Dil yareleri

Eski yazıdan Latin alfabesine geçişi “hızlı, kesin” oldu.
Belki...
“Geçmişle bağları koparmayan bir formülle de yapılabilirdi.”
Böyle düşünenlere “saygı” duyuyorum.
Ancak...
Atatürk “devrimler” adamıydı.
Dönemin deyimiyle “inkılapların...”
“Devrimin” kendine özgü kuralları vardır.
“Kesin, net ve ödünsüz” uygulanır.
Atatürk diğer inkılapları gibi “harf inkılabını” da bu ilkelerle yaparak başarı sağlamıştır.
Atatürk’ün çok sevdiği ve benimsediği sıfatlarından birinin “başöğretmen” olduğunu da hatırlayalım.
Elinde tebeşir, kara tahta önünde “Latin alfabesi”ni öğretirken fotoğraflarını gözünüzün önüne getirin.
“Harf inkılabını” aynı zamanda “eğitim seferberliğiyle” birlikte yürütmüştü.
Bunu “kültür reformu” olarak da görmek gerekir.
Yüzünü “Batı’ya, çağdaş uygarlığa” çevirmenin sacayağını “harf inkılabı, eğitim seferberliği, kültür reformu” oluşturuyordu.
Yani...
“İyi düşünülmüş, planlanmış, fizibilitesi (yapılabilirliği) hesaplanmış” bir projedir bu.
Akşam yatıp sabah kalktığında uygulamaya konan, “akla estiği” gibi dayatılmış bir “gelir geçer” tavır değildi.
....................
Tıpkı...
Diğer “inkılapları” gibi...
....................
“Harf inkılabı” tutmuştur.
Demek halk tarafından benimsenmişti.
Gerçekten “halkın benimsemediği” inkılap girişimleri tutmaz, kalıcı olmaz.
“Güneş dil teorisi çalışmaları, uygulama deneyleri” halkı kazanamadığı içindir ki “tutmadı.”
Atatürk bunu görmüş ve vazgeçmiştir.
.....................
Buna karşılık “hiç şansı olmadığı” sanılan “kıyafet inkılabı” hele “şapka faslı” çok da zorlanmadan oturdu.
Atatürk’ün Kastamonu’da “Buna şapka derler” diyerek start verdiği “şapka/kasket” uygulaması için ilginç bulduğum bir anıyı yansıtayım:
Atatürk Kastamonu’dan Ankara’ya döner.
Otomobili, Ulus’taki eski TBMM binası önünden geçerken bir bakarlar ki dönemin müftüsünün başında şapka vardır.
Müftü Atatürk’ü şapkasını çıkararak selamlar.
Atatürk yanındaki Ruşen Eşref Ünaydın’a “Bu iş tamamdır” der. (*)
Ehh...
Müftü bile aradan 24 saat geçmeden başına şapkayı koymuşsa, “inkılabın tutmayacağı” düşünülebilir mi?
.......................
“Arap harflerinin harf inkılabıyla birlikte kaldırılması” tartışılıyor.
“Dedelerinin mezar taşlarını bile okuyamayan nesiller” söylemini geçiyorum.
Mezar taşları edebi eser değildir.
Taşlarda merhumun adı, doğum ve ölüm tarihleri yazar.
“Ruhuna Fatiha” istenir.
Ama...
Bir de Osmanlı’dan kalan “kültür birikimi” iddiası var ki buna eğilelim.
Matbaanın Osmanlı’ya gelmesinden harf inkılabına kadar geçen 200 yıllık sürede kaç eser basılmış?
Eski harflerle Türkçe basılı sadece 40 bin eser.
Bunun yarısı olan 20 bini aynı eserin tekrar baskısı.
Kalanın 15 bini yabancı dilden tercümeler / derlemeler...
Özgün telif eser sayısı 5-10 bin. (**)
Cumhuriyet Türkiye’sinde Latin harfleriyle basılmış kitap sayısı cüceler yanında dev Guliver gibi kalıyor.
Pek çoğu sultanlara “güzelleme” olarak yazılan tarih kitapları meselesine hiç girmiyorum.
Elbette -her şeye karşın- “değerli eserler” de vardır.
Bunları ve Osmanlı arşivlerini yeni kuşaklara taşımak için “Arap harfleriyle okumaya” alan açan özenli politikalar da uygulanabilirdi.
Fakat...
Bu eğitime “Osmanlıca” öğretimini getirmenin gerekçesini oluşturmaz.
.......................
(*) İsim hatası olabilir ama olay gerçektir.
(**) Denizler Kitabevi Facebook sayfasında “Kaptan” Turgay Erol’dan.