Tarihi çarşıya yakışmıyor...

17 Haziran 2021

Pandemi yasakları sonrası Kemeraltı Çarşısı hareketlenmeye başladı. Kızlarağası Hanı önünde sokak müzisyenlerini dinledim. Bu arada mesleğine olan saygısından, gezdireceği yabancı konukları için ön araştırma yapmaya gelen turist rehberi arkadaşımla karşılaştım...

Listesinde Memleket Hastanesi, Milli Kütüphane, Elhamra Sineması, camiler, sinagoglar, hanlar, hamamlar ve  sebillerin olduğunu gördüm. Lezzetini daha önce test ettiğim esnaf lokantasının önünde durduk. Arkadaşım, kendisini tanıyan lokanta sahibi ve garsonlarla konuştu, tezgâhta bulunan yemekleri,  masa düzenini kontrol etti... Misafirlerine burada yemek molası vereceğini anladım, sonra oturup birlikte öğle yemeği yedik. Oradan İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin viranelikten kurtarıp mini müze haline getirdiği ‘Hayim Palaçi Anı Evi’ne uğradık. 926 Sokak’ta kaldırılan hurma ve palmiye ağaçlarına üzülen arkadaşıma, konuyu takip ettiğimizi, yurttaş mücadelesiyle kısa süre sonra, törenle ağaçların yerlerine yeniden dikileceğini söyledim...

Gezginlerin ihtiyaçları halinde kullanacakları tuvaletlerin temizliğinden emin olmak için birkaç tuvalete girip çıkan arkadaşım,  gördüğü düzensizliği, açıkta duran su varillerini, süpürge, kova, terlik ve çizme gibi eşyaları ortalıktan kaldırmaları için tuvaletçileri uyardı. Onlara halk sağlığı ve turizm açısından tuvaletlerin önemini anlattı... Kemeraltı Çarşısı’nda dükkânlarının önüne tezgâh açıp semt pazarcıları gibi bağırarak satış yapan esnaf sayısının artmış olduğunu gördük... Mesleği icabı dünyanın birçok kentinde gezginlere rehberlik yapmış olan arkadaşım, tezgâhlarda açıkta   satılan kadın-erkek iç çamaşırlarına dikkat çekip, “Bu görüntüleri yabancı ülkelerde göremezsiniz” dedi... Tarihi çarşının önemini önce Kemeraltı esnafının bilmesi gerekiyor. Başta vakıflar olmak üzere, kurumlar mülklerine sahip çıkmalı. Ticaret yaşamının dışında kent kültürüne hizmet etmiş çarşı nasıl oldu da bugünkü durumuna geldi... Üstü açık, dünyaca ünlü çarşıya kuralsızlık, kabalık yakışmıyor. İşgal eden, lümpen davranış sergileyen, kalitesiz mal satanlara taviz verilmemeli...  Tarihi Basmane Lokmacısı, Havra Sokağı’na geliyor haberini benden duymuş olun, eminim çarşıya renk katacak...

 

Yazının devamı...

Selluka İzmir çiçeği mi?

10 Haziran 2021

Gazeteci arkadaşım Işık Teoman’ın hediye ettiği selluka tohumlarını tarif üzerine ektim, bir süre sonra filiz verip çiçek açınca sevindim, fakat ömrü uzun olmadı boynunu büküp kurudu. Bu narin çiçek özellikle eski semtlerde yaşamış İzmirlilerin anılarında neden yok? Onlar daha çok evlerinin bahçe ve avlularında yetiştirdikleri, yasemin, hanımeli ve diğer çiçekleri anımsıyorlar. Günümüzde annelerinin selluka yetiştirdiğini söyleyenlerin verdiği tarihler çok eski değil. İzmir’de yaygın olduğu söylenen kültür çiçeği selluka, ne oldu da kokusundan ve görüntüsünden insanları mahrum bıraktı.

Araştırmacı Yazar Dr. Metin Özer’in, “Kentyaşam Com İzmir’in Haber-Bilgi Sitesi’nde”, “Kemale Hanım’ın mis kokulu sellukası” başlıklı makalesini okuyunca kendisiyle mini bir söyleşi yaptım.

