Cam gibi müze

Bu hafta açıldığı Nisan ayından itibaren gündemimde olan ama gitmek için bir türlü fırsat bulamadığım bir müzeden bahsedeceğim: Beykoz Cam ve Billur Müzesi.

Cam gibi müze

Yaklaşık 400 dönümlük bir orman içine kurulan müze İstanbul’un yeşille en iç içe müzesi olabilir. Tarihi, Sultan Abdülaziz döneminde inşa edilen Beykoz Cam ve Billurât-ı Fabrika-i Hümâyûnu’na dayanan müze binası, vezirliğe kadar yükselmiş olan Abraham Paşa tarafından yaptırılmış. Cumhurbaşkanlığı Millî Saraylar tarafından restore edilerek müzeye dönüştürülen yapıda 1500’den fazla eser yer alıyor.

Türklerin camla ilk tanışıklığı 11. yüzyılda başlıyor. 1071’den sonra Anadolu’ya gelen Selçuklular burada cam işçiliğini ve teknliklerini öğreniyorlar. Daha sonrasında ise Türklere has eğri kesim tekniğini geliştiriyorlar.

Çocuklu aileler düşünülmüş

Konya’da Selçuklu sultanı 1. Alaeddin Keykubad’ın yaptırdığı Kubadabad Sarayı’nın kazılarında ortaya çok sayıda cam buluntu çıktı. Bu buluntular Beykoz Cam ve Billur Müzesi’nin koleksiyonunda yer alan en eski örneklerden biridir. Müzede ayrıca Memlûklüler döneminden kalma eserler de yer almakta.

Zaman içerisinde kendi motiflerini geliştirerek çeşm-i bülbülü gibi bugün de hâlâ kullanılan formlar, motifler ve desenler oluşturuyorlar.

Bütün bu örnekler eşiliğinde Türk cam sanatının tarihsel süreçlerini görmek ve anlamak açısından müze son derece önemli bir boşluğu dolduruyor.

Müzede ayrıca Osmanlı döneminde ticari ilişkiler ve ihtiyaçlara istinaden özellikle Venedik’ten getirtilen cam eserleri son derece dikkat çekici. Bugün de hâlâ cam işçiliğiyle meşhur olan Venedik ve çevresinden gelen nadide eserler göz kamaştırıyor.

Müze içinde bulunduğu ormanla çevrili olduğu için müze ziyaretinden sonra bu alanı gezerek şehrin gürültüsünden ve keşmekeşinden uzaklaşmak mümkün. Çocuklu aileler de düşünülerek büyük bir çocuk oyun alanı yapılmış.

Güncel de olmalı

Müzenin içinde bulunduğu orman da Abraham Paşa’nın botanik merakının bir neticesinde ortaya çıkmış. Abraham Paşa, bu bölgede yer alan çiftliğinin bahçesiyle bizzat ilgilenmiş. Osmanlı İmparatorluğu’nda bulunmayan bitkiler ve ağaçları başka ülkelerden getirtip buraya diktirmiş. Müze girişini sağlayan yolun her iki tarafında o dönemde muntazaman dikilmiş çınar ağaçlarını görüp etkilenmemek mümkün değil.

Müze cam sanatının tarihini başarılı bir şekilde ortaya koyuyor. Beni sergileme yöntemi olarak en çok revzenlerin yer aldığı oda etkiledi. Lakin bir müzenin sadece tarihi değil günümüz sanatına da yer vermesi, zaman içerisinde bu sanat dalında nasıl gelişimler olduğunu ve bugüne dair yansımaları da barındırması gerektiğini düşünüyorum. Örneğin günümüzde cam sanatının başarılı örneklerini veren Erdağ Aksel, Birnur Derya Geylani gibi sanatçıların eserlerine de yer vererek çok daha dikkat çekici ve günümüze temas eden bir yol izlenebilir. Belki ilerleyen dönemlerde böyle bir yaklaşım da olur.