Ah bu mülteciler

25 Temmuz 2021

Ülke gündemini zaman zaman meşgul eden bir konu mülteciler. Ülkelerinde yaşadıkları sıkıntılardan dolayı Türkiye’ye gelen ve artık ülkemizi seçen bu insanlar özellikle muhalefetin hedefindeler. Muhalefet partileri genel başkanları sıklıkla iktidara gelirlerse Suriyelileri ülkelerine geri göndermekten bahsediyorlar. Türkiye’ye yerleşen bu insanların artık geri dönme ihtimalleri yok. Evleri, yurtları, vatanları paramparça olmuş bu insanlar artık bu toprakların insanı, bundan geri dönüş yok. Bu insanlar arasındaki sanatçıların bir kısmı ise burada varolma mücadelesi veriyorlar. Zaten kendi içinde kliklerle dolu olan Türkiye sanat dünyası, göçmen sanatçılara kapılarını kapatıyorlar. Özgürlüğe, diyaloğa, iletişime en açık olması gereken sanat dünyasının bu halini görünce gerçekten çok üzülüyorum. Önümüzdeki imkânın farkında olmadığımız için de üzülüyorum. Bundan 100 yıl önce 1919-1921 yılları arasında Ukrayna doğumlu ressam Alexis Gritchenko, Sovyet devriminden kaçıp İstanbul’da kaldı.

Gritchenko, bu dönemde büyük sıkıntılar çekti, dayak yedi, dışlandı. Ama iletişim halinde olduğu İbrahim Çallı’ya geleneksel motiflerden kaçınmaması gerektiğini aktardı. Gritchenko’nun halk tasvirleri ve mezar taşlarının sanatsal kaynak olarak göstermesi Çallı’yı etkiledi, Çallı da benzer yaklaşımı Bedri Rahmi Eyüboğlu’na aktardı. Eyüboğlu, “Türk kilimlerinde sanat kudretine ilk defa gözümü açan hocam Çallı İbrahim’dir” diyerek bu durumu işaret eder. Şu anda da Türk sanat dünyasının içinde bulunduğu tıkanmışlığa göçmen sanatçıların getireceği yeniliklerin, farklı bakış açılarının büyük katkısı olacağını düşünüyorum.

Nereler açık?

 

Kısıtlamaların olmadığı uzun bir tatil geçridik. Bu süre zarfında başta İstanbul olmak üzere büyükşehirlerden sahil beldelerine ve diğer şehirlere önemli bir hareketkilik oldu. İstanbul uzun zamandır görmediğim kadar boştu.

Bu boşluğu değerlendirmek isteyen sanatseverlerin karşılaştığı bir problemden bahsetmek istiyorum. Müzelerin, galerilerin bayram süresince hangi günlerde çalıştığını öğrenebilmek için büyük bir çaba harcamak gerekti. Web sitelerinde, sosyal medya hesaplarında bu kurumların hangi gün açık, hangi gün kapalı olduğuna dair bilgi bulmak son derece zordu. İletişimin bu kadar ilerlediği bir dönemde bu kadar basit bir bilgiyi bulmak zor olmamalı diye düşünüyorum.

Ünlü esere yapay zekâ dokunuşu

Yazının devamı...

Yüz yüze sanat

18 Temmuz 2021

Sevgili dostum, birlikte onlarca söyleşi ve seminer düzenlediğimiz, sanat tarihçisi İsmail Erdoğan salgının getirdiği olumsuzlukları önemsemeden bir sanat galerisi açtı. Ruberu Sanat Galerisi’nin ilk sergisi ise “Yüz yüze” başlığını taşıyor. Karma bir sergi olan “Yüz yüze” adeta galerinin gelecekte nasıl bir çizgide olacağına dair ipuçları barındırıyor. Öncelikle galerinin adından başlamak gerekiyor. Ruberu, yüz yüze manasına gelen bir kelime. Yaklaşık iki yıldır hemen her şeyi çevrimiçi yaptığımız, sanal dünyaya hapsolduğumuz bir dönemden artık yüz yüze görüşebildiğimiz gerçek manada sosyalleşebildiğimiz bir döneme eriştik. Şüphesiz yaşadığımız kapanmaların; akrabalarımızdan, dostlarımızdan, arkadaşlarımızdan kopuşlarımızın ilerleyen dönemlerde etkilerini daha net bir şekilde kavrayabileceğiz. Her şeyi ekrana sığdırma çabasının ne kadar beyhude olduğunu ise daha ilk günden zaten büyük ölçüde farkındaydık.