“Rahmetli teyzemin 1950’li yıllarda Yapıcıoğlu Semtinde bahçeli bir evi vardı. Yan evin bahçe kapısı boyunca yükselen, eflatun-beyaz renkli salyangoz çiçeklerinin yaz sonundan sonbahar başları boyunca sümbülü andıran kokusu tüm mahalleyi sarardı. Komşu; siyahi ten renkli, Girit mübadili Kemale Hanım idi. Kemale hanımın kayınvalidesi salyangoz çiçeklerinin fasulyeye benzer tohumlarını yanında getirmiş, evinin güneye bakan kapısının kenarına ekmişti. Sarmaşık gibi büyüyen bitki, kapı boyunca yükselmiş, çerçeveyi taç gibi sarmıştı. Karşıyaka’daki akrabalardan bazılarının da bu bitkiyi yetiştirdiğini anlatırdı. O yıllarda Karataş ve Göztepe’deki bazı bahçeli evlerden de selluka kokuları yayılırdı. Dedemin Kocakapı Mahallesi’ndeki evinin yan komşuları da Girit mübadiliydiler. Bahçelerinde yaseminler, güller, zambaklar olsa da selluka ekmemişlerdi. Bu bitki aslında Giritliler arasında da yaygın değildi…

Sellukanın, “İzmir’e ilk ne zaman geldiği ne kadar yaygın olduğu” konusunda kesin bir bilgi yoktur. İzmir’in endemik bitkileriyle ilgili üniversitelerin ve bazı akademisyenlerin yayınladığı kitaplarda “selluka” adı geçmemektedir.

İzmir’de ilk bilimsel botanik çalışmalar yaptığı bilinen kişi 1851-1917 yılları arasında yaşamış olan Edward Whittall’dır. Whittall, İzmir’de birçok bitki türünün ortaya çıkmasını sağlamıştı. Bornova’da yüksek duvarlarla korunan bahçesi; yasemin, rosa banksiae (Lady Banks-Çardak gülü), wisteria (mor salkım) ve egzotik ağaçlarla kaplıydı.

Whittall’un oluşturduğu botanik bahçesinde selluka yetiştirdiğine dair bir kayıt yoktur. Selluka, İzmir’e muhtemelen Girit üzerinden gelmiş, çok nazlı ve kısa süreli çiçek açan, güzel kokulu bir bitkidir. Anavatanı Güney ve Orta Amerika olan sellukaya, “İzmir çiçeği” denebilmesi için; onun da “Hollanda lalesi” gibi İzmir’de yüzyıllardır yaygın biçimde yetiştirilmesi gerekirdi. Lale, Avrupa’ya 16. yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’ndan getirilmiş, Hollanda’da ıslahı ve büyük ölçekte ekimi yapılarak tescillenmiş, tüm dünyaya ihraç edilmiştir. Tüm bu nedenlerle Hollanda; “Laleler Ülkesi” olarak bilinir…

İzmir’e has “Bornova lalesi” ise doğada tükenmiş, sadece birkaç meraklının bahçesinde bulunmaktadır. Morumsu-pembe veya beyaz çiçekli İzmir adaçayı (Salvia Smyrnaea Boiss) Türkiye’de ve dünyada nesli tehlike altında olan endemik bir bitkidir. İzmir ile özdeşleşmiş bitkiler sahip çıkılmayı beklemektedir. Kentte bir botanik bahçesinin kurulması, bu bitkilerin öne çıkarılması, çevrenin ve konutların bu bitkilerle donatılması, ekonomiye ve kentin tanıtımına büyük yararlar sağlayacaktır.” 

Yazının devamı...

Yerel sanatçılar…

3 Haziran 2021

Patlıcanlı Yokuşu’nda güngörmüş eski İzmir evinin duvarında kelebekleri,  kadınlı erkekli kanatlı melekleri, çember çeviren, uçurtma uçuran çocukları, antik dönem sütunlarını, kemerlerini, halay çekip dans edenleri, kuşları, ağaçları, bankta oturan ihtiyarı, çiçek açmış ağaçları görünce anladım buradan Mural ressamlarının geçtiğini.

“Hayat mutluluktur paylaşın onu. Hayat şanstır kullanın onu. Hayat sevgidir hissedin onu” yazılarıyla duvar cıvıl cıvıl hale getirilmiş. Ancak duvara çizilen desenler tarihi Patlıcanlı yokuşuyla uyumlu mu tartışılır… 

Sakın benim resme karşı olduğum sanılmasın. 50 yıldır sanat galerine girip çıkarım. Basmane Tarih Kültür Sanat Arkeoloji Günleri’nde yüzlerce sanatçıya kentin farklı yerlerinde örneğin Basmane Garı’nda, Yıldız Sineması’da, Sinyora Sinagogu’nda eski İzmir evlerinin avlularında, odalarında, kortijolarda sergiler açmış halen de birçok sanatçıyla dostluğunu devam ettiren kişiyim.

