ORDA BİR KÖY VAR UZAKTA, GİTMESEK DE GELMESEK DE O KÖY BİZİM OLABİLİR Mİ?

8 Aralık 2020

Hepimizin çocukluğunda söylediği bir şarkıdır dudaklarımızda. Peki bu sadece şarkılarda mı kalmalı? En kolayıdır şarkılarda söylenmesi ve kalması.

Ahmet Kutsi Tecer’in ünlü “Orda Bir Köy Var Uzakta” şiirinden bestelenen bu şarkıda büyük şehirlerde yaşayan ama doğup büyüdüğü köyü özleyenlerin duyguları dile getirilmektedir. Ordaki uzak köylere duyulan ÖZLEMLER neyi çözüyor?  Bu köylere sadece özlem mi duyulmalı?  Yapacağımız başka şeyler yok mu?

Gitmesek de kalmasak da o köy bizim köyümüz olabilir mi? Elbette olamaz. Gideceğiz, tanışacağız, dinleyeceğiz, karşılıklı öğreneceğiz ve öğreteceğiz. Birlikte birçok güzelliğe imza atacağız.

İsmail Hakkı Tonguç 1939 yılında yazmış olduğu Canlandırılacak Köy kitabında bu birlikteliğin ve eşit konumlanmanın olması gerektiğini şöyle dile getiriyor:

“Köye dayanmayan hiçbir teşkilatın verimli, faydalı olmasına imkan yoktur. Köyden kuvvet almayan hiçbir iş normal bir şekilde inkişaf ettirilemez. Köylünün katılmayacağı hiçbir hareketin güzel ve kuvvetli olması mümkün değildir. Köylüsüz yeni bir medeniyet yaratılamaz, devam ettirilemez…”

“Köy güzelleşmedikçe bütün memleket güzelleştirilemez. Köy canlanmadıkça memleketin umumi hayatı canlanamaz. Köy çiçeklendirilmedikçe kasaba ve şehirler çiçeklenemez. Köylü gülmedikçe şehirli de gülemez. Köylü doymadıkça millet doyamaz. Köylü topraksız kalırsa şehirli halkın da büyük çoğunluğu evsiz ve yurtsuz kalır…”

Bundan 81 yıl önce dile getirilen bu konuların hangileri günümüzde gerçekleştirilmiş durumda? Köylerimize baktığımızda kerpiç evlerin yanında yeni yapılmış evleri görebiliyoruz ama bunun yanında hala elektriği olmayan köyleri görmek de mümkün.

Geçmiş yıllarda köylerde ilkokul hatta bazılarında ortaokul var iken günümüzde ne yazık ki öğrenci yetersizliğinden dolayı okullar kapatılarak taşımalı sisteme geçilmiş. Köyde eğitim adına hiçbir şey yapılmıyor. Eğitimi önemsemeyen ve köyünde kalan, ömrünün sonuna kadar öyle kalıyor. Eğitim için başka yere giden, farklı yerleri gördükten sonra köyüne dönmek istemiyor.  Bu durumda köylü nasıl milletin efendisi olacak? Milletin efendisi en güzel koşullarda yaşamayı, üretmeyi ve hep ileriye doğru gitmeyi hak etmiyor mu? O zaman bizler, şehirlerde yaşayanlar hatta ömründe hiç köye gitmemiş olanlar bu büyük sorumluluğu almaya hazır olmalıyız.

Yazının devamı...

İyilik inovasyonu ve sürdürülebilir tüketim

11 Eylül 2020

“Dünyanın daha yaşanabilir bir yer olabilmesi için iyi  insanların yönettiği adil bir dünya düzeni inşa etmek zorundayız” .