İsmail Erdoğan galerinin kuruluş gayesini şu sözlerle ifade ediyor: “Bu süreçte bütün bu tecrübeler üzerinden bir mekâna ihtiyaç var. Bir adrese, bir odak noktasına yani insanların gelecekleri, kendilerini orada iyi hissedecekleri, oradan ilham alacakları ve ilhamlarını oraya bırakacakları, o bıraktığı ilhamlardan başkalarının besleneceği ve gerçekten böyle bir armoninin söz konusu olacağı, herkesin bundan istifade edebileceği odak noktalarına ve adreslere ihtiyaç olduğuna kanaat getirdim.”

Vitrine çıkan isimler

“Yüz yüze” sergisinde yer alan sanatçıların bazıları sanat dünyasının yakından tanıdığı, bildiği isimler bazıları ise ilk kez vitrine çıkıyor. Bu da galerinin ilerleyen dönemlerde genç, kendilerini göstermek isteyen sanatçılara yer vereceğine dair önemli bir bilgi.

“Yüz yüze” sergisinde yer alan sanatçılara dikkatli bakınca dikkatimi çeken bir husus daha var. Farklı dünya görüşlerinden ama ortaya koydukları eserlerin kökleri bu topraklarda olan ve günümüze hitap eden eserlerin nasıl olabileceğine dair önemli ipuçları barındırıyor. Temmuz sonun kadar açık olacak sergi Tatari Bey Sokak’ta sanatseverleri bekliyor.

Ermes’in sanatı

Geçtiğimiz günlerde çağdaş Arap dünyasının önemli sanatçılarından biri olarak gösterilen Ali Ömer Ermes vefat etti. Hat sanatına getirdiği yeniliklerle, renk kullanımıyla kendisinden sonra gelen birçok sanatçıyı etkiledi. 1945 yılında Libya’da dünyaya gelene sanatçı eğitim için İngiltere’ye gitti, 1970 yılında Plymouth Mimarlık ve Tasarım Okulu’ndan diploma aldı ve daha sonra Central Saint Martins Sanat ve Tasarım Koleji’ne (eski adıyla Central School of Art and Design) devam etti. 1968’den bu yana Arap edebiyatı ve harflerine dayalı ‘edebi sanat eserleri’ ve resimlere imzasını attı. Eserleriyle sanat, değerler, bilim, ahlak, hayat ve ölüm arasındaki ilişkileri keşfetmeye çalıştığını belirten sanatçı bunun için renkler, formlar, mekân ve ritim ilişkisine özel önem verdi.

Yazının devamı...

Milli Saraylar Resim Müzesi

11 Temmuz 2021

Uzun zamandır ziyaret listemde olan ama salgın nedeniyle bir türlü fırsat bulup ziyarete edemeğim mekânların başında Milli Saraylar Resim Müzesi yer almaktaydı. Yıldız ve Topkapı saraylarının Milli Saraylar’a katılmasıyla zenginleşen koleksiyonunun da daha rahat sergilenebilmesi amacıyla yapılan çalışmalar bu yıl nihayete ermiş ve 15 Ocak tarihinde Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla açılmıştı.

Yeni yapılan düzenlemelerle tefriş salonu sayısı 34’e yükselmiş. Temalar halinde düzenlenen bu salonlar konuya veya dönemlere odaklandığından ziyaretçiler için müzeyi gezmek daha rahat ve bilgilendirici oluyor. 165 yıllık bir binada yer alan Resim Müzesi’nde dönemin duvar süslemeleri de korunmuş, bazı salonlarda tavan süslemelerine özel bir aydınlatma yapılarak binanın tarihi değeri de vurgulanmış. Böylelikle bütünlüklü bir müze karşımıza çıkmış.

