Çin-İran ilişkilerine dair

14 Temmuz 2020

Türkiye’nin dikkatlerini içeride ve dışarıda dağıtacak bir dizi konu var. Liste oldukça uzun ve heyecan verici. Korona salgınının neden olduğu ekonomik, sosyal ve psikolojik sorunlar. Doğu Akdeniz, Libya, Suriye ve Irak. Yine, ulusal ve uluslararası boyutta tartışmaları tetikleyen Ayasofya’nın müzeden camiye dönüştürülmesi bunlardan bazıları. Ancak bu aralar pek dikkatlerimizi çekmese de başkaca ilginç gelişmeler de yaşanıyor.

Sözünü ettiğim konuların başında, birkaç gün önce, The New York Times gazetesinde yayımlanan bir haber yorum geliyor. Habere göre Çin, önümüzdeki 25 yıllık dönemde İran’a 400 milyar dolarlık yatırım gerçekleştirecek. Uzun süredir devam eden müzakereler sonunda anlaşmanın hazırlıkları bitirilmiş ve imza aşamasına gelinmiş. Anlaşma ticaret, ekonomi, politika, kültür ve güvenlik alanlarını kapsıyor. Hızlı tren hattı inşasından otoyollara, serbest ticaret bölgelerinin kurulmasından limanlara, haberleşemeden siber alana, 5G altyapısının kurulmasından Çin’in coğrafi konumlama hizmeti sunan Beidou’nun yaygınlaştırılmasına kadar geniş bir alanı kapsıyor.

Şunu söyleyebiliriz. “Benzer iş birliği anlaşmasını birçok ülke yapıyor, bu da onlardan biri”. Ancak söz konusu anlaşmayı “çok özel” yapanın ne olduğu, onu Çin-ABD ve İran-ABD ilişkileri bağlamında ele almakla anlaşılabilir. Bu çerçevede zamanlama da oldukça önemli. Çin, ABD’nin ekonomik yaptırımlarından bunalmış, yalnızlığa sürüklenmiş İran’la, kritik bir eşikte masaya oturuyor. İran ise jeopolitiğiyle Çin’in ihtiraslı “yol ve kuşak” projesinin önemli bir parçası haline gelmekte. Bu durum Çin’in İran’la uzun vadeli, siyasi, askeri ve güvenlik iş birliği yapmasını, “istikrarlı bir İran” için çaba sarf etmesini gerektiriyor.  

Dahası, petrol ve doğal gaz ihtiyacının %75’ini ithal eden Çin, gelecekte karşılaşacağı tedarik sorunlarını bu anlaşmayla aşmayı umut ediyor. Nitekim siyasi, ekonomik gelişmeler, korona gibi öngörülmeyen sebeplerle dalgalanan fiyatlar ve karşılaşılan tedarik zorluklarını aşmak sürdürebilir büyüme için gerekli. Üstelik bunun petrol fiyatlarının düştüğü, talep rekabetinin arttığı bir dönemde imzalanacak olması Çin için büyük avantaj.  

Stratejik açıdan bakınca, Çin’in İran ile anlaşma imzalaması ABD’nin İran’a yönelik politikalarının büyük hasar alması, bölgedeki tüm denklemlerin değişmesi anlamına geliyor. Bu gelişme neticesinde Çin’in İran’a bir rahatlama sağlama konusunda elde edeceği başarı sadece Ortadoğu’da değil tüm dünyada ABD’ye yönelik ciddi bir “meydan okumaya” dönüşebilir.

En basit örnek, Çin’in 2016’da İran ile imzaladığı Savunma ve Askeri İş Birliği Anlaşması’nın Tahran’a neler kazandırdığıdır. Sadece küçük çaplı silahlar değil, taktik balistik ve gemi savar füze sistemleri, kısa menzilli füzeler, İHA teknolojileri bu anlaşmanın birer parçasıydı. Söz konusu kapasite geliştirmenin manasını Lübnan’da, Suriye ve Yemen iç savaşında, Suudi Arabistan’a yapılan saldırılarda görmek mümkün oldu.

Çin-İran ilişkilerinin genişleyip derinleşmesinin olası etkilerini öngörmeye çalışırken, 2020 ABD başkanlık seçimlerinin muhtemel sonuçlarını da hesaba katmak gerekiyor. Trump’ın seçilmesinin zorluğu tartışılırken, olası yeni tablonun sadece İran için değil, tüm bölge ülkeleri için yeni riskler ve fırsatlar anlamına geleceği açık. Bu nedenle, ara sıra, her ne kadar heyecan verici olsa da, bir o kadar kısa ömürlü güncel tartışmaların dışına çıkıp, sakince etrafa bakmakta fayda var.

Yazının devamı...

