Milliyet'te ne oldu?

Milliyet'te ne oldu?

       Gazetemiz Milliyet'in Sayın Aydın Doğan tarafından Sayın Korkmaz Yiğit'e satılıp daha sonra geri alınmasıyla sonuçlanan ilginç serüveni, olayın içinde yaşayan yazarlarımız farklı boyutlarıyla yansıttılar. Ben de bu önemli olayın kendi açımdan kayda değer bulduğum yönlerine değineceğim.
       Önce olayların gelişimi konusunda birkaç saptama yapalım:
       * Toplam portesi 1.3 milyar doları bulan bir büyük satınalma furyasının kahramanı olarak ortaya çıkan Sayın Korkmaz Yiğit hakkında birçok kimsenin kafasında soru işaretleri olmakla birlikte, kaset olayı öncesinde Sayın Yiğit, Milliyet'in yeni sahibi olarak kabul edilmiş görünüyordu. Bu sahip değişikliği nedeniyle Milliyet'ten derhal ayrılmayı düşünenler, bildiğim kadarıyla, hiç de fazla değildi.
       * Kaset olayı Sayın Korkmaz hakkındaki iddialardan birini çarpıcı biçimde somutlaştırınca Milliyet'teki hava birdenbire değişti, gazetenin yazarlarının, yazı işleri kadrosunun ve gazetecilerinin önemli bir bölümünde Sayın Korkmaz'la çalışamayacakları inancı doğdu.

       * Milliyet'in içinde doğan bu tepkinin aslında Milliyet okurlarının ve toplumun önemli bir kesiminin de paylaştığı bir tepki olduğu kısa sürede anlaşıldı. Yalnızca Milliyet çalışanları değil çok daha geniş bir kesim, kasetteki kişiyle Milliyet'in sahibinin aynı kişi olmasını kabul edemiyordu. Sanki operasyon sonrasında bir doku uyuşmazlığı sorunu çıkmış gibiydi.
       * Gerek Sayın Aydın Doğan'ın gerekse Sayın Korkmaz Yiğit'in bu tepkiye kayıtsız kalmadıkları(ya da kalamadıkları) anlaşılınca Aydın beyin önerisi üzerine bir bekleme dönemine girildi. Aydın beyin Milliyet çalışanlarının isteği doğrultusunda gazeteye dönüp dönmeyeceğinin belli olmadığı bu bekleyiş döneminde Sayın Kormaz Yiğit'in havayı kendi lehine değiştirmek için bizlere yansıyan bir girişimi olmadı.
       * Bu bekleyiş süresince Milliyet dışında oluşan tepkilerden biri, gazetenin Sayın Yiğit'te kalması halinde önemli bir kesim tarafından tamamen dışlanacağını gösteriyordu. Demokrasi için Sivil Toplum Girişimi'nin 20 ekimdeki toplantısında da bu yönde görüşler dile getirilmişti.
       * Bekleyiş sürerken sıkça duyulan ve bazen açık bazen imalı biçimde bize ifade edilen tepkilerden biri de şuydu: "Kardeşim biri satmış, biri almış, patron seçme hakkınız olmadığına göre sizin itirazınız fazla bir şeyi değiştirmez; beğenmiyorsanız çeker gidersiniz." Bu tepki biçimi, öncelikle çalışanlardan kaynaklanan bir tepkinin, patronlmrın kararını etkileyemeyeceği varsayımına dayanıyordu. Türkiye dışında medyada yaşanmış olan bazı örnekler de bu varsayımı destekliyordu
       * Olayın sonuçlanış biçimi bu varsayımın doğru olmadığını gösterdi. Olayın bu şekilde sonuçlanmasında kuşkusuz çeşitli faktörlerin etkisi oldu. Aydın Doğan Milliyet'i geri alırken, çalışanların ve kamuoyunun tepkisinin yanısıra, başka faktörleri de dikkate aldı. Bu satışa önceleri ses çıkarmamış olan bazı siyasilerin sorda devreye girmesi de her halde sonucu etkiledi. Ama bana öyle geliyor ki kaset olayı üzerine Milliyet'in içinde oluşan kararlı tepki olmasaydı(ve hemen gazetenin manşetine yansımasaydı) bu sürecin başlaması ve bu şekilde sonuçlanması hiç de kolay olmazdı.

       Bu olaydan çıkartılabilecek üç önemli sonuç var:
       Birincisi, insanların tahammül edecekleri şeylerle edemeyecekleri şeyler arasında ince bir ayrım çizgisi olabiliyor bazı hallerde. O çizgi şu ya da bu şekilde aşılınca bünye kabul edemeyeceği şıkkı reddediyor. Belki duygusal yanı ağır basan bir davranış bu ama olabildiğince gerçek ve belirleyici. Birçok kimsenin aynı anda aynı tepkiyi duyması ise onların paylaştığı bir ayrım çizgisinin, bir görünmez sınırın bulunduğunu gösteriyor.
       İkincisi, patronların alıp satabilecekleri şeylerin de bir sınırı var. Bir gazete gibi varlıklarının önemli unsurunu insanların oluşturduğu bir kuruluşta bu insanların tepkisini dikkate almayan bir satışın gerçekleşmesi kolay olmayabiliyor.
       Üçüncüsü, "benim tepkim neyi değiştirir" diye düşünmek her zaman doğru değil. Küçük tepkiler bazen büyük sonuçlar doğurabiliyor.



       "Ankara bir yandan seçim diğer yandan çete tartışmalarıyla vakit geçirirken, oldukça sıkıntılı bir 1999'a hazırlıklı olmamız gerektiği gözlerden kaçıyor. Zaman zaman ekonomiyi dile getirmeye kalkanlarınsa sesleri cılız çıkıyor... Çeşitli kesimlerin farklı çıkarları sonucu iş dünyası, birlikte yapılması gerekenlere odaklanmak yerine çok sesli bir kakafoni orkestrası gibi birbiriyle çelişen öncelikler ve önlemler talep edip son tahlilde bindiği dalı keser gibi bir duruma düşüyor. Sanayici bankacıyı suçluyor, bankacı ihracatçıyı sıkıştırıyor, ihracatçı ithalatçıya kızarken ithalatçı da sanayiciyi zorluyor. Halbuki Türkiye ilk defa ciddi bir dış krizle karşı karşıya."
       Rüşdü Saracoğlu'nun bu saptamasına(Yeni Yüzyıl, 23 ekim 1998) katılmamak olanaksız. Ekonomimizin, dış dünyadan gelen fırtına bulutlarının gölgesini hissetmeye başladığı bir dönemde biz sanki piknik yerinde körebe oynayan çocuklar gibi vakit geçirmeye devam ediyoruz. Herkes birilerini yakalayıp "ebelemeye" ve puan kazanmaya çalışıyor.
       Önümüzdeki döneme damgasını vuracak kaygı verici gelişmelerin başlıcaları şunlar:
       * Dış kaynak girişi konusunda şimdilik hiç bir ışık yok; bir süre daha kendi yağımızla kavrulmak zorundayız. Ekonomi dar cekete girmeye zorlanıyor.
       * Devletin borç servisi yükü ağır ve bunun faizleri yüksek tutması kaçınılmaz.
       * Banka sektörü ikili töhmet altında eziliyor ve daralmaya zorlanıyor.
       * Sanayici ve tüccar hem iç ve dış talep daralması, hem de kredi musluğunun kapanması tehdidiyle karşı karşıya.
       *Bu ortamda kriz yönetimi büyük önem kazanıyor ama biz kriz patlayana kadar böyle şeylere boşverdiğimiz için körebe oynamaya devam ediyoruz.