Katalog çalışması

Daha önce gördüğüm bazı eserleri tekrar görmek ve bazılarının sadece fotoğrafını gördüğüm eserlerle karşılaşmak heyecan vericiydi. Örneğin Fausto Zonaro’nun “Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden Geçişi” ve “Dömeke Savaşı”, Ivan Konstantinoviç Ayvazoski’nin “Fırınalı Denizde Kaza”, Şiblizade Ahmed Çelebi’nin gül koklayan Fatih Sultan Mehmed tabloları son derece etkileyici. Ayrıca daha önce Said Halim Paşa Yalısı’nda bulunan Félix-Auguste Clément’ın “Gatah Çölü’nde Prens Halim’in Ceylan Avı: Tazı Payı” isimli nefes kesici büyüklükteki tablosu son derece ihtişamlı.

Beni 34 salondan en fazla etkileyenler şu şekilde: Ivan Ayvazovski, Osman Nuri Paşa, Süleyman Seyyid, Şeker Ahmed Ali Paşa, Osman Hamdi Bey, Hoca Ali Rıza, Goupil Galerisi’nden, Abdülmecid Efendi’nin Atölyesi, Osmanlı Sarayında Manzara.

Müze yetkililieriyle yaptığım görüşmede kapsamlı bir katalog çalışmasının hazırlıklarının devam ettiğini öğrenmek içime su serpti. Böylelikle Resim Müzesi’nin koleksiyonunda yer alan eserleri bir arada görme ve detaylı bilgi sahibi olma imkânımız olacak.

Fotoğraf çekilebilmeli

Müzede beni rahatsız eden tek bir husus oldu. Ziyaret esnasında kapalı alanlarda fotoğraf makinesi, kamera veya cep telefonuyla çekim yapmak yasak. Sosyal medyanın artık hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olduğu, insanların ziyaret ettikleri yerleri bu mecralarda bol bol paylaştığını göz önünde bulundurursak bu düzenlemenin gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bugün birçok müze ve galeri yeni sergilerini düzenlerken hangi eserin sosyal medyada daha fazla paylaşabilineceği üzerine planlamalar yaparken eserlerin fotoğraflarının çekilmesinin bile yasak olması garip bir durum.

Yazının devamı...

Bu dünyadan bir Şafak Tavkul geçti

4 Temmuz 2021

Geçen hafta ressam, çizer, besteci Şafak Tavkul’un vefat ettiğini öğrendiğimde gerçekten çok üzüldüm. Bu üzüntümün temelinde Şafak Ağabey’le olan şahsi tanışıklığım yer alıyordu ama sadece bu değildi. Şafak Tavkul’un boşluğunun doldurulmasının imkânsız olduğunu içten içe biliyordum.

Şafak Tavkul’u en iyi onun kendi sözleriyle tanıyabileceğimizi düşünüyorum.  Verdiği bir röportajda bakın neler söylüyor: “Önce insan olmak gibi bir derdiniz oluyor. İyi insan olmak gibi bir derdiniz oluyor. Çünkü yaptığımız iş, kibirlenmeye çok müsait bir iş. Ben hayatım boyunca şunu gördüm ki her kibirlendiğinde insanın burnu sürtülüyor, çok güzel bir şekilde. Çünkü ne kadar kibirlenseniz, hiçbir zaman o Tanrısal dengeyi yakalayamıyorsunuz. Yani o mükemmelliği hiçbir zaman bulamıyorsunuz aslında. Salvador Dali’nin şöyle bir sözü vardır: ‘Mükemmellikten korkmayın’ der ‘çünkü hiçbir zaman ulaşamayacaksınız’. Hakikaten ulaşamayacağınız bir mükemmellik. Normalde siz resim yaparken iki rengi yan yana koyarsınız uyumsuz gelir ama tabiatta hiç öyle bir şey yok. Birbiriyle son derece uyumsuz iki renk bir araya geliyor ve çok güzel bir uyum içindeler. Yaratıcınıza da hayranlığınız artıyor. Yaptığınız şey, yaratmanın ötesinde yaratıcıyı taklit etmek. Ama tabii o taklit güzel bir taklit. Yani içinde kıskançlık barındırmayan hayranlık barındıran güzel bir taklit duygusu.”