Çin ve Doğu Türkistan

10 Temmuz 2020

Çin dünya gündeminden düşmüyor. Sadece ekonomik başarıları, askeri gücünü artırması, kuşak yol projesi, korona salgını ve istihbarat savaşlarıyla da anılmıyor. Onu dünya gündemine taşıyan başkaca konular da var. Doğu Türkistan’da Uygurlara yönelik politikaları, Hong Kong’da devam eden olaylar ve Nepal sorunu gibi.

Çin, ihtiraslı, değer ve kural tanımayan uygulamalarıyla Uygurları yok etme projelerini sürdürüyor. Tüm baskılara, teknolojik denetime rağmen, uygulamaları ifşa eden bilgilerin, resim ve videoların dışarıya sızmasına mani olamıyor. Gerçekten görgü tanıklarının ifadeleri, sızan video ve bilgiler, sorunun bir insanlık trajedisine dönüştüğünü gösteriyor. Üstelik sadece Çin için değil, tüm insanlık için bir utanç vesikası gibi duruyor.  

Çin’in resmi açıklamalarına göre, uygulamaların amacı “terörizmle” mücadele ve “radikalleşmiş” bireyleri “normalleştirmek.” Uygurların “radikal fikirlerden” vazgeçirmek amacıyla zorla çalışma kamplarına sürülmeleri, ailelerin bölünüp, çocukların zorla alıkonulması, kültürel, dini değerlerin, dilin kullanımının yasaklanması radikalleşmiş olanları vazgeçirecek uygulamalar olarak takdim ediliyor.  

Trajik olan ise tüm bu uygulamaların dünyanın gözünün önünde yapılabiliyor olması. Çin’in politikalarına karşı devletler, üç farklı tutum geliştirmiş durumdalar. Ahalisinin çoğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerinde yer aldığı ilk grup, Çin’in yaptıklarını destekliyor. Bu tutumun gerisinde farklı nedenler yatıyor. Öncelikli sebep, Çin ile geliştirdikleri ekonomik, siyasi ilişkiler ve beklentiler. Bir kısım fakir Afrika devletlerinin yanı sıra, Pakistan, İran da bu grupta yer alıyor. Şüphesiz her şeyi ekonomik ilişkilerle açıklamak mümkün değil. Örneğin, “Türklerle” tarihsel ve psikolojik sorunu olan ülkelerin de bu kervanda yer aldıklarını söylemek pek iddialı olmaz. İran, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan gibi. Bu ülkelerin tavrı bize, din ile “ulusal çıkar” arasında seçime zorlanan ülkelerin hiç tereddütsüz “çıkarları” seçtiklerini gösteriyor. 

Çin’in Uygur politikalarını sert biçimde eleştiren, Uygur Türklerine, Müslümanlara destek veren ikinci grubun başında ABD ve bazı Avrupa ülkeleri geliyor. Bu ülkelerin “Uygur” merakı iki nedene dayanıyor. Birincisi, Çin’le mücadelelerinde, etnik ve dini farklılıkları Çin’in “yumuşak karnı” olarak görmeleri. Diğeri ise gerçekten Çin’in uyguladığı politikaların insani değerleri ayakaltına alan bir trajedi olmasıdır.

Çin’in Uygurlara yönelik politikalarını yakından izleyen, bilgilerini dünya kamuoyuyla paylaşan ülkelerin tavrını “Çin’le rekabet halindeler, bu yüzden konuyu gündeme taşıyorlar” gerekçesiyle yok saymamız mümkün değil. ABD gibi ülkelerin, Çin ile yürüttükleri mücadele, bu ülkenin Uygurlara yönelik insanlık dışı uygulamalarına yönelik gerçekleri değiştirmez.

Uygur sorununa yaklaşım bağlamında son grubu “sessizler kulübü” oluşturuyor. Bunlar ya bilgisizlikten ya da “ince hesaplardan” olsa gerek fazlaca seslerini çıkartmıyorlar. Aralarında çok sayıda Müslüman ülkenin bulunması da işin en acıklı tarafı.   

Çin’in trilyon dolarlık “yol ve kuşak” politikasının başarısı, ekonomik yatırımlar kadar, insanları “niyetleri konusunda” ikna etmesine de bağlı. Ancak Çin’in küresel açılımının ilk safhasında, ortaya koyduğu farklılıklara tahammülsüzlük, yok etmeyi esas alan Uygur politikası, bilginin evrensel olduğu, hiçbir şeyin gizlenemediği dünyamızda projelerine büyük hasarlar verecektir. Uygur Türklerine yapılanlar, İslam karşıtı gayri insani uygulamalar, bazı devletlerin, yöneticilerin kısa vadeli çıkarları nedeniyle destek görse de uzun vadede kamuoyunun yaklaşımı farklı olacaktır. Çin’in niyetleri konusundaki şüpheler her geçen gün daha da artacaktır.

