Ne kadar başka?

21 Kasım 2020

Berkun Oya’nın toplumun ekranlarda göz ardı edilen sorunlarına, ön yargılarına değinme  çabası dikkate değer ama “Bir Başkadır”da olduğu gibi sunulması yetersiz ve daha sonra bu alanda yapılması muhtemel olanların önünü tıkıyor.

Önemli Not: “Bir Başkadır” ile ilgili spoiler yer alabilir.

Uzun zamandır ilk kez bir dizinin bu kadar konuşulduğuna şahit oluyorum. Hakkında yazılanların çokluğu da bunun bir göstergesi, WhatsApp gruplarında, sosyal medyada en çok konuşulan konulardan biri “Bir Başkadır” isimli dizi. Dizinin bu kadar çok konuşulmasının altında yatan temel neden, toplumun her kesimini içine aldığı ve Türkiye’ye dair bir gözlem, toplumun sıkıntılarını ortaya koyma iddiası. Sesi daha çok çıkanların da tav oldukları nokta burası. Dizinin adı da zaten hepimizin bildiği o meşhur şarkıya gönderme yapıyor ama senarist/yönetmen bunu bizim tamamlamamızı bekliyor. Dizideki birçok sahnede de benzer bir durumla karşılaşıyoruz.

Karakterler

Önce dizide yer alan bazı karakterlere bakalım…

Meryem: Birkaç kez bayıldığı için psikiyatriste sevk edilen, başörtülü, temizlikçi kız.

Peri: Meryem’in psikiyatristi; idealizmin zerre kırıntısını görmememize rağmen, nedense devlet hastanesinde çalışıyor. “Robert…, sonra yurt dışı eğitimi almış; ailesi yalıda oturan, başörtülülerden rahatsız olan beyaz Türk.

Gülbin:

Yazının devamı...

Sivas’ın sanatı

14 Kasım 2020

Birçok yazarın, şairin doğduğu ve mimari harikalara ev sahipliği eden Sivas’ın dününe ve bugününe bakalım.

Geçtiğimiz günlerde Azerbaycan, Ermenistan işgalindeki topraklarını 44 günlük bir mücadelenin ardından özgürlüğüne kavuşturdu. Dağlık-Karabağ’ın tamamı kurtarılmadan önce bölgenin kalbi olarak nitelendirilen Şuşa şehri kurtarıldı. Bu şehir Azerbaycan’ın kültür ve sanatının son derece önemli şehirlerinden biriydi uzun yıllar boyunca. Şimdi tekrar eski şaşalı günlerine kavuşabilecek. Şuşa bana biraz Sivas’ı hatırlatır. Birçok yazarın, şairin doğduğu ve mimari harikalara ev sahipliği eden Sivas’ın dününe ve bugününe bakmak istiyorum. Selçuklular döneminde “Dârü’l-alâ” (Yücelik beldesi) ve “Dârü’l-ulemâ” (Bilginler şehri) olarak anılan Sivas, tıp, astronomi gibi bilimlerin; kelam, fıkıh gibi dini ilimlerin; mimari, tezyinat gibi sanatların merkeziydi. Bütün bu alanlardaki eğitimlere ev sahipliği eden medreselerin çokluğu nedeniyle eğitim ve kültür düzeyi son derece yüksek bir şehirdi.

Mimari harikaları

Önce Sivas’ın mimari harikalarını hatırlayalım: Divriği ilçesinde yer alan Gökmedrese ilk aklıma gelen. Sahabiye Medresesi olarak adlandırılan yapı üçüncü Gıyaseddin Keyhusrev döneminde vezir Sahip Ata tarafından 1271 yılında inşa ettirilmiştir. Gene Divriği’de bulunan Ulu Cami ise Mengücüklü Emiri Hüsameddin Ahmed Şah ve eşi Turan Melek Hatun tarafından 1299 yılında yaptırılmıştır. Bu cami ve darüşşifası 1985 yılından itibaren UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almaktadır. Ayrıca Minareli Medrese, Buruciye Medresesi, Çifte Medrese o tarihlerden günümüze kadar ulaşmış önemli binalardan bazılarıdır.