Ebceti kullanırdı

Şafak Tavkul eski zaman sanatçıları gibiydi. Tek bir alanda değil birçok alanda yetkindi. Ressamlık hep ön plandaydı. Yaptığı resimlerin içine yerleştirdiği şifrelerde eski bir gelenek olan ebceti kullanırdı. Ve bunu, bazı tabloları hariç, açıklamazdı. Tablosunun sahibi fark ederse ne âlâ fark etmezse de elbet bir gün birileri fark eder diye düşünüp açıklama ihtiyacı hissetmezdi.

Animasyon alanında yetkindi. Vefatından önce Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi’nde animasyon dersleri veriyordu. Buradaki öğrencilerine sadece işin tekniğini değil derinliğini ve bir sanatçıda olması gerek güzel özellikleri de öğretiyordu.

Besteciydi en bilinen eseri olarak Asaf Halet Çelebi’nin İbrahim şiirine yaptığı besteyi söyleyebilirim. Aynı zamanda gitar, bağlama ve piyano çalabiliyordu. Evlendiği ilk yıllarda oturacak koltukları yokken piyanosunun olduğunu söylersem müziğe verdiği önemi yeterince anlatmış olurum. 

Karikatüristti. Hasan Kaçan’la “Ustura” dergisini çıkarttı. Yaptığı karikatürler birçok başka dergi ve gazetede yayınlandı.

Yazının devamı...

Kan Hafızası

27 Haziran 2021

İstanbul’da yaklaşık 70 bin Afrikalı yaşıyor. Afrikalı deyip toptancı bir yaklaşıma bürünmek ne derece doğru emin değilim sonuçta Afrika dediğimiz 54 ülkeden oluşan koskoca bir kıta. Bu ülkelerin hemen hepsinin farklı kültürü var. Bu 70 bin kişi daha iyi bir yaşam için geldiği İstanbul’da önceden daha çok Tarlabaşı’nda yaşıyor olsa da şimdilerde Esenler, Esenyurt, Avcılar gibi merkeze daha uzak yerleri tercih ediyor.

İstanbul’da bir yandan görünmez sayılsalar da bir yandan sağladıkları işgücüyle önemli bir boşluğu doldurup ayakta kalıyorlar. Türkiye, Osmanlı’yı da sayarsak, birçok Avrupa ülkesi gibi sömürgecilik geçmişi olmadığı için Afrikalılara önyargının nisbeten az olduğu bir yer. Daha iyi bir hayat için Türkiye’ye gelenlerin bir sonraki durakları Avrupa olsa da burada kalanlar hallerinden oldukça memnun görünüyorlar. Öyle ki sadece İstanbul’da tüm oyuncuları Afrikalılardan oluşan amatör liglerde mücadele eden 10’dan fazla futbol takımı mevcut.

Bütün bunları niçin anlatıyorum? Türkiye’nin önde gelen ve başarılı genç galerilerinden The Pill’de Deniz Pasha’nın “Kan Hafızası (Blood Memory)” başlıklı sergisi tam da bu konuya eğiliyor. Eş zamanlı olarak Brüksel merkezli Ballon Rouge’da da açılan sergide sanatçının 2019-2021 yılları arasında ürettiği eserler yer alıyor.

Baba tarafından Afrikalı

Peki Deniz Pasha kimdir? Sudanlı bir babanın çocuğu olarak Birleşik Arap Emirlikleri’nde 1985 yılında dünyaya geliyor. Chelsea College of Arts and Design’da eğitim alıyor. Şimdilerde İstanbul’da yaşıyor ve çalışıyor. Deniz Pasha günümüz Türkiyesi’nde yaşayan Afrikalı göçmenlere odaklanıyor. Bu yaparken de bu görünmez sınıfın işgücünün ve yaşamlarını başarılı bir şekilde resimlerine aktarıyor.