Yazının devamı...

Türkiye’nin Libya hamlesi politik düzeyde taşları yerinden oynatırken

7 Temmuz 2020

Türkiye’nin Libya’da artan etkinliği üç alanda taşları yerinden oynattı. Birincisi, Wagner aracılığıyla Libya’da köprübaşı kuran Rusya, niyetlerini açık etmek zorunda kaldı. İkincisi, düne kadar bölgeyle ilgisi zayıf aktörler, daha karmaşık bir tabloda pozisyonlarını netleştirmek zorunda kaldılar. Son olarak, Suudi Arabistan, BAE gibi dünün etkili aktörlerinin rolü tali hale dönüşmeye başladı. 

Kitabın orta yerinden konuşursak, “Rus Özel Askeri Şirketi Wagner” Libya’da iyi bir ihale almıştı. Bu ihale, Rus devletinin bilgisi ve desteği sayesinde olmuştu. Çünkü arkasına mensup olduğu devletin siyasi, askeri ve lojistik desteğini almayan özel askeri şirketlerin bu sektörde fazlaca iş yapması mümkün olamazdı. Öte yandan, Wagner, Hafter destekçisi devletlerin kiraladığı tek özel askeri şirket de değildi ve birkaç ay öncesine kadar da işini fena yapmıyordu.

Finansmanı sağlayanların Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri olduğu biliniyor. Mısır ise, jeopolitiğin avantajlarını kullanarak komisyonunu almayı sürdürdü. Ancak yılbaşından itibaren Türkiye’nin Libya’da etkinliği artırması, sahadaki askeri ve siyasi görünümü hızla değiştirdi. Domino etkisi yaratan bu gelişme, aktörlerin rollerini ve ilişkilerini değiştirmeye zorladı. En başta da Rusya’dan söz ediyoruz.   

Libya’da faaliyet gösteren Wagner’in kuvvet kompozisyonu değişirken, Rusya’nın politik hedefleri de hızla karakter değiştirmeye, açığa çıkmaya başladı. Rusya, düne kadar, düşük profilli ve muğlak bir pozisyonda konumlanırken, artık daha fazla görünür hale gelmek zorunda kaldı. Sonraki aşamalarda ise Wagner’in bir kısım yükünü devraldı.

Ticaret siciline kayıtlı, tipik bir “özel sektör şirketi” olan Wagner, Rus Savunma Bakanlığı’nca “devletleş-tirilmiş” gibi görünüyor. Her ne kadar işaretleri silinmiş olsa da, bölgeye, bir şirketin envanteri için oldukça iddialı, savaş uçakları konuşlandırması bunun iyi bir kanıtı.

Dahası, “kamulaştırma kararının” bir dizi siyasi, diplomatik ve askeri çıktılarına da tanıklık ediyoruz. Sorumluluğun Rus ordusuna geçmesi sürpriz olmayacağı gibi, Putin’in, askeri, siyasi ve diplomatik olarak Libya’da fazlaca görünür olması da şaşırtıcı değil. Bu durum Rusya’yı tartışmaların merkezine oturturken, başta ABD ve NATO olmak üzere, tüm aktörlerin jeopolitik okumalarını gözden geçirmeye zorluyor.

Öte yandan, Wagner aracılığıyla Rusya’nın Libya’ya taşınmasına vesile olan ülkelerin pozisyon ve etkinlikleri de hızla irtifa kaybetmekte. Libya, daha düne kadar, az sayıda bölgesel gücün ilgi alanında iken, bugün, diğer bölgesel rekabet ve sorunlarla ilişkilendirilmiş olarak hem küresel güçlerin hem de tüm bölge ülkelerinin radarına girdi. Tablo dünden daha karmaşık ve sorunların da düzeyi değişmiş durumda.

Önümüzdeki günlerde Libya ABD, NATO ve AB’nin öncelikli konusu olarak masada ve medyada yerini alacak. Libya konusunda ilerleme sağlaması için başlatılacak tüm tartışmaların iki sonucu ortaya çıkabilecek. NATO ve Avrupa Birliği’nin dayanıklılığını test etmek. Bu anlamda üye ülkelerin ortak bir pozisyon geliştirip geliştiremeyeceklerini göreceğiz. Öte yandan, ikili ilişkiler düzeyinde yeni kombinasyonlar, dostluklar ve ayrışmalara tanıklık edebileceğiz. Örneğin Fransa-Türkiye ilişkileri gibi.

Yazının devamı...

‘Centilmenler’ başkalarına ait mektupları okumazlar mı?