           Serhan Süzer

 

İnovasyon ve sürdürülebilirlik kavramları son yıllarda en fazla kullanılan kavramları oluşturturmaya başladı. Teknolojik gelişmelere paralel olarak ürünlerin eskime hızı artarken bir taraftan da özellikle doğal kaynakların tüketiminin artışı hepimizde bir kaygı yarattı ve sürdürülebilir üretim ve tüketimin önemi bir kez daha ortaya çıktı.  Bugünkü ihtiyaçlarımızı gelecek nesillerin ihtiyaçlarını da düşünerek karşılayacağız.  Hepimiz bu duyarlılıkla hareket edersek  başaramayacağımız bir şey yoktur.  Bu yazımda hem inovasyon hem de sürdürülebilir tüketim konusunda oldukça duyarlı bir iş insanından yukarıda kendisinin bir  cümlesiyle başladığım Serhan Süzer’den bahsetmek istiyorum.

 Serhan Süzer, Türk İş Dünyası'nda mütevazi kimliğiyle beğeni toplamasının yanısıra enerji sektörüne yönelik öncü yatırımlarıyla kendini kanıtlamış dinamik iş insanlarımızdan. Pandemi sürecinde ayrıca kurucusu olduğu TİDER adlı sivil toplum örgütünün belediyelerle ortaklaşa yürüttüğü çalışmalarını  iyilik inovasyonu olarak adlandırmamız abartı olmayacaktır diye düşünüyorum. Türkiye'nin pandemi sürecinden lider bir şekilde çıkması için Serhan Süzer’in  iyilik inovasyonunun okuyucularım için özendirici olmasını ve bu bağlamda katlanarak artmasını yürekten diliyorum.

Statüler ya devralınır ya da kazanılır. Eğer aileden geliyorsa bu devir alınan statüyü oluştururken, kişinin kendi çabalarıyla oluşturduğu statü kazanılmış statüdür. Bu noktada Serhan Süzer devir aldığı statü yerine kazanılmış statüye önem veren ve bu konuda kendi ayakları üzerinde durarak ülkesine olduğu kadar tüm insanlığa fayda sağlamaya çalışan bunu da gayet mütevazi bir şekilde genç kuşaklara aktararak onların yoluna ışık tutan bir iş insanı olarak fayda ve katkı sağlamaya çalışmaktadırlar.

Tecrübelerini paylaşması için Ankara’ya her davet ettiğimde programını zamanlamamıza uydurarak yanımızda oldu.Tecrübelerini öğrencilerimizle alçakgönüllülükle paylaştı. Hayatındaki çelişki yaratan yönleri bile şeffaflıkla ortaya koyarak yol gösterici oldu. Sürdürülebilir bir dünya için yapmış olduğu çalışmalar tüm gençlerimize örnek teşkil etmektedir. Kendisinin ekonomik koşullarına sahip olanların yaşam tarzları ile kendi yaşam tarzı karşılaştırıldığında, benimsemiş olduğu değerlerle hareket ederek, gösterişten uzak şekilde yaşamayı benimseyerek iş dünyasına ve ülkesine yapmış olduğu katkılarla diğer işletmelere örnek olmaktadır.

Doğal kaynakların bir gün biteceğinin ve gelecek nesillerin yaşantılarında birtakım kıtlıklarla karşılaşacağının farkındalığıyla bu bağlamda şu noktaları vurgulamaktadır:

Yazının devamı...

ALTURİZM IN, MATERYALİZM OUT: YENİ DÜNYA DÜZENİNDE İNSANLIĞIN DEĞERLERLE İMTİHANI

10 Ağustos 2020

Yaşadığımız 4 aylık pandemi sürecinde belki de birçoğumuz ilk kez böylesine derin bir içsel yolculuk yaparak hayatta kimlerin ve nelerin bizim için önemli olduğunu sorgulama ihtiyacını duyduk. X ve Y kuşaklarını temsil eden liderlik pozisyonlarında bulunan çoğunluk için bu süreç kuşkusuz içsel muhasebeleri de beraberinde getirerek dünyevi ihtiyaçlar, arzular ve istekler kadar insani değerlerin de yeniden gözden geçirilmesine yol açtı.