Üstelik evimize gelen her türlü canlı cansız objenin resminin yapıldığı, sayısız kez ressam eşime modellik yapmış bir resim gönüllüsüyüm. Mevlevi dervişlerinin yollarını aşındırdığı ney seslerinin duyulduğu Patlıcanlı Yokuşu’nda cumbalı, göbekli pencereli, salonunda piyanosu olan tuğlalı evin etrafı trapez saçlarla kapatılıp, belediyenin aman dikkat yıkılır tabelası asılmışken, korunamayan birçok tarihi yapılar varken, bir zamanlar hanımelleri, yaseminlerin sarktığı evin duvarında, dans eden şapkalı abilere takıldığım için, o gün görmek için gittiğim Kapanizade Konağı’nı unuttum. Üstelik yanımda İzmirliler Derneği Kurucu Başkanı Gündüz Kapancıoğlu Bey vardı.

Eski bir İzmirli olarak onun da dikkatinin dağıldığını fark ettim. Hâlbuki daha uzun yürüyüp külahı teneke kaplı Patlıcanlı Camii avlusunda soluklanacak oradan Kireçlikaya istikametinden hakiki sütunları, kemerleri görmek taş koltuklarında oturmak, sahnesinde 2 bin yıl önce oynanan oyunları hayal etmek için Kireçlikaya istikametinden antik tiyatro kazılarına merhaba demeye gidecektik. Altı Agora, üstü antik tiyatro olan yokuşun duvarlarına çizilen antik sütün ve kemerlerle yetinip gerisin geriye döndük…

Mural Uluslararası İzmir Duvar Resimleri Çalıştayı kapsamında yabancı sanatçılara yaptırılan duvar resimleriyle hiç ummadığım yerde karşılaşıyorum. Benzer bir başka duvar resmi, Kemeraltı Çarşısı’nda Katipzade Mescidi önündeki binanın duvarında karşıma çıktı. Daha yeni ortaya çıkarılan Roma Hamamı kalıntılarının, İktisat Kongresi anıtının yanındaki duvara, Kemeraltı Çarşısı’nın peyzajına, geleneksel değerlerine uymayan sanat-mekan ilişkisinin göz ardı edildiği duvar resmiyle istesem de bağ kuramadım.

Patlıcanlı Yokuşu, Kemeraltı Çarşısı kentin tarihi geçmişini belgeleyen mekânlardır. Yerli yabancı gezginleri kentin tarihi dokusundan koparıp, dikkatleri başka yöne çekmenin yanlışlığını vurgulamak istiyorum. Tarihsel çevrede yapılacak duvar resimleri için hassas ve seçici olmak gerekiyor. Katipzade Mescidinin önündeki duvara savaştan yeni çıkmış Cumhuriyetin iktisat kongresinde aldığı karalar doğrultusunda yerli malını teşvik eden yazılar, örneğin “Yerli malı yurdun malı yazılsaydı” iktisat kongresinin özeti resmedilseydi, dönemin ekonomik tarihsel olayı hafızalarda yaşatılabilirdi…

Yazının devamı...

Basmane’de yoksulluk

27 Mayıs 2021

Basmane sokak-larında sabah erken saatlerde günlük nafakalarını çıkarmak için iş bekleyen emekçileri artık göremiyorum. Tanıdıklarımın içinde bize sigortalı iş bul diyenler oluyor. Keşke böyle gücüm olsa da onlara iş bulabilsem... Hamamlar kapalı olduğu için tellaklar, natırlar, lokanta, kahvehane çalışanları. garsonlar, komiler, aşçılar, sokaklarda görmeye alışık olduğumuz  balon, gevrek, mendil, çiçek satıcıları, işlerine gidemedikleri için ekonomik sıkıntı çekiyor. Kovid-19, yurttaşlarımızın psikolojilerini bozmakla kalmadı, daha da yoksullaştırdı, aralarında ev kirasını, otel borçlarını ödeyemeyenler oldu. Otel derken, yıldızlı-lüks olanlardan değil, 20-30 liraya kalınan, ruhsatlı-ruhsatsız otel ve pansiyonlardan bahsediyorum. İnsaflı otelciler, sesini çıkarmayıp alacaklarını deftere yazarken, borçlarını ödeyemeyenler otelden atılma korkusuyla kara kara düşünüyor... Son yıllarda yerli otel müşterileri arasına, yabancı ülkelerden gelip Avrupa ülkelerine gitmek isteyenler de katıldı. Özellikle Afrikalı göçmenler, kalabalıklar halinde benzer sağlıksız mekânlarda konaklıyor...

İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Tunç Soyer’in ramazan ayında yurttaşların bakkal borçlarını ödediğini basından öğrendim. Garibanların deftere kayıtlı bakkal borcunu ödeyerek birçok aileyi rahatlattı. Aslında bu tür yardımlaşmaya toplum yabancı değil. Hayırseverlerin Zimem adı verilen borç defterinde kayıtlı olan borçların kapatılması geleneklerimizde var... Sayın Başkan, bakkal borçları gibi mağdur insanların otel borçlarını da kapatırsa çok dua alır. Otel borcu dışında beslenme zorluğu çeken insanlar var. Kendi olanaklarıyla pişirdikleri bir tencere çorbaya 10 kişinin kaşık salladığını gördüğüm için yazıyorum... Basmane’de yardımsever insanların katkılarıyla, hijyen olmayan mutfaklarda pişirilen yemeklerin kışın yağmur, yazın güneş altında  servis edilmesi, İzmir’e yakışmıyor. Büyükşehir Belediyesi, aynı bölgede mülkiyetinde olan bir binayı aşevine dönüştürürse önemli bir soruna derman olur. Kapalı olan Namazgâh ve Basmane hamamlarının yoksul insanlar için açılmasının önemini daha önce vurgulamıştım...

Pandemi günlerinde sadece insanlar değil, sokak hayvanları da mağdur oldu. Hayvanseverlerin mama yardımları yetersiz kalıyor. Kedi ve köpeklere sık sık mama dağıtılması, sadece hayvanları değil hayvanseverleri de memnun eder... Konak Belediyesi biraz zengin olsa, arka sokağında yaşayan garibanlara merhamet etsin diyeceğim, lakin böyle güçleri yok, gelirlerinin büyük bir kısmı personel harcamasına gidiyor. Tabii, iş yine büyük abi olarak İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne düşüyor. Kemeraltı Çarşısı’nda uzun yıllar evsizlere yuva olan Şükran Oteli restorasyon nedeniyle kapandı. Şükran Oteli’ni mesken tutanlar, sanıyorum Basmane’de benzer otellerde yaşamaya devam edecek. Şükran Oteli’ne restorasyon sonrası nasıl fonksiyon verilecek, göreceğiz. Otel olarak hizmet verse de eski müdavimlerinin bundan sonra burada kalamayacağı kesin... Basmane’nin yükünü azaltma ve yardımlaşmanın tam zamanıdır.

Yazının devamı...

Kemer Tren İstasyonu ve renkler

20 Mayıs 2021

İzmir-Aydın Demiryolu hattının ilk istasyonlarından biri olan Kemer Tren İstasyonu, 1,5 asrı geçen tarihiyle sayısız yolculuk öykülerine sahne olmuş, tescilli bir İzmir yapısıdır. Hangi cephesine bakarsanız bakın, detaylarında İzmir’in ulaşım tarihinden kesitler görürsünüz. Gün geldi diğer yapılar gibi Kemer İstasyonu da zamana yenik düştü, önce lojman pencerelerinden sarkan sardunları kurudu; peronuna trenler, yolcu salonuna yolcuları uğramaz oldu... İstasyonun terk edilmiş bakımsız hali, demiryollarına emek verenlerin dikkatinden kaçmadı. TCDD, Pakben Mimarlık ve Restorasyon Ofisi’ne çizdirdiği restorasyon projesini aslına sadık kalarak hayata geçirdi. Demir parmaklıklarla çevrili, güvenlikçisi olmayan istasyona birkaç kez hırsız girdiği için, önlem olarak zemin kat pencereleri ve kapıları, kurum tarafından geçici olarak siyah renkli  sac panolarla kapatıldı. Arkasından, kullanımı için Konak Belediyesi’ne tahsis edildi... Kemer Tren İstasyonu’nun kültür amaçlı buluşma yeri olmasını arzu ederken, mekân-insan ilişkisini olumsuz yönde etkileyecek madde bağımlıları rehabilitasyon merkezi yapılması konusunda görüşlerimi belirttiğim için üzerinde durmayacağım. Kemer Tren İstasyonu’nun güvenliği bir an önce sağlanmalı, hapishane görüntüsünden kurtarılıp pencereleri, ahşap panjurları ve kapıları görünür hale getirilmelidir.

