Genel Kurmay'a dilekçe verdim

Genel Kurmay'a dilekçe verdim


       Önceki gün hayatımda ilk kez Genel Kurmay'ı arama ihtiyacını çok şiddetle hissettim. Ve aradım da.
       Yol - yordam bilmediğim için biraz zaman harcadım. Sonunda Genel Kurmay Genel Sekreterliği Basın ve Enformasyon Dairesi'ne ulaştım.
       27 yıllık gazetecilik yaşantımda beni Genel Kurmay'ı aramaya zorlayan neden, e - postamda deşifre edilmiş tam metnini bulduğum ve dün de bu köşede yayınladığım Turizm Bakanı Erkan Mumcu'nun konuşmasıydı. Konuşmayı baştan sona okuduğumda her nedense ve tuhaf bir şekilde "yoksa Genel Kurmay, bu konuşmanın tümünü okumadan mı o açıklamayı yaptı?" diye tereddüte düştüm birden. Çünkü konuşmayı televizyondan dinlediğimiz ya da gazetelerden okuduğumuz cımbızla çekilmiş haliyle değil de, bütün olarak ele aldığımda şahsen ben, ana fikrinin Atatürk ilkelerinin korunup kollanmasından da öte yaşatılması ve geliştirilmesi için kafa yormamız gerektiği ve üniversitelerin de bunun için en uygun ortamların başında geldiği sonucuna vardım. Genel Kurmay'ın da farklı düşüneceğini pek aklım almadı.
       Bu arada küçük bir parantez açarak ve pek çok okurumun, dostumun ve meslekdaşımın burun kıvıracağını bilmeme rağmen, türbanlı öğrencilerin üniversiteye girişlerini yasaklayan bugünkü uygulamayı onayladığımı da belirtmek isterim.
       Genel Kurmay Genel Sekreterliği Basın ve Enformasyon Dairesi Başkanlığı'ndan beni çok nazik karşıladılar ve yardımcı oldular. Sözlü olarak cevap veremeyeceklerini, dilekçe yazmamı istediler. "Yalnız bizim cevap vermemiz 8 - 10 gün sürer. Oysa siz gazeteciler 24 saatte cevap beklersiniz. Sizin için geç olmaz mı" dediler.
       Ben de "Tabii ki cevabı en kısa zamanda almak isterim. Ama madem başka türlüsü olmuyor, 8 - 10 gün de beklerim" dedim ve dilekçemi yazıp kendilerinden aldığım numaraya faksladım.
       Erkan Mumcu ile tanışmıyorum. Ancak kendisini 1 ay önce ilk kez bir toplantıda uzun uzadıya dinlediğim ve kafa yapısını biraz anlayabildiğim için, tam metni de görünce bu soruyu Genel Kurmay'a sormaktan kendimi alamadım. Çünkü şu olasılık hala beynimi meşgul ediyor:
       "Gerek sözlü, gerekse yazılı medyamızın, her fırsatta tarafları en keskin şekilde karşı karşıya getirme uğraşı, acaba bu olayda böyle bir yanlış anlamaya mı neden oldu?"

Ben konuşmacıları gözünden anlarım!

       Turizm Bakanı Erkan Mumcu'nun maruz kaldığı muamele, günlerdir kafamı meşgul ediyor. Onu çok kısa bir süre önce ilk kez bir panelde irticalen konuşurken dinlediğim ve bakış açısını az - çok kestirebildiğim için herhalde...
       27 yıl aralıksız gazetecilik yapıp, üstelik de hala bıkıp usanmadan merakla bir toplantıdan diğerine koşturuyorsanız, karşınıza çıkan hemen her konuşmacı hakkında kısa sürede bir kanıya varmanız mümkün olabiliyor.
       Konuşmacılar arasında sayıca en fazla olanlar, önüne yazılıp verilmiş metni bile okumaktan aciz kesim. Çoğunlukta oldukları için onlardan kaçış yok. Kimi zaman öfkelenerek, kimi zaman sıkılarak, kimi zaman da "bunlara mı kaldık" diye hayıflanarak mecburen dinliyorsunuz. (Ya da o sırada başka şeyler düşünüp, bir sonraki konuşmacıyı bekliyorsunuz)
       Tabii kendi metnini kendi yazan, hatta bir uzman grupla birlikte toparlayan, bir akşam önce ayna karşısında birkaç prova yaptıktan sonra adeta konuşur gibi okuyan, en ufak bir yanlış anlamaya mahal vermemek için kılı kırk yaran, yani zaman ayırıp bu işin üzerinde titizlikle çalışan konuşmacılar da yok değil. Ama onlar azınlıkta.
       Bir de yazılı metin hazırlamayan, ancak ellerinde cebe girecek boyutta kağıt ya da kartonlara yazılmış, sadece ana başlıkların yer aldığı notlarla kürsüye çıkıp konuşma yapanlar var. Bu grubun söyleyeceğini sindirmiş, yeterli bilgiye sahip, ancak hafızasına güvenemeyenlerden oluştuğunu düşünebiliriz.
       Bu arada yazılı metin ve notlardaki harflerin puntosu, konuşmacının göz rahatsızlığı düzeyini de hemen ele veriverir! Kimisi nal kadar harflerle yazılmıştır, kimisinin harfleri ise normalden bile küçüktür.
       Bir de toplantı başladıktan sonra oturdukları yerde bazı notlar alan ve o notlarla konuşmalarını yapanlara rastlıyorum. Onlar çoğunlukla üniversite öğretim üyeleri oluyorlar.

Kirli Eller'de benden de Bekir Coşkun'a destek

       "Askerler, irticanın ve bölücülüğün önlenmesini gerçekten istiyorlarsa, ilk MGK toplantısına "kirli yönetimi" getirsinler. Kirli ellerle yönetilen bir ülke, yıkılma - bölünme tehditlerinden kurtulamaz. Çünkü insanlar rejimden umudunu kestikçe, devletten başka sığınacak yer aradıkça o ülke nasıl ayakta kalabilir, nasıl?
       Türkiye için ilk tehlike irtica değildir.
       Bölücülük de değil.
       İlk tehlike kirli yönetimdir.
       Öbürlerini palazlandıran, canlı tutan, güçlendiren, yaşatan, onlara hayat veren tek şey bu.
       (...)
       Şu hale bakın. Türkiye 30 yıldır cumhurbaşkanlarının, başbakanların, bakanların, iktidarların, ülkeyi yönetenlerin yolsuzluk iddialarını konuşuyor. Ama bitmiyor.
       Sıradan insanlar yutkunurken, 30 yıldır Türkiye'yi yönetenlerin çarptıkları trilyonlar, katrilyonlar havada uçuşuyor.
       İsyan etmez misiniz?
       İşte o isyan edenler bölücülere, yobazlara, kara irticaya, ihanete malzeme oluşturuyor."
       Bekir Coşkun'un Hürriyet Gazatesi'nde önceki günkü köşesinde yer alan bu yazıyı kesip salkamıştım. Coşkun dünkü yazısında da İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın aynı verdiği demeçte "Türkiye için öncelikli tehdit, yolsuzluk ekonomisidir" cümlesine atıfta bulunuyor ve "en azından 1 kişi bana katılıyor" diyor.
       Sevgili Bekir Coşkun. Beni de sayabilirsin.


Yazara E-Posta: mtamer@milliyet.com.tr