Atatürkçüyüz

19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı’nda bir “Atatürk ve gençler” anısı… (Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” kitabından)

………………

29 Ekim 1938…

Atatürk’ün hastalığı ilerlemiştir.

Yorgundur.

Dolmabahçe Sarayı’nda istirahat halindedir.

“Cumhuriyet Bayramı geçit töreninde bulunmak” için Ankara’ya gidip gitmemesi konuşulduğunda şöyle demiş:

“Bu zayıf halimle Ankara’ya gitmekte bir fayda görmüyorum.

Gidersem kimsenin yardımı olmadan hiç olmazsa otomobile kadar yürüyebilmeli, arkadaşlarımla selamlaşabilmeliyim.

Bunları yapamayacağımı anlıyorum.”

Tekrar 29 Ekim 1938 akşamına dönelim.

Atatürkçüyüz

………………..

Cumhuriyet Bayramı gecesi, Boğaziçi vapurlarından birini tutan gençler, Dolmabahçe Sarayı rıhtımına yaklaşmışlar, haykırışıyorlardı.

Atatürk kesik kesik konuşarak pencereye gitmek istediğini anlattı.

Kollarına girdiler.

Pencere kenarındaki koltuğa oturdu.

Vapurda bir kıyamettir koptu.

Gençler hep bir ağızdan “Dağ başını duman almış-gümüş dere durmaz akar” marşını söylüyorlardı.

Atatürk mırıldandı:

“Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle…” dedi.

Ve gözyaşlarıyla ölüm yatağına döndü.

Atatürk, bir defa üç gün süren komaya girmişti.

Kendine geldiğinde ona “uyumuş olduğunu” söylemişlerdi.

Pek inanmamış, fakat ne olduğunu da anlamamıştı.

Atatürk’ün komadan bu kurtuluşu bir mucizeydi.

Pek yakın hekimlerinden biri demişti ki:

- “Size edebi bir şey söylemiyorum, 20. asır tıbbının kudretini bilen bir insan olarak söylüyorum, ölüm ondan korktu.”

……………….

29 Ekim 1938 gecesi gençlere “Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle” diye seslenişinden birkaç gün sonra Atatürk bir kez daha komaya girdi.

Fakat bu ikinci ve son komadan uyanamadı.

Kıvranmalar, çırpınmalar içinde yanıyordu.

Kendini kaybetmeden son sözü “Saat kaç?” olmuştu.

Belki de bir önceki komadan sonra “uyumuş olduğunu” söyleyenleri bu soruyla kontrol etmek istemişti.

10 Kasım sabahı yüzü gittikçe renk değiştiriyor, hançere hırıltısı artıyordu.

Saat 9’u 5 geçe sert bir asker bakışıyla başucundaki hekime doğru döndü, gözlerini açtı, son nefesiydi.

Yakınları son hasretlerinden birinin, “iyi olursa bir yaylaya çıkmak, orada serin kaynak suları ve süt içmek olduğunu” söylemişlerdi.

Rumeli yaylalarındaki koyun sürülerinin çan sesleri kulağında, bu vatan ve millet kurtarıcısı, bir gurbet ve sıla acısı içindeydi.

Atatürkçüyüz

ESKİ BAYRAMLAR

Atatürk o 29 Ekim akşamında ve efsane gibi “gençliğe hitabında”  olduğu gibi çoğu konuşmasında Türkiye’yi gençliğe emanet etmiştir.

Onlardan biri de -elbette- bizim kuşak gençlikti. 19 Mayıs anılarım çok güzeldir ve hâlâ canlıdır.

Daha ilkokuldan önceki yıllardan başlayarak 19 Mayıs törenlerine tutkuluydum.

Ankara’daydık.               

19 Mayıs Stadyumu’nda görkemli gösteriler yapılırdı.

18 Mayıs’ta provaları ve 19 Mayıs’taki asıl gösterileri izlemek için tribünlere ancak davetiyelerle girilebilirdi.

En iyi yer kapalı tribünün ortalarıydı.

Kapalı tribünden sonra “ikinci iyi” tam karşıdaki Maraton kulesi altındaki
-açık- tribündü.

Bunlara davetiye bulamayanlar da gösterileri iki taraftaki kale arkası tribünlerde izlerdi.

Babam banka bürokratıydı.

Çevresi genişti.

Bize kapalı tribün ortası için davetiyeler temin edebiliyordu.

Annem, babam, ablam ve kız kardeşim, beni yetiştiren öz ablam gibi sevdiğim Nazan ablam da aramızda olurdu.

Pikniğe gider gibi hazırlanılırdı.

Kuru köfte, Boşnak böreği, haşlanmış yumurtayla öğle yemeğini tribünlerde yerdik.

Sadece biz değil, herkes…

Kız liseleri ve erkek liseleri, Harp Okulu, Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencilerinin geçidinden sonra yeşil sahada “ritmik gösteriler” yapılırdı.

Kız öğrenciler de, erkek öğrenciler de şortluydu.

Ardından Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencileri halk müziği eşliğinde halk oyunları gösterisini sunardı.

Onlar şalvar ve mintanlıydılar.

Hoparlörden marşlar yayınlanırdı.

Atatürk’ün gençliğe hitabı ayakta alkışlanırdı.

En büyük heyecanla Kara Harp Okulu öğrencilerinin gösterileri beklenirdi.

Gerçekten çok iyi hazırlanmış olurlardı.

Sonunda birbirlerinin omuzlarında yükselerek kule oluşturur, Türk bayrağı çekerlerdi.

Stadyum alkıştan yıkılırdı.

Harp Okulu öğrencileriyle, üniversiteli kız öğrencilerin valsleri de çok beğenilirdi.

Göğsümüz iftiharla kabarırdı.

Akşama doğru 19 Mayıs Stadı’ndan bize bağımsız ve büyük Türk milletini, Türk devletini armağan eden Atatürk’e sevgimiz, tutkumuz daha da derinleşmiş olarak ayrılırdık.

Biz çocukların ellerinde ince çıtalara geçirilmiş kâğıttan küçük Türk bayrakları olurdu.

Bir sonraki 19 Mayıs’ı özlemle beklerdik.

…………..

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı gösterilerini ise da hipodromdan izlemeye giderdik.

Orada da askerlerin, Harp Okulu’nun, zırhlıların, tankların geçidini, havada gösteri yapan askeri uçakları gururla izlerdik.

Türkiye’nin büyüklüğüne, gücüne inancımız tamdı.

Devletimizle ve milletimizle iftihar ederdik.

…………

Yıl 2022…

19 Mayıs bütün yurtta gene gösterilerle kutlandı.

Ve…

Hafta başında açıklanan bir kamuoyu araştırmasıyla yazıyı noktalayayım.

“Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” sorusuna en yüksek oranda cevap
ne olmuş?

“Atatürkçüyüm…”