30 Haziran 2020

İki defa Savaş Bakanı, bir defa da Amerikan Dışişleri Bakanı olarak görev yapan Henry L. Stimson ilginç bir kişiliğe sahipti. İstihbarat disipliniyle ilgilenenler, onu ABD Dışişleri Bakanlığı görevine atandığı 1929’da “kriptoloji bürosunu” kapatmasıyla tanır. Oysa büronun çok önemli görevi vardı. Yabancı ülkelerin diplomatik yazışmalarını ele geçirerek, şifrelerini kırmak ve ilgililere ulaştırmak gibi. Yapılan iş, stratejik istihbaratın olmazsa olmazıydı. Yine de Stimson büroyu kapattı.  

Stimson’un bu kararının arkasında, yabancı ülkelerin diplomatik yazışmalarını ele geçirerek okumanın “ahlaki” olmadığı düşüncesi yatıyordu. Bu tavrı nedeniyle, istihbarat dünyasında ve tarihinde kendisine mümtaz bir yer edindi. “Centilmenler, başkalarının mektuplarını okumazlar”. Ne var ki Stimson’un centilmenliğini, nezaketini ve rakiplerine saygısını gösteren bu “nadide fikri” terk edileli epey zaman oldu.

Bugün “centilmenler” sadece mektupları okumuyorlar. Her şeyi bilmek istediklerinden, okuyor, izliyor, dinliyor ve her türden veriyi topluyorlar. Dahası, biriktiriyorlar ve gerektiğinde araya parça ilave ederek farklı senaryolar için orijinale yakın üretim bile yapabiliyorlar. Kötü haber, bırakın başkalarının mektuplarını okumayı, centilmence olmayan bir dizi “gizli ve kirli” işler de yapıyorlar. Darbeler, suikastlar, kamuoyu yönlendirmeleri, silahlı hareketleri desteklemek gibi. Başka bir ifadeyle “centilmenler” hem çok meraklılar hem de aktifler. Çok da değiştiler. 

Son günlerde Batı medyasında “centilmenlerin” karışık ve gizli işlerine dair yeni bilgiler yer alıyor. İddialara göre, Rus askeri istihbaratı Afganistan’da Taliban yetkilileriyle bir anlaşma yaptı. Buna göre, NATO, ABD ve İngiltere askerlerinin öldürülmesi halinde Taliban’a belli bir ödeme yapılacak. Bir anlamda Rus askeri istihbaratı, Afganistan’da Taliban’a “kelle avcılığı” önermiş görünüyor. Üstelik bu teklif, ABD’nin Taliban ile görüşmesinin devam ettiği, mart başından beri de Taliban’ın yabancı askerlere yönelik eylem yapmama kararı almasının ardından geliyor. Nihayetinde bu alanda, gizli olmak ve sobelenmemek koşuluyla her türlü eylem ve yöntem kullanılabilirdi. Centilmenliğin vardığı bu nokta oldukça ürkütücü ve ilginç. Bir anlamda istihbarat örgütleri operasyon sahalarında ihaleye çıkıp, rakiplerini öldürmek için “kiralık katil” tutabiliyorlar.  

Bu işlerde inkâr esas olduğundan, Rus yetkililer haberi hemen yalanladılar. Ancak ABD istihbaratı haberin doğruluğunda ısrarcı. Haber birkaç açıdan doğru da olabilir. Ruslar, bir yandan ABD’nin Afganistan’dan çekilmesini hızlandırmak, bir yandan da kayıplarla ABD kamuoyunu etkilemek istiyor olabilirler. Öte yandan, başta Suriye olmak üzere, Ukrayna gibi çatışma bölgelerinde, Avrupa’da yaşanan istihbarat mücadelesinde sıkışan Rusya’nın, mücadeleyi Afganistan’a taşıması hem ucuz hem de akıllıca görünüyor. Ne de olsa bu aralar hibrit savaş oldukça popüler.

Bunlar madalyonun bir yüzü. Diğer yüzü ise, ABD başkanlık seçimleriyle ilgili görünüyor. Trump’ı başkanlığa taşıyan 2016 seçiminin ardından Rus istihbaratının seçimdeki rolü çokça tartışıldı. Anlaşılan, Rus istihbaratının faaliyetleri konusunda kamuoyunda farkındalık oluşturmak isteyenler, bundan böyle benzer konuları çokça gündeme taşıyacaklar.

Sonuç olarak, savaşların politik, askeri, ekonomik, psikolojik maliyetinin artması, teknolojinin ve politik düzenin istihbarat örgütlerine siyasallaşma imkânı sağlaması, “centilmenliği” yok ederken, istihbarat örgütlerine de hiç olmadığı kadar alan açıyor.

Yazının devamı...

