500 Firma sonuçları çöküşün habercisi

500 Firma sonuçları çöküşün habercisi


Rekabet gücünü kaybeden sanayi çok boyutlu bir çıkmazın içinde bocalıyor

Osman Ulagay


İstanbul Sanayi Odası(İSO) Başkanı Hüsamettin Kavi, 500 Büyük Firma anketi 1998 yılı sonuçlarının açıklandığı İSO Meclis toplantısında yaptığı konuşmada sanayimizin acıklı tablosunu çizerken, "Türkiye ne kaybettiğini, gerçek hasarın ne olduğunu önümüzdeki yıllarda görecek", dedi.
Konuşmasında "Türkiye'nin bilgiye itibar etmediğini" de belirten Sayın Kavi'nin bu saptamalarına katılmamak olanaksız. Yıllardan beri kafamızı kuma gömüp günümüzü gün ederek, sorunları halının altına itip çözdüğümüzü sanarak, ahmaklık sınırlarını zorlayan bir iyimserlikle "bize bir şey olmaz" masalları okuyarak bugünlere geldik. Ne yazık ki hala karşımızdaki tablonun vahametini görmüş değiliz. Çoğu kimse ekonominin sorunlarının konjonktürel olduğunu, bir yerlerden biraz kaynak bulunsa "işlerin açılacağını" ve her şeyin yoluna gireceğini düşünüyor. Her kesim kendi çıkarını en iyi koruma çabası içinde.

Kriz geçici mi?

Oysa yaşamakta olduğumuz kriz geçici ve konjonktürel nitelikte değil bence. Yıllardır yüksek enflasyon altında ve istikrarsız bir ortamda savaşım veren Türk sanayii, Türk özel sektörü sonunda rekabet gücünü kaybederek teslim bayrağını çekme noktasına doğru yaklaşıyor. İSO'nin geleneksel 500 Büyük Firma anketinin 1998 yılı sonuçları ve özellikle özel sektör büyüklerine ilişkin göstergeler ne yazık ki bu kaygılarımı doğrulayacak nitelikte.
Zaman zaman acaba ben mi olayı büyütüyorum diye soruyorum kendime ama işin içinde ve aklı başında insanlarla konuştuğumda kaygılarımı paylaştıklarını görüyorum. Finansbank'ın patronu Hüsnü Özyeğin'in değerlendirmesini ise dün Türkiye gazetesinde okudum. Halen yaşanmakta olan krizin 1982'deki banker krizinden, 1990 - 91'deki Körfez krizinden ve 1994'deki mali krizden daha derin olduğunu belirten Özyeğin, "25 yıllık bankacılık hayatımda böyle kriz görmedim, global kriz Türkiye'nin kendi bünyesinde biriktirdiği problemlerle birleşince etki alanı geniş oldu", demiş.

Özel sektörün önemi

Bugün Türk sanayiini ve Türkiye ekonomisini çıkmaza sürükleyen sorunların başında rekabet gücü erozyonu geliyor ama bu soruna değinmeden önce kimilerinin hala anlayamadığı bir noktanın altını bir kez daha çizmek istiyorum. Bugün dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi Türkiye'de de ekonominin gidişatını belirleyen asıl etken özel sektörün, özel sektör firmalarının performansıdır. Bu çerçevede devletin görevi ise özel sektördün performansı yükseltecek ortamı hazırlamak ve istikrarı sürdürmektir. Bunun doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılabilir ama günümüzün gerçeği budur.
Her ülkenin özel sektörü de kendi birikimi, yapısı ve karakteri içinde davranır, uluslararası koşullara ve ülkesindeki ortama göre yatırım, üretim, borçlanma, borç verme, büyüme, küçülme ya da işi bırakma kararlarını verir. Zaman zaman birçoğumuza ters gelse de bu böyledir ve demokratik bir ortamda kimse özel sektöre, girişimciye ya da iş sahibine, farklı bir davranış biçimini empoze edemez. Özel sektörün farklı davranması, örneğin şimdi Türkiye örneğinde görüldüğü gibi parasını faize değil işine yatırması isteniyorsa onu bu tercihe yöneltecek şartların yaratılması gerekir.

Rekabet gücü erozyonu

İşte bu şartlar yaratılamadığı için Türk sanayii ve Türk özel sektörü bugün bu duruma düşmüş bulunuyor. İlk çeyreği parlak geçen 1998 yılının ancak ikinci yarısında kriz havasına giren özel sektörümüzün en büyük firmalarının bu kadar kısa sürede bu kadar olumsuz sonuçlar ortaya koymaları olayın, Rusya krizinin ve global krizin yansımasının ötesinde, yapısal ve psikolojik bir boyutu olduğunu gösteriyor. Yılların birikimi sanki bir kırılma noktasına getirdi sanayimizi ve rekabet gücü kaybı sonunda ciddi bir kar erozyonuna yol açtı.
Bir ekonomide ya da firmada rekabet gücünü etkileyen faktörlerin başlıcaları şunlar:
* Teknoloji ve verimlilik düzeyi
* Kur politikası
* Faiz politikası
* Ücretler
* Diğer girdi maliyetleri
Konuya bu faktörlerin belirlediği çerçeve içinden baktığımızda sanayimizin neden rekabet gücü kaybına uğradığını ve halen yaşanmakta olan krizin neden 1994 krizinden daha derin olduğunu anlayabiliriz.