Son yıllarda restore edilen eski İzmir evlerinin pencere kepenklerinin siyah renge boyandığını görüyorum. Özellikle kentsel sit alanlarında, “Binanın mülkiyeti bende, istediğim renge boyarım” demek, kentin peyzajını ve binanın özgünlüğünü bozmaktan başka bir işe yaramaz. İzmir coğrafyasına zıt olan, iç mekânda koyu ahşap, dış cephede siyah renk tutkusu nereden geliyor?  Siyah renk uygulaması, Basmane’de Kadın Müzesi pencerelerinde başladı, aynı hızla yayılmaya devam ediyor. Kadın Müzesi binası satın alınmadan önce, pencerelerine siyah boya sürülürken görüp, sahiplerine “Binayı neden karartıyorsunuz?” diye sormuştum. “Astar olarak sürüyoruz, ikinci katını açık krem rengi yapacağız” demişlerdi. Bu sırada bina el değiştirdi, orijinal renk yanılgısıyla kepenkler siyaha boyandı. Alanyalı Konağı ve İstiklal Okulu’nun önünden geçerseniz, pencerelerinin siyah boyayla karartıldığını görürsünüz. UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girme uğraşı veren kentte, ayrıntılara, renk ve kütle ilişkilerine dikkat etmek gerekiyor...   

Müzecilik Haftası’ndayız... Yıllar önce, “İzmir Mimarlık Müzesi kurulsun, sanatsal değeri olan objeler hurdaya gideceğine müzede sergilensin” diyen, kentli bir yurttaş olarak, Kemer Tren İstasyonu’na komşu olan demiryolu hangarının, mimarlık müzesi veya sergileme mekânı olarak hazırlanmasına sevindim. Bu konuda emek sarf eden İzmir Mimarlar Odası yöneticilerini  kutluyorum.

Eşrefpaşa Hastanesi çalışanlarına, Dr. Yavuz Uçar, Dr. Gaffar Karadoğan ve Sevgili Hasan Tahsin Kocabaş’a, sağlığım için gösterdikleri ilgiden dolayı teşekkür ederim...

 

Yazının devamı...

Basmane

6 Mayıs 2021

1970’li yılların başında, fuar coşkusunu yaşamak için okul arkadaşlarımla birlikte, İstanbul’dan bindiğimiz otobüsten sabah erken saatlerde Basmane’de indik. O yıllarda otobüs garajı, meydanda şimdiki meşhur çukurun olduğu yerdeydi.

Fuar zamanı olduğu için otel bulmakta zorlandık. Bölgede çok otel olmasına rağmen otelciler kapılarına doluyuz tabelası asmıştı.  Birlikte seyahat ettiğim arkadaşımın tanıdığı vasıtasıyla sokağın girişinde bir otelin zemin katında, koğuşa benzer yüksek tavanlı odada yer bulduk. Odanın penceresi sokağa bakıyordu, bir dönem burası postane olarak kullanılmış… Otel kâtibinin; otelin Latife Hanım’ın dedesinden kalma konak olduğunu söylemesi binaya ilgimi daha da artırdı. Latife Hanım’ın dedesi Uşakizade Sadık Bey’in adını taşıyan otel ve diğer oteller tıka basa doluydu. Otel lobisinde, koltuklarda, yerlerde uyuyanlar vardı… Üçüncü sınıf otele dönüştürülmüş İzmir köşkünde Latife Hanım’ın hatırası var mıydı? Mesela, koridordaki taş aynaya bakıp saçlarını taradı mı? O günlerde Latife Hanım sağdı, İstanbul’da Harbiye’deki dairesinde yaşıyordu… İzmir konaklarından dönüştürülmüş otel ve iş yerlerinin önünden geçerken; kapı girişleri, renkli camlar, salon aynaları, tavan süslemeleri, bahçesindeki havuzlar, palmiyeler ilgimi çekti. Kaldığımız otelin çatısında camdan yapılmış piramit aydınlığın benzerini kapısında “Arkeoloji Müzesi” yazan binanın çatısında da gördüm. O gün müze kapalıydı…