ABD ve AB “yıllık terörizm raporlarını” birlikte okumak

26 Haziran 2020

ABD ve Avrupa Birliği kurumları her yıl terörizmle ilgili rapor yayımlarlar. Raporlar ait oldukları yılın terörist faaliyetlerini analiz ederek sonraki dönem için tahminlerini kamuoyuyla paylaşır. Doğal olarak, raporun içeriği seçilmiş olgular ve raporu kaleme alan ekibin, ülkelerin soruna yaklaşımını yansıtır. Doğru okunduğunda raporlar oldukça faydalıdır.   

Sözünü ettiğim ilk rapor, Avrupa Polis Teşkilatı EUROPOL tarafından hazırlanan, 2019, “Avrupa Birliği Terörizm Durum ve Eğilim Raporu”. Rapor, terör faaliyetlerini çeşitli başlıklar altında ele alıyor. Dini radikaller, sağ kanat terörist ve etnik milliyetçi terör grupları, sol kanat anarşist terör saldırıları olarak sınıflandırıyor.

Raporda dikkat çeken husus, dini referanslı terör eylemlerinin son üç yılda 205’ten 119’a düşmüş olması. Bu düşüşte Suriye ve Irak’ta yaşananların rolü olduğuna vurgu yapılıyor. Rapor bu süreçte Türkiye’nin olumlu çabalarına vurgu yapıyor.

AB’nin raporunda yer alana ayrılıkçı etnik milliyetçi örgüt olarak PKK’nın Avrupa’daki faaliyetlerine dikkat çekiyor. PKK’nın, 2019 yılında Avrupa’da ”terör saldırısı” yapmadığını, ancak propaganda faaliyetleri yürüttüğünü, lojistik destek ve yeni üye kazandırma faaliyetlerinin sürdüğüne yer veriyor. Dikkat çeken bir diğer konu da örgüte finans sağlamak için bir dizi yasal ve yasa dışı faaliyetlerin yürütüldüğüdür. PKK aktivitelerinde Türkiye’nin Suriye operasyonu esnasında artış görüldüğünü, birçok Türk kurum ve tesisinin saldırıya uğradığına dikkat çekiliyor.

Sol radikal ve anarşist grupların Suriye’ye, “Kürt bölgesine”, giderek bu gruba katıldıkları ifade ediliyor. Ancak metinde ne PKK’nın Suriye’deki varlığından ne de PYD’nin rolünden söz etmemeye özen gösterilmiş. Bu kısımda, Avrupa’ya dönecek söz konusu sempatizan ve radikallerin tecrübelerini ve fikirlerini kıtaya taşıyarak sorun oluşturabile-ceklerini belirtmişler. Dahası, 19’uncu yüzyılda olduğu gibi, bir kısım anarşistin “ölümle propaganda” ilkesini hayata geçirmelerinden kaygı duydukları bile kaleme alınmış. Fransa, İtalya, Yunanistan ve Belçika, bu noktada, açık hedef olarak tarif edilirken, kamu düzeninin bozulabileceğinden de söz edilmiş.

AB’ye benzer şekilde, ABD de, 2019, Ülke Terörizmle Mücadele Yıllık Raporu’nu yayımladı. Raporun Türkiye bölümünde DAEŞ’le mücadele konusunda Türkiye’nin yardımlarından sitayişle bahsediliyor. Türkiye’deki bazı Marksist gruplardan söz etmekte, bu grupların Suriye’deki varlıklarına dikkat çekmekte. Yine raporda geçen yıl meydana gelen PKK eylemleri ve faaliyetleri de önemli bir yer tutuyor.

Raporda dikkat çeken bazı hususlar söz konusu. Örneğin, ABD’nin, 2019’da da PKK konusunda Türkiye ile istihbarat paylaşımına devam ettiği belirtiliyor. Öte yandan, PYD’nin PKK’nın organik parçası olduğundan özenle kaçınırken, Türkiye’nin PYD’yi terör örgütü olarak tanımladığına yer vermiş. Her ne kadar hükümetin FETÖ ile mücadelesine uzun uzun yer vermiş olsa da, bu grubun ABD tarafından terör örgütü olarak tanınmadığını, hükümetin aşırıcı ve sert uygulamalarda bulunduğunu iddia etmiştir.  

Terör ve terörizm çalışmalarının cevabını aradığı ilk soru şudur: Neden, devletler ortak bir terör, terörizm tanımı, mücadele yaklaşımı ve değerlendirmesine sahip değiller? Bunun cevabı, terör örgütlerinin politik hedef ve faaliyetleri ile bazı ülkelerin politik çıkarlarının tamamen ve kısmen örtüşmesidir. İkinci neden ise, terör ve terörizm kavramının “çekiç” gibi görünmesidir. İki raporun Türkiye bölümlerini birlikte okuyup, analizleri de bu gözle ele alınca, söz konusu kuralın geçerliliğini bir defa daha teyit etmek mümkün olabiliyor.