1994'den beter

1994 krizi anımsanacağı gibi büyük bir kur şokuyla başlamış ve büyük devalüasyona uğrayan Türk lirası, sanayinin rekabet gücünü bir anda artırıp sanayiciye ihracatı sıçratma olanağını vermişti. Nitekim 1994 yılında 500 büyük firmanın ihracatında % 30'luk bir sıçrama yaşanmıştı. 1998 yılında ise böyle bir olanak bulunmadığı için 500 büyük firmanın ihracatı olduğu yerden saymış. 1997 kriziyle Asya'da yaşanan devalüasyonların ve Rusya krizinin de buna katkıda bulunmuş olduğu düşünülebilir.
1994 krizinin diğer belirleyici özelliği, kur depremine paralel olarak hızla tırmanan enflasyonun reel ücretleri hızla düşürmesi ve bunun da sanayiinin rekabet gücünü artırıcı bir etki yapmasıydı. 500 Büyük Firma verileri maaş ve ücretlerin katma değerdeki payının 1994'den itibaren % 38'lere kadar düştüğünü, 1998 yılında ise ciddi bir sıçrama yaparak % 53'e yaklaştığını gösteriyor.
1998 yılında enflasyonun gerilemesi buna karşılık faizlerin yüksek düzeyini koruması sanayicinin ödediği reel faizlerin de rekor düzeylere sıçramasına yol açtı.
Bunlar 500 büyük firmanın ve özellikle de büyük özel sektör firmalarının 1998 (ve şimdiye kadar 1999) performansının neden 1994'den bile kötü olduğunu açıklayabilecek etkenler. Bunlara ek olarak Türk sanayicisinin enerji gibi temel bir girdiyi dünya fiyatlarının üzerinde fiyatlarla kullanmak zorunda kaldığı ve sanayimizdeki teknoloji birikiminin yetersizliği de hesaba katılırsa sanayimizin neden rekabet gücü yitirdiği ve kar edemez noktaya sürüklendiği sanırım anlaşılabilir.
Bu durumdaki sanayii yatırıma yöneltmenin ve rekabet gücünü artırmnın kolay olmadığı ortada. Ekonomisi rekabet gücünü yitiren bir ülkede refahı paylaşma kavgası alevlenirse bunun neler getireceğini ise umarım gene yaşayarak öğrenmeyiz.

Bağışlayın beni

Şu sıcak yaz günlerinde gözlüğüme kara camlı filtreleri takmak zorunda kaldığım için bağışlayın beni. Çoğu kimsenin gündelik sıkıntıların dışında kalıp keyif yapmak istediği pazar günlerinde sizlere haddinden fazla ciddi ve belki de biraz karamsar değerlendirmeler okutmaya kalkıştığım için emin olun kendimden şikayetçiyim ben de.
Yazılarımda aşktan, sevgiden, kardeşlikten söz etmeyi ben de isterim. Övgüye değer bir şeyler bulup yansıtmayı, umut kıvılcımları saçmayı, müjdeler vermeyi ben de isterim. Dünya çapındaki bir başarıyı alkışlamaya, baskılara karşın gerçekleri sonuna dek savunan politikacıyı kucaklamaya ben de hasretim. Memurun - işçinin meydanlardaki coşkusunu paylaşmayı ben de arzularım.
O halde neden bunları yapacağıma başka şeyler yapıyorum? Okuyanı hemen etkileyecek şeyler yazacağıma, okurun zaaflarını keşfedip onu tatmin edecek şeyleri vurgulayacağıma neden ille de analiz yapmaya kalkışıyorum? Aklımca aklın yolunu göstererek duygusal tepkileri küçümsüyorum?
Bunun bir nedeni tabii ki alışkanlık olabilir. Bir diğer nedeni, benim bu tarz yazmama alışılmış olduğunu sanmam olabilir. Üçüncü bir neden, farklı bir tarzda yazdıklarımı önce kendime beğendirmekte zorlanmam olabilir. Dördüncü neden, haftada bir gün yazı yazarken, kendime göre en önemli saydığım konuya odaklanmam olabilir.
Ancak bütün bunların ötesinde daha belirleyici bir neden var galiba. Sözcüklerin yüzeysel anlamlarıyla prim yaptığı, sloganların yoğun ilgi gördüğü, duygusal patlamaların alkışlandığı bir toplumda bunlara karşı tavır almanın, bunların kofluğunu vurgulamanın kendine göre bir anlamı ve zevki var. Sizler beni hala okuduğunuza göre ne demek istediğimi anlamışsınızdır her halde. Gene de bağışlayın beni, pazar keyfinizi kaçırıyorsam.





Yazara E-Posta: oulagay@milliyet.com.tr