Arkadaşlarım gündüz fuarda gezerken, ben Basmane’nin arka sokaklarında dolaştım. Sokakta neşeli sünnet düğününe rastladım. Düğünde, orkestrasını gözleriyle idare eden göbekli kemancı; her şarkının arkasından önündeki kadehini yudumluyor, yudumladıkça coşuyordu…  

Altınpark’ta şimdi kahvehane olan, Ünalan Çorbacısı’nın önünde, fuar gazinolarında ünlü sanatçılara eşlik eden müzisyenler, gecenin ilerleyen saatlerinde kendilerine konser veriyordu. Klarnet, kanun, cümbüş, keman, darbuka sesi gecenin sessizliğini bozsa da sürpriz sokak konserini kalabalık bir grupla birlikte karşı kaldırımdan izledim... Müzisyenlerin yanında bulunan bayan sanatçı, Gönül Akkor olabilir miydi? Fuarın içi kadar Altınpark da renkli ve hareketliydi… Altınpark’ta küçük tatlıcı dükkânının vitrininde görüp tattığım, irmik helvasının lezzetini unutmadım…  Oteller Sokağı, cumbalı evler, Basmane Karakolu, ağaçlı yol, Çorakkapı Hamamı, Dönertaş Sebili, Tevfik Paşa Konağı, meyhaneler, hasır üstünde bağdaş kurup nargile içenler, çöp toplayan eşekler, sokak düğünü, otel odası, palmiyeler, ulu çınar ve çitlembik ağaçları Basmane’de ilk gördüğüm hafızamdan silinmeyen görüntüler olarak kaldı… 

Yazının devamı...

Hurma ve palmiyelere yazık oldu

29 Nisan 2021

Eski yıllarda Hisar Camii avlusunda olduğu gibi, Kemeraltı Çarşısı’nın birçok yerinde, han, cami, sinagog avlularında, mezarlık ve hazirelerinde, yollarda, ulu çınarlar, dut, çitlembik, turunç, servi ve sarmaşıklar vardı. Zamanla dükkânların önünü kapatıyor bahanesiyle ağaçlar   yok edildi. Aslında esnaf, farkına varmadan dükkânlarının önündeki doğal gölgelikleri kaldırdı,  şimdi suni gölgeliklerin peşinde koşuyor... Benzer  uygulama, önceki günlerde Konak Belediyesi’nin, proje kapsamında 926 Sokak’a diktiği hurma ve palmiyelerin kaldırılmasıyla yaşandı. Önce tik ağaçlarından yapılan gölgelikler, şarapçılar oturuyor gerekçesiyle kırıldı.  Arkasından kendilerini çarşının sahibi sanan, atık depolarına, izinsiz otoparklara, kaldırım işgallerine, yok edilen mimariye lümpenliğe karşı çıkmayanlar, sokakla 16 yıl arkadaşlık yapan hurma ve palmiyeleri, dükkân önlerini kapatıyor gerekçesiyle yerlerinden söküp attı... Asıl üzücü olanı, ağaç sökümünün İzmirlilere danışılmadan sokağa çıkma yasağının olduğu günde yapılmasıydı. Normal günde yapılsaydı, başta bölge esnafı ve duyarlı İzmirliler buna asla müsaade etmezdi... Konuyla ilgili olarak konuştuğum, ilgili belediyelerin park bahçe uzmanları, ağaçların kaldırılmasından üzüntü duyduklarını, “Bize kalsaydı değil sökmek, yapraklarına dahi dokunmazdık” dedi... Kent suçu işleyen ağaç düşmanlarına taviz vermeme adına sökülen ağaç sayısının artırılıp sokağa yeniden dikilmesini öneriyorum... 

Diğer bir konuda, 2003 yılında Konak Belediyesi’ne Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülü kazandıran Ali Paşa Meydanı’na dikkatleri çekmek istiyorum. İzmirlilerin onayını almadan ağaçları yok edenler, bu kez Ali Paşa Meydanı zeminine döşenen parke taşlarını kaldırıp yerine yeni döşeme yapılmasını istiyorlarmış... Kıymeti bilinmeyen Ali Paşa Şadırvanı’nın restorasyonu için onlarca yazı yazmış, kentli yurttaş olarak uyarıyorum. Zemine, çarşının dokusuyla uyumsuz malzemeler döşemek, işgal edilmiş meydana esnafın masa atmasından başka işe yaramaz. Aynı taşları derz aralıklarını sıklaştırıp yeniden döşemek en doğru yoldur. İşyerlerinin önünü kesiyor diye ağaç kesmenin veya kaldırmanın sonucu, Kemeraltı Çarşısı’nın yeşilini kaybetmiş görüntüsüdür...    Tarihi çarşının mimarisine ve ağaçlarına yapılan saldırının faturasını şarapçılara kesmek insafsızlık olur... Soylulaştırma uğruna Kemeraltı Çarşısı’na daha çok zarar verilmemesi için  Büyükşehir ve Konak belediyelerini göreve davet ediyorum...