Yazının devamı...

Türkiye, Mısır ve Libya üçgeni

23 Haziran 2020

Neredeyse on yılı bulan Libya iç savaşı farklı bir aşamaya varmış görünüyor. Türkiye’nin Libya’da gelişmelere doğrudan müdahil olmasıyla, her şey hızla değişti. BM’nin desteklediği, Başbakan Fayiz Serrac’ın temsil ettiği Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti, kısa sürede, askeri, politik ve psikolojik olarak önemli ilerleme kaydetti. Bu tablo, Hafter ve destekçilerini kaygılandırmaya yetti.

Ardından Libya ile ilgilenen herkes hareketlendi. Rusya, özel askeri şirketi Wagner’e ilaveten ülkeye hava gücü kaydırdı. Fransa Türkiye’yi hedef alan açıklamalarını sürdürdü. BAE ve Suudi Arabistan, Arap Birliği’ni toplantıya çağırırken Hafter’in başarısızlığını örtecek hamlelere giriştiler. Avrupa Birliği ise Libya konusunda bölünmüş durumda. ABD’nin Afrika Komutanlığı, Rusya’nın Avrupa’nın hemen güneyinde Libya’da askeri üs elde etmesinin kabul edilemez olduğunu açıkladı. Bu süreçte en fazla gürültü çıkaran ülke ise Mısır oldu.     

Türkiye-Mısır ilişkileri, Sisi’nin Cumhurbaşkanı Mursi’yi askeri darbeyle devirdiği 2013 yazından beri gerilimli. Coğrafi uzaklık, iki ülkenin fiilen karşı karşıya gelmesini engelleyen önemli bir faktör gibi görünüyordu. Yine de iki ülke düşük profilli, hibrit bir savaşın tarafı olmayı sürdürdüler. Farklı ittifakların parçası olurken, birbirlerine karşı her türden propagandayı sürdürdüler. Ancak Türkiye’nin Libya’ya müdahil olması ve güç konuşlandırması “fiziki mesafe” kavramını hızla değiştirdi.

Mısır, Doğu Akdeniz’de, İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi ile ilişkilerini geliştirdi. Libya’da, Türkiye ile farklı cephelerde yer aldı. Coğrafi avantajlarını kullanarak Hafter’i kolaylıkla desteklemeyi sürdürdü. Her fırsatta, Türkiye’nin Müslüman Kardeşler’e ev sahipliği yapmasını gündeme getirdi. PKK’ya destek açıklamaları yaptı. İki ülke arasında, dizi filimler üzerinden negatif algı yaratmaya kadar uzanan propaganda savaşları, ticari zorluklar, diplomatik gerginlikler sıradan yaklaşımlar haline geldi.  

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin, geçen hafta, ülkesinin Libya sınırına yakın Matruh askeri üssünde yaptığı konuşma işin farklı bir boyuta taşınabileceğini gösterdi. Sisi, Libya’da “Sitre ve Cufra’nın kırmızı çizgileri” olduğunu ilan etti. Ardından da Silahlı Kuvvetler’e “sınır ötesi operasyona hazır olmaları” emrini verdi.

Sisi’nin açıklamasının arka planında birden fazla neden var. Öncelikli kaygısı sınır güvenliği. Hiçbir ülke, sınırlarını denetleyemeyen, çökmüş bir devletle komşu olmak istemez. İşin kötü tarafı, Libya ve Mısır, uzun, coğrafi olarak kontrolü zor, ortak sınıra sahipler. Bu durum bölgedeki teröristler, mülteci faaliyetleri, suç şebekelerinin hareketleriyle birlikte düşünüldüğünde ciddi risk anlamına geliyor. Üstelik Türkiye’nin Libya’nın geleceğinde etkin olabileceği, Müslüman Kardeşlerin sınır boyunca üslenebileceği fikri de Sisi’yi endişelendirmeye yetiyor. 

Sisi, her ne kadar Libya kaynaklı sorunları öncelese de, üstesinden gelmesi gereken bir dizi sorunu var. Sina Yarımadası’nda devam eden çatışmalar, Etiyopya ile süren su gerilimi, korona salgınıyla başlayan kamu sağlığı yetersizlikleri, ekonomik sorunlar, çöken turizm, içeride gittikçe güçlenen muhalefet listenin başında yer alıyor.