Sanatçı küçük boyutlu portreleriyle her gün karşılaştığımız Afrikalılara görünürlük kazandırarak söz konusu kimliğin altını çiziyor. Bunu yaparken bir yandan da kendisinin de baba tarafından Afrikalı olmasından ötürü yaşadığı sıkıntıları gözler önüne koyuyor. Ve bu yaklaşmıyla Türk sanatında kendinde özel, müstesna bir yer açmayı başarıyor.

Lokalden evrensele

Yazının devamı...

Tanpınar 120 Yaşında

20 Haziran 2021

Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olarak kabul edilen Ahmet Hamdi Tanpınar, Beyoğlu Belediyesi’nin ev sahipliğinde, İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’nün katkılarıyla, Lütfi Şen’in küratörlüğünde doğumunun 120. yılı vesilesiyle bir sergiyle anılıyor. Yaşadığı dönemde hatta vefatından çok sonralara gerekli okur kitlesine ulaşmamış olan Tanpınar’a son yıllarda gösterilen ilginin gelip geçici olmayacağını, artık Türk edebiyatı kanonundan bahsedebileceksek burada mutlaka Tanpınar’ın da bulunması gerektiğini düşünüyorum. Hatta gerekli ortam oluştuğunda Tanpınar’ın yurtdışında da tanınacağına inanıyorum.

Öncelikle kendi kişisel kitaplığında binlerce kitabı bulunan nadir belediye başkanlarından biri olan Beyoğlu Belediye Başkanı Haydar Ali Yıldız’a böyle bir etkinliğe ev sahipliği yaptığı için teşekkür etmek gerektiğini düşünüyorum. Elbette Türkiye kültür-sanat hayatının merkezi olan Beyoğlu’nda sanata daha fazla yer vermek gerektiğini de... Bunun için hiç şüphesiz merkezi yönetimle birlikte yerel yönetimin de payının olması gerekiyor. İşte bu sergi umarım ilerleyen tarihlerde benzerlerini daha sık görebileceğimizi ümit ettiğim sergilerin bir başlangıcı olur.

Uzmanlardan söyleşi

Serginin açılışında düzenlenen konseri yaptığı araştırmalarla ve yazdığı kitaplarla kültür-sanat hayatımıza paha biçilemez katkılar yapan Beşir Ayvazoğlu takdim etti. Bunu yaparken de Tanpınar’ın müzik anlayışını da kısa bir sürede özetledi. Hem bu takdim hem de Münip Utandı ve Çiğdem Yarkın’ın solistliğini yaptığı mini konseri youtube.com/beyoglukultursanat adresinden izlemek mümkün. Ayrıca bu adreste alanında uzman birçok ismin yer alacağı söyleşilerin de yapılacağını belirtmek isterim.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın vefatından 10 yıl sonra varisleri geride bıraktığı çalışmaları İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü’ne bağışlıyor. Serginin temelinde bu arşiv yer alıyor. Benim için Tanpınar’a imzalanan kitapları incelemek son derece ilginçti. Hem zaman içerisinde aynı kişilerin Tanpınar’a olan hitaplarının nasıl değiştiğini görmek mümkünken hem de bazı isimlerin “Hocam”, “Kıymetli kardeşim”, “Dostum” gibi ithaflarını görmek edebiyat tarihimiz için son derece önemli. Ayrıca sergide Haluk Oral’ın arşivinden yer alan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın imzaladığı kitapları da görmek mümkün.

Üç parça çok etkileyici

Tanpınar’ın üniversitede kullandığı daktilo, yazı masası gibi önemli eşyalarla birlikte arşivden yer alan üç parça beni özellikle etkiledi.