 

Yazının devamı...

Kent ve hafıza

15 Nisan 2021

Eski İzmirlilerin önünde fotoğraf çektirdiği deniz banyoları, parklar, bahçeler, açık kapalı   sinemalar, sakin meydanlar artık yok. Kentin tarihi köprüsü bir başka köprünün altında korumasız, Hilal kavşağının nadirliği bilinmiyor. DCDD’nin 146 çalışanlı efsane müzelik matbaasına nasıl kıyıldı. Kültürpark’ın neşesi kaçmış, Kemeraltı Çarşısı’nın gözü yaşlı… Yeşildirek Hamamı pasaj, Beyler, Gönül Ferah, Müftü Hamamı’nın olduğu yerde şimdi işhanları var.  Camileri, mescitleri deprem hasarlı, hazireleri bakımsız…

Demiryolu taşımacılığının ilk göz ağrısı Kemer Tren İstasyonu’nun yolcu salonunda çay içip kitap okumak, ilk açıldığı günün hatırasına çekilen tören fotoğraflarını duvarlarında görmek, Birinci Dünya Savaşı’na giden Mehmetçikleri cepheye uğurlayan gözü yaşlı anne ve babaları hayal etmek varken, tarihi mekân neden hafızalardan silinmek isteniyor…

Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının ayak izi olan, antik dönemden günümüze kullanılan 9 Eylül kutlamalarının tanığı Anafartalar Caddesi’nde yaşanan karmaşa, lümpenlik, görsel kirlilik, kuralsızlık mı İzmirlileri tarihi caddeden uzaklaştırdı…

Otlarken girdiği dehlizde kaybolup, Basmane’den çıkan eşeğin öyküsünü, Kadifekale eğlencelerini anlatan kalmadı. Ne oldu da İzmirliler Kadifelale’den, Temaşalık, Ballıkuyu, Pazaryeri, Ali Reis ve diğer kadim İzmir mahallelerinden bir daha dönmemek üzere ayrıldılar. Savaştan yeni çıkmış Cumhuriyetin iktisadi başarısına ev sahipliği yapmış, İktisat Kongresi’nin yapıldığı bina keşke ayakta kalabilseydi, ülkenin ve kentin iktisadi sorunlarını bu binada konuşabilseydik…

“Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı” sloganıyla çıkılan yolda kurulan Sümerbank tesisleri, çocuk işçilerin genç kızların, annelerin çalıştığı alın teriyle yıkanmış tütün fabrikaları, yemiş işlikleri ne çabuk unutuldu. Binlerce emekçinin iş beklediği İşçi Bulma Kurumu’nun kapısında “Emek Müzesi” yazsaydı fena mı olurdu?

Hane sayısı az olduğu için tarihten silinen 22 mahallenin içeresinde Nedim Tuğaltay Mahallesi’ni görmek ne acı. Kore’de yaşamının baharında şehit olmuş genç subay Nedim Tuğaltay’ın adı verilen mahalleyi yok sayarsanız diğer mahallelerde olduğu gibi hafızayı yok edersiniz… Demek istediğim kentin moral değerleri ve kent kültürü için hafızayı devamlı aktif tutacak mekânlara ihtiyacı var.  Suyunu kullandığımız doğa harikası Halkapınar Gölü, 56 yıl önce yıkılan Sarıkışla    kentli için hiçbir şey ifade etmiyor… Çakabey anıtı Karataş’a dikilseydi, mekan ve hafıza ilişkisini kurmak daha kolay olmaz mıydı? Bırakın mekânlar öyküleriyle birlikte eskisin, gelecek kuşaklar    ata yadigarlarını yaşatıp önünde resim çektirsinler. Mekan ve hafıza birlikteliği konusunda kurumlara özellikle yerel yönetimlere önemli görevler düşüyor…

Yazının devamı...