Özay Şendir

Özay Şendir

ozay.sendir@milliyet.com.tr

Tüm Yazıları

ABD’de çekilen suç belgesellerinde cinsel saldırıya maruz kalan kadınlar kurban olarak konuşur, onlara en büyük desteği veren de eşleri olur.

Türkiye’de tecavüze uğrayan kadınlar en iyi ihtimalle kocaları tarafından boşanır, diğer seçenek zaten ölümdür.

Namus kavramını sadece bacak arasına indiren tavrımızın siyaset dizaynında uzun zamandır etkisini gösteriyor.

ABD’nin en unutulmaz 2 Başkan’ı, John F. Kennedy ve Bill Clinton’ın hikâyelerine bir bakmak lazım:

John F. Kennedy’nin, Marilyn Monroe ile yaşadığı aşk ilişkisi ya da Bill Clinton’ın Beyaz Saray stajyeriyle Oval Ofis’te yaşadığı macera siyasi hayatlarının sonu olmadı. Aksine her ikisi de ABD’nin en başarılı başkanları listesinde halen ilk 10’un içerisinde yer alıyor.

Haberin Devamı

Türkiye bu konuda eskiden daha farklı bir ülkeydi.

Rahmetli Menderes’in gönül ilişkileri ya da rahmetli Fatin Rüştü Zorlu’nun Vesamet Hanım’la yaşadığı aşk, kimsenin konuştuğu işler değildi. İnsanlar seçtikleri kişinin yaptıkları işlere bakıyor, karı-koca arasındaki ilişkiye karışmıyorlardı.

Yassıada’da Adnan Menderes’i elinde bir kadın iç çamaşırıyla fotoğraflamak için uydurulmuş don davasını kaç kişi hatırlıyor?

Ya da Yassıada’daki Başsavcı Ömer Altay Egesel’in sevgilisi olan kadını tanık olarak mahkemeye çıkardığını?

Ve sonra o memurenin iç çamaşırının balkonundan çalınıp Adalet Partili bir Senatör tarafından Meclis’te sergilendiğini bilen kaç kişi var?

Bunları unuttuk ama Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı için iki elini kaldırarak oy kullanan Demirel karesini kimse unutmadı. Tarih siyasetçileri özel hayatlarıyla değil ülkeleri için yaptıkları ve yapmadıklarıyla yargılıyor.

1979’da ülke sokaklarında kan gövdeyi götürüyordu ama dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş, Aynur Aydan ile ilişkisi nedeniyle istifa etmişti.

Biz kim, kiminle, kim kime ne yapmış diye merak ettikçe kasetle siyaset dizaynı bu ülkede iş yapmaya devam edecektir.

Komplocular değişmez, değişmesi gereken biziz...

Türkiye’nin konuşmadığımız asıl sorunları...

Seçim ortamında konuşmadığımız konu kalmadı ama Türkiye’nin gerçek sorunlarını neredeyse hiç konuşmadık:

Haberin Devamı

*Küresel salgın sırasında gördük ki, gıda tedarik zinciri bir ulusal güvenlik meselesi. En büyük sorunumuz kuraklık. Zorluk tarım sektöründe ama biz büyük şehirlerin susuzluk tehlikesini konuşuyoruz. Tarım sektörü geri gittikçe, köyden şehirlere göç artıyor. Bu daha da artan kiralar, daha çok trafik ve işsizlik demek.

*1980’lerin sonundan beri eğitim sistemimiz geri gidiyor. Eğitim yok, öğretim var. Lise ve üniversiteye girebilmek için sadece test çözen çocuklar yetiştiriyoruz. Daha da kötüsü çocuklar daha fazla test çözebilsin diye sahte sağlık raporları alıp onlara yalancılığın, işine yaradığı durumlarda sahtekârlık yapmanın doğru olduğunu öğretiyoruz.

*”Zengin ol da nasıl olursan ol, güzel ol nasıl olsa şöhret ya da zengin olursun” öğretisi hâkim bugün tüm ülkeye. Marka ürün kullanarak değer bulma çabası, oturduğu koltuğa değer katmak yerine oturduğu koltuktan güç alma sevdası her gün biraz daha yayılıyor. Temel ahlak eğitimini ailede verilir. Sorunun başlangıcı yine 1980’lere, “Benim memurum işini bilir” sözleriyle özetlenebilecek çürümenin başladığı yerlere dayanıyor. Özalizm gözle görülen şeyler yaptı, gözle görülmeyen şeyleri yıktı.

Haberin Devamı

*Ben hariç herkes kurallara uysun, yasalar-yönetmelikler benden başka herkes için geçerli olsun bakışımız da aslında kaynağı eğitim olan bir başka büyük sorunumuz.

*Türkiye’de sorunlarımızın çoğu eğitimden kaynaklanıyor ama biz eğitimi sadece İstanbul trafiği ya da karma eğitime karşı olmak üzerinden konuşuyoruz. Müfredata dair tartışmalarımız da yine çocuklara ideoloji aktarmak üzerine kurulu. Konuşmaya sıra gelmeyenler konuştuklarımızın tamamından daha önemli aslında...

Hatay-Kuzey Kıbrıs-pis kokular...

Deprem bir doğa olayı, olmasını engelleyemez ama sağlam binalar yaparak zararı minimize edebilirsiniz.

Bürokrasi insan yapımı bir oluşum, denetlenmediği zaman her türlü çirkinliğe yol verebiliyor.

Hikâyeyi baştan anlatayım, Hatay Büyükşehir Belediyesi Arsuz’dan Kuzey Kıbrıs’a feribot seferleri düzenleyecekti.

Deprem Arsuz Limanı’na zarar verince, Taşucu’dan Girne seferi yapılmasına karar verildi.

Sonuçta Kuzey Kıbrıs’ta 30 bin Hataylı yaşıyor,

binlerce asker ve öğrenci de Kuzey Kıbrıs’a gidiyor.

Nisan ayı başında, işin Türkiye ayağındaki zorluklar Bakan Karaismailoğlu’nun devreye girmesiyle çözüldü.

Tam seferler başlayacaktı ki daha önce gereken

izinleri vermiş olan KKTC Limanlar Dairesi Müdürlüğü devreye girdi.

Daha önce verdikleri Arsuz-Girne seferi izinlerini iptal ettiler ve Taşucu seferlerine de şu an izin vermediklerini söylediler.

Hatay Belediye Binası depremde yıkıldı ya, bazı evraklar zamanında teslim edilememiş ama gereken bilgiler sözlü olarak verilmiş.

Daha önce, bu hatta rekabet istenmediğine dair çeşitli iddialar gündeme gelmiş ama pek üzerinde durmamıştım, hata yapmışım.

KKTC Rekabet Kurulu, bu işi takip eden Hatay Büyükşehir Belediyesi yetkililerinin bilgisine başvurması hatta kamu yararına atılacak büyük bir adım olacak.