Mısır ordusu, son yıllarda artan askeri harcamalar nedeniyle, nicelik olarak büyümeyi sürdürüyor. Hem Rusya hem de Fransa, Mısır’a önemli miktarda silah satışı yaptılar. Ancak silah istatistiklerindeki büyümenin, tek başına, Libya’da girişilecek uzun dönemli bir operasyonda başarının garantisi değildir. Mısır, coğrafi avantajını kullanarak, muhtemelen, Hafter’in yerini doldurmak amacıyla Libya’ya girecektir. Asıl sorun, Mısır ordusunun performansının ne olacağı, Suudi Arabistan ve BAE’nin finansal desteğinin nereye kadar süreceği ve Mısır kamuoyunun tutumudur. Üzerinde düşünülmesi gereken diğer konular ise Libya’nın bölünmesi ihtimali ve Mısır ile Türkiye arasında vuku bulabilecek, sınırlı ve dolaylı sıcak bir çatışmanın yaşanmasıdır.

Yazının devamı...

Operasyon baskısı ve PKK terör örgütü

19 Haziran 2020

Uluslararası, bölgesel gelişmelerin muğlaklığı, alışılmadık araçları, sürpriz ittifakları, düşmanlıkları ve maliyeti tüm aktörleri zorluyor. Haliyle, PKK gibi terör örgütleri de payına düşeni alıyor. Daha üç beş yıl öncesine kadar gelişmelerden heyecanlanan, “büyük planların” peşinde koşan örgüt bugün elindekileri koruma derdine düşmüş gibi görünüyor. Başka bir ifadeyle, Arap Baharı’nın kazananı olmaya ramak kaldığını düşündüğü bir anda hayat farklı tecelli ediyor.  

Suriye’de olup bitenleri “üçüncü dünya savaşı” olarak tanımlayan örgüt yöneticileri yorumlarının abartılı olduğunu görüyor olmalılar. On yıl önce stratejilerinin sıklet merkezini Suriye’ye taşıyıp, ardından da ABD’nin yörüngesine girmenin bedeli yeni yeni ortaya çıkıyor. Anlaşılan, günümüz vekâlet savaşlarının karakterini, artan maliyetini ve büyüyen ölçeğini, örgüt tarihindeki diğer “örtülü hareketlerle” karıştırmış olmalılar.   

Nitekim PKK üzerindeki siyasi, askeri, psikolojik baskı her geçen gün artıyor. Askeri operasyonların karakterini değiştiren teknolojik gelişmeler, devlet kurumları arası iş birliği örgütte moral bozukluğu yaratıyor. İHA ve SİHA’ların operasyonlarından dertliler. Söz konusu olan sadece teknik kapasitedeki artış değil, kurumlar arası eşgüdüm ve istihbaratın artması da örgütü sınırlıyor.

Teknolojik imkânlar, sınır kontrollerinin artması, istihbarat, örgüt için avantaj gibi görülen mevsimsel geçişlerin manasını değiştirmiş durumda. Öte yandan, koronavirüs salgını örgütü birkaç açıdan zorluyor. Dünyanın kendi derdine düştüğü günden beri örgüt, yeterince alaka görmüyor. Gündemde eskisi kadar yer bulamıyor. Dahası, salgın korkusu örgütü ve sempatizanlarını da kaygılandırıyor. Üstelik tarihsel tecrübeler, siyasi kültür ve iç rekabet göstermiştir ki Suriye’de bir araya gelecek Kürt gruplar PKK’nın etkisini artırmaktan çok, “gücünü erozyona” uğratacaktır.  

Operasyon anlamında da örgüt zor zamanlardan geçiyor. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, PKK konusunda kararlı ve oldukça da iddialı. Nitekim siyasi desteği arkasına alan Jandarma ve Polis, doğru ve tam zamanlı istihbaratla, örgüte ciddi kayıplar verdirmeye ve yurt içindeki yapıyı sarsmaya devam ediyor.

İçerideki baskıyı azaltmak, yaz mevsimini avantaja çevirmek ve ülke içindeki grupları desteklemek isteyen örgütün sınırı aşması zorunlu. PKK’nın bu niyeti, Milli Savunma Bakanı Akar’ı da heyecanlandıracak ölçek ve biçimde TSK’nın hamleleriyle engellenmiş görünüyor. Örgütün İran, Irak ve Suriye’den kuvvet kaydırması önce hava, ardında da kara operasyonlarıyla engellenmekte, örgütü pozisyonunu korumaya zorlamakta. Öte yandan, MİT’in “başsız bırakma” operasyonlarına sağladığı istihbarat ise örgütte ciddi moral bozukluklarına yol açmakta. Tüm bu hamlelerin Suriye ve Irak’taki yaşanan siyasi, ekonomik gelişmelerle de yakın ilişkisi ortada.