Birincisi Tanpınar’ın Abidin Dino’nun Fransa’daki evinde çekilmiş fotoğrafı. Bu fotoğrafa bakınca yorgun ve üzgün bir adam gördüm. Belki de yaptıklarına/yazdıklarına çok dar bir çevrenin ilgi göstermesiydi onu bu hale bürüyen, bilemiyorum.

Yazının devamı...

İlaç gibi sergi

13 Haziran 2021

Sakıp Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde (SSM) yepyeni bir sergi sanatseverlere buluştu: “Tanzimat’tan Cumhuriyete Ressam Hocaların Ressam Öğrencileri.” Kovid19 salgınının hız kestiği şu günlerde yeni bir serginin açılması normalleşme çalıştığımız şu günlerde ilaç gibi geldi açıkçası.

Sergide tamamı müzenin koleksiyonundan 115 eser sanatseverlerle bir araya geliyor. Hoca Ali Rıza, Halife Abdülmecid Efendi, Osman Hamdi Bey, Hüseyin Zekai Paşa, İvan Ayvazovski, Şevket Dağ, Hikmet Onat, Hüseyin Avni Lifij, İbrahim Çallı, Nazmi Ziya Gürkan, Mihri (Müşfik) Hanım, Fausto Zonaro, Şeref Akdik ve daha nicesi sergide yer alıyor. 

MÜSTAKİLLER GRUBU

Kronolojik bir yaklaşımla sanatseverlere sunulan sergide Tanzimat döneminde Paris’te özellikel Jean-Leon Geroome ve Gustave Boulanger gibi ressamların atölyelerine devam eden, Osman Hamdi Bey, Halil Paşa gibi isimlerin yer aldığı bölümler başlıyor. Zira bu isimler modern anlamda Türk resminin kurucularıdır.

Sergide, hoca ve öğrencilerinin ilişkisi açığa çıkartılarak kuşaklar arası geçişin altı belirgin bir şekilde çizilmiş.

Serginin diğer bir bölümü ise 1914 Kuşağı’na ayrılmış durumda. Başta İbrahim Çallı olmak üzere Nazmi Ziya, Hüseyin Avni Lifij, Namık İsmail, Hikmet Onat gibi sanatçıların eserleri bu bölümde yer alıyor. 1914 Kuşağı’nın yoğun olarak işlediği İstanbul’dan görünümler, evler, tarihi yapılar ve tabii ki Boğaz eski İstanbul’u bizlere gösteriyor. Bu tarz çalışmaların aynı zamanda birer tarihi belge olarak da değerlendirilmesi mümkün. Serginin bu bölümünde aynı zamanda sanatsal değişimin en görünür hale geldiği Galatasaray Sergileri de yer alıyor.

Sergide yer alan nü çalışmalar ise ayrı bir bölümünde gösteriliyor. Özellikle yurtdışında eğitim almış sanatçıların eserlerinde dikkati çeken nü çalışmalar, hayatı boyunca hep Üsküdar’da yaşamış olan Hoca Ali Rıza’da da yer alır. Bence Tanzimat’la başlayıp Cumhuriyet dönemiyle hız kazanan bu büyük zihniyet değişimi en çok İbrahim Çallı’nın eserlerinde dikkati çeker.

Osman Hamdi Bey tarafından Sultan 2. Abdülhamid’in emriyle 1882 yılında kurulan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde ilk nesil yabancı hocaların yerinin alan İbrahim Çallı, Feyhaman Duran, Hikmet Onat gibi isimlerin atölyelerinde yetişen sanatçıların oluşturduğu Müstakiller Grubu’nun da eserlerin yer aldığı dönem kapsamlı bir biçimle ele alınıyor.

Yazının devamı...

İnternet dili ve edebiyatı

5 Haziran 2021

İnternetin ve sosyal medya mecralarının hayatımıza hızla girmesiyle ortaya yepyeni bir dil çıktı ve işin bir de sanat boyutu var

Her dilin kendisine has bir yapısı vardır. Ana dil olarak bir dille tanıştığımızda bu dilin konuşma kurallarını, inceliklerini, nüanslarını hiçbir çaba ve gayret göstermeden bebeklikten itibaren öğrenmeye başlarız. Ana dilimizin gramer kurallarını, yazım inceliklerini ise ilerleyen yıllarda okuma-yazmayla birlikte okullarda ve edebiyatla tanıştığımızda öğreniriz.

