Az öteye Türkiye...

7 milyona yakın “göçmen/sığınmacı” için çok düşündürücü bulduğum bir söylem. “Az öteye gidin, buraya bir millet yerleşiyor!..”

“Bir millet” ifadesi elbette doğruyu yansıtmıyor. Türkiye’deki sığınmacılar, mülteciler elbette farklı coğrafyalardan gelmişler.

“Millet” tanımına girmezler...

Sayı olarak bir Yunanistan, İsveç milleti kadarlar.

.........

Dün “Uluslararası Mülteci Sözleşmesi”nin BM’de kabul edilişinin 70. yıl dönümüydü.

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi’nin bu bağlamda önemli bulduğum bir yazısı Le Monde’da yayımlandı.

Ne yazık ki dünya, mülteciler konusunda, ilerlemeler kaydedecek yerde geriye gitmiş.

.........

Filippo Grandi sözleşmenin ilk yıllarından güzel örnekler vererek nostalji yapıyor.

Sözleşmenin yürürlüğe girdiği 1954’ten iki yıl sonra 1956’da 200 bin Macar kaçtı, neredeyse tamamı çok kısa sürede başka ülkeler tarafından kabul edildi. (1956’da Macar halkı komünist rejime karşı ayaklanmıştı. Sovyet ordusunun da yardımıyla devlet güçleri çok kan dökerek bu ayaklanmayı bastırmıştı. Polisin, gizli servisin elinden kurtulabilen ayaklanmacıların bir kısmı Macaristan’dan        kaçtılar. *)

1980’lerin başında Tayland’da insani yardım alanında çalışmaya başladığımda, Çinhindi’nden gelen yüz binlerce mülteci -hiç güçlük çekilmeden- dünyanın dört bir yanına yerleştiriliyordu.

Az öteye Türkiye...

Afgan kızı Sharbat Gula 12 yaşındayken çekilen bir fotoğrafıyla. 1985 yılında kapak oldu. Korku dolu bakan yeşil gözleri ona tüm dünyada tanınırlık kazandırmıştı. Bu da bir “simge” fotoğraf.

Bugün, bu tür çözümler giderek azalıyor.

Mülteciler, sığınmacılar hayatlarını risk ederek çok tehlikeli yolculuklara çıkıyor, çölleri,
denizleri ve dağları aşıyorlar.

Ne yazık ki uluslar bu insanlara kalıcı çözümler bulmak için bir araya gelemiyor.

Daha da kötüsü...

“Mültecilerin irtica prosedürlerine erişimini” engelliyorlar.

Zengin devletler bile duvarlar inşa ederek, sınırlarını kapatarak ve denizi geçmeye çalışan insanları geri çevirerek sözleşmeyi çiğniyorlar.

Çağ dışı mı?

Le Monde’a göre 70. yıl dönümünde sözleşmeyi eleştirenler “modası geçmiş olduğunu, eski bir çağa ait olduğunu” iddia ediyorlar.

BM Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi ise 2020 sonu itibarıyla yerinden yurdundan edilmiş kişilerin mülteci ve sığınmacıların sayısı 82 milyon 400 bin kişi. Bu sözleşme sayesinde çok sayıda hayat kurtuldu” görüşünde.

............

Az öteye Türkiye...

Bu sayı neredeyse Türkiye nüfusu kadar.

Ya da -yaklaşık- Fransa, Almanya’nın nüfusları kadar.

Bu kadar büyük bir sayıda sığınmacının dünya ülkeleri arasında paylaşılarak yerleştirilmesi çözümü zor sorun.

Eskiden bu denli büyük göçmen selleri oluşmuyordu.

..........

Öte yandan...

Sözleşmeyi 149 ülke imzalamış.

82 milyonu Mülteciler Sözleşmesi’ni imzalamış 149 ülke arasında bölersek, 600 bine yakın bir sayı ortaya çıkıyor.

Ve...

Aslında...

Çok da zorlayacak bir rakam değil.

Kaldı ki...