Terörle mücadelenin sadece teröristi vazgeçirmek/etkisiz hale getirmek olmadığını biliyoruz. Önemli olan, özgürlüklerin özüne zarar vermeden, hukukun içinde kalarak, ilerleme sağlayabilmektir. Yine tüm bu çabalar, terörün hemen biteceği, her şeyin kısa zamanda yoluna gireceği anlamına da gelmiyor.

Yazının devamı...

Rusya “bildiğiniz” gibi

16 Haziran 2020

Geçen hafta iki Rus yetkilinin, Dışişleri Bakanı Lavrov ile Savunma Bakanı Şoygu’nun Türkiye’yi ziyaret edeceği duyuruldu. Ardından da İran Dışişleri Bakanı Zarif’in de toplantılara iştirak edeceğini öğrendik. Heyetler, mutat hale gelen Suriye ve Libya’yı görüşeceklerdi. Toplantının zamanlaması sürpriz sayılmazdı. Çünkü her iki çatışma sahasında da ilginç ve önemli gelişmeler yaşanıyordu. Ancak son anda yapılan bir açıklamayla, Rus yetkililerin ziyaretlerinin ileri bir tarihe ertelendiğini öğrendik. Aynı açıklamada, bakan yardımcılarının konuları çalışmaya devam edecekleri bildirildi.

Ziyaretin ertelenmesinin ve konunun “Bakan yardımcıları seviyesinde çalışılmaya devam edilmesinin” diplomasi dilinde ne anlama geldiğini emekli Büyükelçi Bozkurt Aran’a sordum. Şöyle açıkladı: Anlaşılan, tarafların Libya ve Suriye konusunda görüş ayrılıkları sürüyor ve oldukça da derin. Fikirler henüz siyasi seviyede bir uzlaşma sağlayabilecek “olgunluğa gelmediği için bu şekilde davranmaktalar” dedi.

Haliyle, erteleme kararı, tıkanıklığın aşılması için “zamana” ihtiyaç olduğunu gösteriyor. Şimdi taraflar uzlaşmak için yeni fikirlerin peşindeler. Yeni fikirler mevcut tabloyu ya farklı okumakla veya değiştirmekle ortaya çıkar. Nitekim tarafların “zamana” ihtiyaç duymaları da bundandır. Ancak Libya ve Suriye gibi çok taraflı, her cinsten vekilin yer aldığı iç savaşın hüküm sürdüğü ülkelerin vaziyeti düşünülünce, ötelemenin gerçekleştiği “zaman diliminin” hayati riskler taşıdığı da bir gerçek. Bu kaygıyı besleyen ise tarafların kültürü, tecrübeler, sorunların geldiği aşama ve karakteridir.

Rus ve Türk taraflar, tıkanıklığı aşmak, konuyu başka bir seviyede konuşmak için yapmaları gerekenin sahadaki siyasi, askeri görünümü/koşulları/tabloyu değiştirmek, ittifakları genişletmek olduğunu biliyorlar. Üstelik zaman baskısı altındalar. Bugün itibarıyla Türkiye, Libya’da tabloyu değiştirmeyi başaran, İdlib özelinde ise statükoyu savunan pozisyonunda görünüyor.

Ruslar için tablo biraz daha karmaşık ve can sıkıcı. Suriye yeni bir kriz sarmalının eşiğinde ve İdlib sorunu da tıkanmış durumda. Libya’da ise Wagner yeterli performans gösterememiş ve geri adım atmış durumda. ABD’nin 17 Haziran’da yürürlüğe sokacağı “Sezar” yaptırımları, ekonomisi zaten zorda olan Suriye’de çarpan etkisi yaparak Rusya’nın tüm kazanımlarını altüst edebilir, öngörülmeyen maliyetler çıkarabilir. Bunu önlemenin yollarından birinin İdlib’in temizlenmesi, limanları Halep’e bağlayan M-4 karayolunun hızla ticari ulaşıma açılması olduğunu görüyor. Haliyle, Rusya’nın öncelikli hedefi İdlib ve bu aşamada müzakereyle sonuç alamayacağının farkında.

Zaman ilerledikçe Rusya’nın kuvvet kullanmak için harekete geçme ihtimali artıyor. Nitekim Rusya ve Suriye istihbaratı için İdlib’de sıcak bir çatışma ortamı yaratacak bahane üretmek işten bile değil. Libya’da ise, başta NATO üyesi Fransa olmak üzere bazı Avrupalı ülkelerin Rusya’yı arkalamaları “aykırı” bir davranış olarak görülebilir. Bu koşullarda Rusya için cevabı aranan soru, önceliğin Suriye mi, Libya mı, yoksa ikisinin birden mi olacağıdır. Bu kararı şekillendirecek olan ise, Türkiye’nin ittifak kurma çabalarından ne kadar hızlı sonuç alacağıdır.

Yazının devamı...