Bir de ilerleyen yıllarda öğrendiğimiz yabancı diller vardır. Biz Türkler için yabancı dilleri öğrenmek çoğunlukla problemlidir. Bunun temelinde ise bence kendi dilimizin gramer kurallarını bilmememiz yatar. Düşünün sıfat nedir, isim nedir, zarf, fiil nedir bilmeyen birisinin yabancı bir dil öğrenmesi imkânsıza yakındır. Bu kişinin öğreneceği dil ancak konuşma dili olabilir, edebi bir metinle ünsiyet kurması, oradaki inceliklerin farkına vararak okuduğundan zevk alması, hatta okuduğunu tam manasıyla anlaması çok zordur. Yabancı dil öğrenirken ne amaçladığımız da son derece önemlidir. Sadece gündelik konuşma dili veya filmleri, şarkıları anlamaksa amaç gramer kurallarını bilmeden de öğrenmek mümkün olabilir.

Doğallıktan kopuk

Bir an için konuştuğumuz dili insanlardan değil de haber bültenlerinden öğrendiğimizi düşünelim. Hiçbir zaman ara vermeyen, duraklamadan konuşan (!) insanlardan öğrenmeye çalıştığımızda doğallıktan kopuk bir gerçeklikle karşı karşıya kalırız. İnternetin ve sosyal medya mecralarının hayatımıza hızla girmesiyle ortaya yepyeni bir dil çıktı. “Slm, nbr” veya “mrb” gibi ibareleri görünce karşımızdakinin ne demek istediğini rahatlıkla anlarız. Bu yaklaşım çoğunlukla ikili ve dışarıya açık olmayan yazışmalarda kullanılırken, hem ikili yazışmada hem de kamuya açık alanda yazılan “asdfghjkl” veya “dhdjhdjsh” gibi ifadelerin de karşılaştığımız komik bir durumda kullanılan ifadeler olduğunu artık biliyoruz. Peki, bunu nasıl biliyoruz? Ana dilimizi öğrenirken olduğu gibi mi yoksa çaba gösterip yabancı bir dil öğrenirkenki gibi mi? Bu soruya vereceğimiz cevap bizim internetle olan bağımızın ve ilişkimizin ne kadar doğal olduğunu gösterir.

Görsel dil

İşin bir de sanat boyutu var. Bugün sosyal medya mecralarında ve/veya ikili yazışmalarda emojilere, memojilere, giflere sıklıkla yer veriyoruz. Kullandığımız bu imajlar, ister hareketli, isterse durağan olsun, aslında birer sanat eseri olarak değerlendirilebilir. Son zamanlarda yaşadığımız NFT çılgınlığında olduğu gibi bunları satmak mümkünken, bir diğer imkân ise New York’ta bulunan ve dünyanın en önemli modern sanat müzelerinden biri olarak gösterilen MoMA’nın (Museum of Modern Art) yaptığı gibi bir uygulama da mümkün. MoMA, 2016 yılında yaptığı açıklamada, “NTT DOCOMO’nun orijinal 176 emoji setinin MoMA koleksiyonuna eklendiğini duyurmaktan heyecan duyuyoruz. Shigetaka Kurita’nın gözetiminde geliştirilen ve 1999’da cep telefonları için piyasaya sürülen bu 12x12 piksel mütevazı tasarım şaheserleri, yeni bir görsel dilin patlayıcı büyümesinin tohumlarını attı.” bilgisini vermiş ve bu alandaki ilk başarılı örnekleri koleksiyonlarına kattıklarını duyurmuştu. Bu yaklaşım, birçok sanatsever ve sanat eleştirmenleri tarafından eleştirilmişti. Bugün geldiğimiz noktada ise ne kadar öngörülü oldukları, net bir şekilde anlaşılıyor.

Yazının devamı...