Daha zengin ve büyük ülkeler birkaç milyon sığınmacı ya da mülteciyi topraklarına yerleştirebilir. Sonuç...

BM Mülteci Sözleşmesi eski çağa ait veya çağ dışı bir belge değil.

Tersine...

Hâlâ sayısız hayat kurtarabiliyor.

İnsani değerleri yüksek bir sözleşme.

Az öteye Türkiye...

28 Temmuz 1951... BM Mülteciler Sözleşmesi imzalanıyor.

Ya Türkiye!

Ancak... Bu sözleşme bazı ülkeler için adaletsizlik ve akut sorunlar dayatmakta.

Örneğin Türkiye...

Kayıtsızlar dâhil Türkiye’de 5 milyon Suriyeli yaşamakta.

Diğer coğrafyalardan da 1 milyon dolaylarında sığınmacı almışız.

BM Sözleşmesi’ndeki statüsü “geçici koruma altında” konuklarımızın sayısı 6 milyonu aştı.

Şimdi de Afganistan’dan göç dalgalarıyla karşı karşıyayız.

Ülkelerindeki savaş, dehşet ya da ekonomik krizler nedeniyle gelmek zorunda olan bu sığınmacılara elbette empati yapmalıyız.

Duyarlıyız.

Fakat...

Türkiye’nin sindirebileceğinin çok üstünde bir insan seli bu.

Yani...

Yazının başına dönelim.

Türkiye’ye şöyle bir dayatma oluyor.

Az öteye Türkiye...

Aylan bebeğin bu fotoğrafı dünya kamuoyunu ayağa kaldırmıştı. “Simge” fotoğraftı. Aylan bebek artık melek kanatlarıyla betimleniyor.

“Az öteye gidin, buraya bir millet yerleşiyor!..”

Gerçekten...

7-8 milyon Yunanistan’ın, İsveç’in ya da birkaç Avrupa ülkesinin daha nüfusu kadar göçmen. “Türkiye’nin topraklarında adeta bir millet oluşturacak kadar 7-8 milyonluk sığınmacı için yer açılması” durumuyla karşı karşıyayız. Ve...

“Türkiye bunu ne ekonomik, ne sosyal dokusuyla...

Ne gelenekleri, ne ortak ülküsü, ne 100. yılını kutlayacağımız Cumhuriyet ilkeleri, ne çok deneyim kazanmış demokrasi değerleriyle” içselleştiremez.

.........

Siyasette yeni damar

Siyasette “geçici sığınmacı” statüsüyle sınırlarımız içinde olan ve kısaca mülteciler dediğimiz milyonlara karşı duygusal tepkiler yükselişte.

Ekonomide sıkıntıların, işsizliğin sebebi olarak da algılanıyorlar.

Seçim arifesinde bazı siyasi partiler de psikolojiyi önemli bir damar olarak görüyorlar.

Bu damar üzerinden politika üretilmekte.

............

“Bayramı geçirmek için Suriye’ye gidip, tekrar geri dönenler...

Suriye’ye geçip düğün dernek evlenen ve yeni eşini alıp geri dönenler” artık göze batıyor.

“Sığınmacı” algısı boyut değiştiriyor.

Az öteye Türkiye...

Sonuç...

Bu manzarada her eleştiriyi “faşistlik, ırkçılık” suçlamasıyla karşılamak doğru değil.

Sığınmacılar üzerinden oy avcılığı da yanlış.

Farklı siyasi görüşlerde olan hepimizin makul ve gerçekçi çözümler için sağduyu  ve akıl yolunda olmamız gerekir.

* Türkiye’nin de kabul ettiği Macar sığınmacı bir baba ve kızını birkaç yıl sonra Ankara’da tanımıştım. Baba İntim Gece Kulübü’nde bateri çalıyordu. Yana yıktığı beresi ve zarif giysileri içinde ilgi çeken henüz çok genç güzel kızı ise bir Türk delikanlısına kalbini kaptırmıştı. O talihli delikanlı  Meşrutiyet Caddesi’nde pırıl pırıl ve kocaman bir ayakkabı boyacısıydı. GC