Uzmanlık alanım gereği bu konuyu daha çok tüketiciye yönelik olarak “alturizm “yani “bencil olmama” açısından ele alacağım. Alturizm, birisine yarar sağlamak ya da onu zarardan ve kötülükten korumak dışında herhangi bir beklenti içinde bulunmadan yapılan yardım davranışıdır.

Bu sağlık krizini devletler ve tüketiciler açısından ele aldığımızda serbest ekonomiyi benimsemiş olan devletlerin bile sosyal politikaların önemini anlamak zorunda kaldıklarına şahit olduk. Kuşkusuz bunun bir numaralı nedeni ise insan hayatının  görünür bir şekilde tehlikede olmasının yanı sıra; tedaviye, tıbbi yardıma ve ihtiyaç sahiplerine yapılacak yardım paketlerinin oluşturulmasına kadar olan yardım süreçlerinin maddi varlıklardan çok manevi değerlerle yönetilmesine olan ihtiyaç idi. Duyarlılık, nezaket, empati ve koşulsuz sevgi gibi insani değerler atağa kalkarak tüketicilerde bu değerlerin harekete geçirilmesiyle merkezi yönetimlerin yetersiz kaldığı bölgelerde yerel yönetimlerin ve vatandaşların liderliğe soyundukları görülmeye başlandı. Yani tüketici kimliğimizi bırakmaya ve bunun yerine birey olarak insanlık değerlerine odaklanmak durumunda kaldık.

Tüketiciye Dönüşüm: 5N1K 

Tarihsel gelişime bakacak olursak geleneksel toplumlarda insanların kendi ürettikleri ya da avladıkları ürünleri tükettikleri ve zorunlu ihtiyaçlarını karşıladıkları görülürken, modernleşme ile tüm dünyada bireylerin beklentilerinin ve algılarının değiştiği görülmüştür. 18. yüzyılda Sanayi Devrimi’yle birlikte insanlar sadece üretmeye değil tüketmeye de teşvik edilmiştir. Moda ve imaj kavramlarıyla Modernizm insanlar arasında bütünlüğü ve benzer yaşamları oluşturmuş ve tüketim ihtiyaç olmaktan çıkarak serbest ekonominin hatta insanların materyalizmi bir değer olarak benimsemesinin hizmetine girmiştir.

“Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser” sözü bu durumu tam tamına ifade etmektedir. Modern tüketim toplumu sanayi devrimi ile ortaya çıkmıştır. Ancak 16. YY’da aristokratlarda hedonizmin yani lüks tüketimin ve kişisel haz elde etme güdüsünün egemen olması ve 18. YY’da da İngiltere’de modanın ortaya çıkışıyla kaydedilen ekonomik ilerleme aslında Sanayi Devrimi’nin getirdiği tüm sınıflarda kitlesel tüketim bilincinin yerleşme değerinin yolunu açmıştır. Bu bağlamda, artık toplumu oluşturan insanların adı birey değil tüketici olmuş ve bu da gücünü sahip olmaktan alan bambaşka bir toplum modelini ortaya çıkarmıştır.

Tüketim Toplumu olgunlaşma dönemini ise 2. Dünya Savaşı ile 80’li yılların sonlarına kadar sürdürmüş ve bu süreç sonrasında tüketicilerin çevreye olan negatif etkisi iyice belirginleşmeye başlamıştır. Oluşan bu yeni toplum modeli yeni olan her şeyi hızlıca tüketmeye odaklanmıştır. İnsanlığın değerlerindeki en hızlı değişim, yine tüketim toplumu sayesindedir. Bireyleri sade yaşam tarzından uzaklaştıran bu geçiş, insanlığın bilinçsiz ve kolektif olarak topluma ve çevreye zarar vermeye başlamasına yol açmıştır.

Tüketim toplumunu oluşturan tüketiciler dış uyaranların da etkisinde kalarak daha çok tüketmeye, sahip olmaya, gösteriş tüketimine yönelerek materyalizmin tüm belirtilerini kendinde göstermeye başlamıştır.

Yazının devamı...