına atanan bir başkan seçerek bu göreve daha fazla istikrar ve görünürlük sağlamayı hedeflediler. Dönem başkanlığı uygulaması devam ediyor. Ancak dönem başkanı AB Konseyi Başkanı’na lojistik ve siyasi destek vermekle “yetiniyor”. Bunun uygulaması ise dönem başkanlığını üstlenen ülkeye göre değişiyor. Almanya gibi AB’nın ağır topu bir ülke dönem başkanı olduğunda AB Konseyi Başkanına pek yer bırakmıyor.

2009 yılından bu yana AB Konseyi Başkanı ile Avrupa Komisyonu başkanı arasında güç çekişmesi yaşanıyor. İlk AB Konseyi Başkanı van Rompuy ile dönemin Komisyon Başkanı Barroso arasında ciddi bilek güreşi yaşandı. Juncker-Tusk dönenimde ise Komisyon Başkanı Juncker sağlık sorunlarına rağmen Tusk’ı ezdi geçti. Şimdilerde ise AB’nin iki tepe ismi arasındaki rekabet iyice su yüzüne çıktı.

AB’nin dış ilişkilerdeki temsil enflasyonu ve bölük pörçük yetki kavramı üçüncü ülkelerde kafa karıştırmıyor değil. AB Konseyi Başkanı AB’nin devlet ve hükümet başkanlarını temsil etse bile görevi sadece idari nitelikte. Üye ülkelerin isteklerinin dışına çıkacak pazarlık ve müzakere gücüne sahip etkili ve yetkili bir kişi değil. Kendi kurumunun bütçe ve insan kaynakları ile AB liderleri arasında mekik diplomasisi uygulamaktan sorumlu olup AB zirvelerinde alınan kararlarla ilgili olarak AP’ye bilgi veren kişi. Asıl güç, görev ve yetki sahibi olan kurum Avrupa Komisyonu.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel devlet başkanı sıfatında olabilir ancak yetkisi ne ABD Başkanı ya da Fransa Cumhurbaşkanının, hatta ne de Alman Cumhurbaşkanının seviyesinde. Michel’in Türkiye gibi AB’ye üye olmayan ülkeler nezdinde aslında fazla bir yetkisi yok. Türkiye AB’ye ve Michel’e önem verdiği sürece Michel’in bir önemi var. Ursula Von der Leyen’in (VDL) ise yetkileri AB anlaşmalarından geliyor. Komisyonun yasal girişimde bulunma gibi yetkileri var, ayrıca AB’nin bütçesini elinde tutuyor.

Bu çerçevede değerlendirme yapılacak olursa Lizbon anlaşmasına rağmen AB kurumları dış temsil konusunda sorunlarını çözemediler. ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger’in “AB ile görüşmem gerekiyorsa kimi arayacağım” sorusuna hala yanıt verilmedi. Ankara’daki ziyaret esnasında AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in yer almaması da dikkat çekiciydi. AB’nin Ankara temsilcisinin Ankara’da mukim basın mensuplarına düzenlemeyi öngördüğü ‘background briefing’ neden son anda iptal edildi? Genellikle Türkiye’ye eleştirel bir bakışı olan Fransa’nın Washington eski büyükelçisi Gérard Araud, Ankara’da yaşanan ve AB basının Türkiye’yi eleştirmesine neden olan durumun aslında Michel’in protokolünden kaynaklandığını içtihat kararlarını hatırlatarak çok net anlattı. Michel’in sözcüsünün bütün bu süreç sırasında sessiz kalması kimilerine göre skandal. VDL’in sözcüsü Eric Mamer ise kendi kurumu açısından süreci imkanları dahilinde çok iyi yönetti ve Michel’in ekibinin aksine Türkiye’yi eleştiren en ufak bir açıklaması olmadı. Michel’in “liseli gençler” gibi Facebook’tan yazdığı yanıt ise AB kamuoyu için hayret vericiydi. Özür dilememiş olması da. İngiltere AB’den ayrıldıktan sonra AB’nin Londra temsilciliğini “elçilik” statüsünden “uluslararası örgüt” temsilciliğine indirmişti. Londra’nın bu hareketi Brüksel’de ve Michel tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Aslında Michel belki de Belçikalı sürrealist ressam René Magritte’in çizdiği “adamın oğlu”ndaki ‘oğula’ benziyor.  Kimilerine göre sadece başarılı siyasetçi Louis Michel’in oğlu, ancak dibine düşmemiş. Düşseydi Magritte adamın oğlunun ağzına elma değil armut çizerdi. Aslında aklın bir tuhaflığıdır kişilerde bir gizem olduğunu düşünmek. Charles Michel ve ekibinin yetkisi ve gizeminin de kendinden menkul olduğu ortaya çıktı.

