Sorun İdlib mi?

İdlib gittikçe ısınıyor. Türkiye bir yandan bölgeye askeri yığınak yaparken, bir yandan da farklı ülkelerden gelen diplomatik heyetleri ağırlıyor. Önce Rus heyeti gelerek bir dizi görüşme yaptı. Ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya Devlet Başkanı Putin ile iki defa telefon görüşmesi gerçekleştirdi. Ancak yapılan açıklamalar ve Türkiye’nin birlik kaydırmalarına bakacak olursak, tarafların ortak bir noktada buluşamadıkları açık. Nitekim Türkiye bu ayın sonuna kadar doğrudan Esad’a, dolaylı olarak Rusya’ya askerlerini Soçi Mutabakatı’nın öngördüğü hattın gerisine çekmesi için ültimatom verdi. Ortada kesin bir tarih ve çizilmiş sınır olunca, tarafların manevra alanı da iyice daraldı.

Rus heyetinin ardından Ankara ABD’li yetkilileri ağırladı. Mevcut veriler ABD heyetinin Ruslardan daha “anlayışlı-müşfik” olduğunu gösteriyor. Dahası, Türkiye’nin her yönüyle haklılığını ifade eden heyet, destek sağlama konusunda da kararlı ve istekli olduklarını açıklayarak tartışmalara yeni bir boyut katmış oldu. Bu katkı, İdlib’in aslında buz dağının sadece görünen kısmı olduğunu, asıl sorunun Türkiye-Rusya, Türkiye-ABD ilişkileri olduğunun ilanından başka bir anlam da taşımıyor. Nitekim gerilimli müzakereler, Suriye’de başlayan itiş kakış ve “sosyal medyada her geçen gün artan video, resim, grafik” yayını bir sonraki sıcak gelişmelerin hazırlık ateşi olarak görülebilir.

Suriye’nin toprak büyüklüğü, iç savaşın süresi ve Esad’ın denetiminin dışında kalan bölgeler göz önüne alındığında İdlib aslında taktik ölçekte etkisi sınırlı bir alan. Başka bir ifadeyle, İdlib olmaksızın da Esad rejimi yoluna devam edebilir. Öte yandan, gerek zafer ilanının gecikmesi, gerekse bölgede bulunan “radikal” gruplara ilişkin psikolojik kaygılar bile Rusya’nın İdlib atfettiği önemi tek başına açıklamaya yetmiyor. Çünkü İdlib, ABD’nin hızla resme girmesiyle taktik bir sorun olmaktan çıkarak, politik düzeyde bir rekabetin manivelası haline gelmiş görünüyor.

Politik ölçekteki bu tanımlamayla, İdlib, Türkiye-Rusya ilişkilerinin doğal sınırına varıp varmadığını gösteren “turnusol” kâğıdı rolü oynamaya namzet görünüyor. Başka bir ifadeyle, zaten yapısal sorunlar ve dönemsel ihtiyaçlarla ilerleyen ilişki, kırılmanın ilk fitilini İdlib’de ateşleyecek gibi görünüyor. Bugün cevabı aranan husus, Putin’in geleceğe dair niyetleri. Putin, istikamet değiştirme alametleri gösteren bu ilişkiyi rotasında tutmakta yetersiz kalacağını öngörüyor olmalı. Bu durumda Putin iki ihtimalden birini seçecektir. Birincisi, Türkiye ile ilişkileri yeni bir zemine oturtma vaktinin geldiğini düşünüyorsa ay sonunda İdlib’de askeri harekâta başlama mesajını dikkate almaz ve geri adım atmaz. Bu da Türkiye’nin Esad’a karşı orta ölçekli bir harekâta girişmesi demektir. Diğer ihtimalde ise Putin geri adım atarak Esad’ı öngörülen hattın dışına çekilmeye ikna eder. Böylece, olası bir askeri harekâtı önleyerek, ABD’nin durumdan vazife/fırsat çıkarmasını önleyebilir. Bu tercih Putin’in gelişmeleri nasıl okuduğuna, Türkiye’deki çıkarlarına bağlı olacaktır.

Her iki durumda da Putin, ana fikrini asla kaybetmeden, güvenini kaybetmiş Türkiye’ye can sıkıcı bedeller ödetmenin yollarını arayarak kendisini yeniden konumlandıracaktır. Bu durumda Türkiye, ABD ve Batı’ya daha fazla ihtiyaç duyacak, kriz öncesi söylenenlerin, verilen sözlerin doğruluğunu ancak bu süreçte test edebilecektir.