Çılgın yıllar ve mutluluk ekonomisi

Çılgın yıllar malum 1. Dünya Savaşının ardından Paris’te kültürel ve sanatsal aktivitelerin doruk yaptığı dönemi tarif ediyor. Aynı zamanda kükreyen yıllar olarak bilinen bu dönemde ABD ekonomisinde yaşanan büyümenin Avrupa’ya yansımasıyla Fransızlar uzun süren yokluktan sonra huzur ve yaşama arzusunu yeniden kazanmaya başladılar. Şenlik içerisinde Josephine Baker, caz, Art Deco, Coco Chanel’in ön plana çıktığı, ev aletlerinin icad edildiği bir zaman dilimiydi. Avrupa’nın önde gelen ekonomist ve toplum bilimcileri de Kovid-19 krizinden dolayı yaşanan kısıtlamaların sona ermesiyle birlikte yeniden çılgın yılların yaşanabileceğini dile getiriyorlar. Aşılama oranının %70’e ulaşmasından sonra tecrit uygulamasına ve sınırlamalara son verilmesi hedefleniyor. İnsanların da kendilerini eğlenceye, yolculuğa ve çılgın partilere vermeleri bekleniyor. Bu noktada 1929 gibi bir krizin yaşanmaması için de mutluluk ekonomisine yeniden yer verilmesi, çalışma sürelerinin kısıtlanması, insanların yıllık tatil sürelerinin yeniden uzatılması da düşünülmüyor değil. Pandemi sonrası nasıl bir dünya bizi bekliyor henüz bilinmez. Tarihçiler önümüzdeki dönemi çılgın yıllar mı neo çılgın yıllar mı diye niteleyecek, onu zaman gösterecek.

 

Yazının devamı...

Michel hırsına mağlup oldu

9 Nisan 2021

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la görüşmesinde ayakta kalmasının yankıları Brüksel’de sürüyor. Görüşmede yaşanan koltuk krizine AB Konseyi Başkanı Charles Michel uzun süre sessiz kalmayı tercih etti. Ardından sosyal medya üzerinden fransızca bir mektup kaleme alan Michel, sorunun “Türk protokolünün katı tutumundan” kaynaklandığını iddia etse de, Brüksel’deki AB kurumları Michel’in iddialarını doğrulamıyor. Von der Leyen’in sözcüsü Eric Mamer, Ankara ziyareti öncesi AB adına düzenlemelerin AB Konseyi Başkanı Charles Michel’in protokol müdiresi tarafından gerçekleştirildiğini açıkladı. AB kaynakları da görüşmeye katılacak olan kişiler, oturma düzeni ve yemek düzeninin Michel’in protokol müdiresi ile Türk yetkililer tarafından yapıldığını hatırlattılar.

AB yetkileri, öğle yemeği için öngörülen oturma düzeninde de Michel’in protokol müdiresi ile Türk protokol yetkilileri arasında görüş ayrılığı yaşandığını aktardılar. Nitekim Ursula von der Leyen’in ilk toplantıdaki oturma düzeninden rahatsız olduğunu fark eden Türk protokol yetkilileri öğle yemeğinin oturma düzenini değiştirerek “Mercedes logo formülü” ile Erdoğan’ı hem Michel hem de von der Leyen’in karşısında olacak şekilde oturtmayı teklif ettiklerini doğruladılar. Ancak Michel’in protokol müdiresi Türk protokol yetkililerine sert bir şekilde karşı çıktı.

Öte yandan AB’nin Ankara temsilcisi Büyükelçi Nikolaus Meyer Laudrut’un öndegelim çalışmalarına katılmaması da eleştiri konusu oldu. Alman dışişleri kökenli olan Laudrut’a en büyük eleştiri  Alman dışişleri bakanlığı eski müsteşarı olan Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgan İschinger’den geldi. İschinger ‘Alman dışişleri bakanlığında ataşe düzeyinden itibaren memurlara protokol kurallarının öğretildiğine’ işaret ederek Laudrut’un AB’nin iki önemi kurumunun tepe isimlerinin ziyaretine önderlik etmesi gerektiğini savundu. Michel’in yazılı açıklamasında yer alan bir başka yanlış ise basın toplantısı konusu. Komisyon kaynakları, Erdoğan’la görüşmenin ardından Türkiye’nin üçlü basın toplantısı talep ettiğini ancak AB Konseyi Başkanı’nın ekibinin bu hususu reddettiğini açıkladılar. Hatta AB Büyükelçisi Laudrut’un Ankara’da basın mensuplarına bir brifing vermesi öngörülürken bu da iptal edildi. Onun yerine Michel ve von der Leyen Erdoğan’dan bağımsız olarak basın toplantısı düzenlemeyi tercih ettiler. Michel ise yazılı açıklamasında Türkiye’nin itirazlarına rağmen basın toplantısı düzenlediklerini ifade etmişti.

AB kaynakları, Michel ile von der Leyen arasındaki rekabetin çirkinleştiğine dikkat çekiyorlar. Nitekim AB basını da Türkiye’yi değil Michel’i eleştiriyor. Michel’in Ankara’da yaşanan olaydan üzüntü duyduğunu ancak von der Leyen’den özür dilememiş olmasının da kabul edilemez olduğunu ifade eden AB basını, Michel’in tavrını eleştiriyor.

Yazının devamı...