Edebiyatçı ve sanatçılar

Sivas tarih boyunca pek çok edebiyatçıya ve sanatçıya da ev sahipliği etti. Geleneksel halk hikâyeleri ve masallarımızı derleyen Eflatun Cem Güney; Türk yayın tarihinde müstesna bir yere sahip olan Can Yayınları’nın kurucusu ve yazar Erdal Öz; Türk folkloru alanındaki en önemli çalışmalara imza atan Sabri Koz; yazdığı biyografilerle edebiyatçılarımız ve kültür insanlarımızı daha yakından tanımamızı sağlayan Beşir Ayvazoğlu; aslen Karabağlı olan ama Sivas’ta doğup büyüyen şair Yavuz Bülent Bakiler Sivaslı. Sadece bu kadar değil. Halk müziğimizin en önemli isimlerinden Âşık Veysel; hem halk müziği sanatçısı hem de türkü derleyicisi Muzaffer Sarısözen; toplumcu-gerçekçi şiirin belki de Türkiye’deki en önemli temsilcisi ve şiirleri onlarca şarkıda da kullanılan Hasan Hüseyin Korkmazgil; ses sanatçısı Emel Sayın ve tiyatrocu Çetin Tekindor da Sivaslı.

Bütün bunlar bir tarafa sadece Pir Sultan Abdal’ın kültür hayatımıza yaptığı katkının ne derece önemli olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Ünlü tarih felsefecisi ve sosyolojinin kurucuları arasında gösterilen İbn Haldun, sıklıkla coğrafyanın ve iklimin insan davranışları, yaşayış biçimi ve düşünüşüne etkisinden bahseder. Sivas bunun başarılı örneklerinden. Farklı dünya ve hayat görüşlerine sahip onlarca yazarın yetiştiği müstesna bir yer. Sivas’ın güzellikleri ve özelliklerini anlatan şiirlerden biriyle bu haftaki köşemi bitiriyorum:

Yazının devamı...

İsmail Kara ve Mehmet Çebi

7 Kasım 2020

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’ne layık görülen isimlerden iki kişi beni özellikle memnun etti. Tek başına geleneksel sanatlar alanında yeni sanatçıların çıkması için maddi manevi çaba harcayan Mehmet Çebi ve sosyal bilimler alanında yaptığı muazzam çalışmalarından ötürü İsmail Kara.

Tarih 27 Şubat 1998! 28 Şubat postmodern darbesinin üzerinden bir yıl geçmiş. Soğuk bir şubat günü. Henüz 17 yaşında bir lise talebesiyim. Yatılı okuyorum. Okuldan kaçıp sıklıkla sevdiğim yazarların söyleşilerini dinlemeye ya da ofisleri varsa onları ziyaret etmeye çalışıyorum. İşte o şubat günü de yolumu Cağaloğlu’na düşürüp Dergâh dergisinde Mustafa Kutlu’yu ziyaret etmeyi planlayıp yola çıktım. Mustafa Kutlu randevusuz ziyaret edilebilen, gençlere her daim kapısı açık olan biriydi, hâlâ da öyledir. Gerçi dergiye eskisi kadar sık gitmiyor lakin telefonla ulaşmak da mümkündür. (Hâlâ cep telefonu kullanmaz, ama ulaşabilirsiniz). Dergâh’a gider gitmez sıcak bir şekilde Mustafa Kutlu karşılamıştı. Derginin mart sayısı matbaadan yeni gelmiş, bana hemen bir nüshasını vermişti ve İhzan Fazlıoğlu’yla yapılan, Dergâh’ın klasiği olan, orta sayfa konuşmasından bazı bölümleri okumuştu.

İsmail Kara’nın hediyesi

Mustafa Kutlu’nun karşı masasında oturan İsmail Kara ise zaman zaman çalıştığı evraktan kafasını kaldırıp bize bakıyordu. Sonra nasıl olduysa laf Nurettin Topçu külliyatının yayıma hazırlanan yeni kitaplarına geldi. Orada söze İsmail Kara dahil oldu. Benim, 17 yaşında bir gencin, Nurettin Topçu’nun “Yarınki Türkiye”, “İsyan Ahlakı” gibi önemli kitaplarını okumuş olmasına biraz şaşırarak, biraz da mutlulukla “O zaman bunu hak ettin” diyerek arkasındaki dolaptan uzun zamandır baskısı olmayan “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” isimli Türk düşünce hayatında son derece önemli olan 3 ciltlik eserin 2. cildini çıkardı. “Samet Karagöz Kardeşime İmam-Hatiplilik hatırasına hürmeten” ithafını yazarak imzaladı ve hediye etti. Mahcubiyetimden “Efendim adım (d) harfiyle yazılıyor” diyemedim, büyük bir memnuniyetle sunulan bu hediyeyi kabul ettim. Çok net hatırlıyorum o gece yatakhaneye döndüğümde Ferid Kam’a ayrılan ilk bölümü büyük bir merakla okumuştum.

Sonuna kadar hak ediyor

Bütün bunları niçin anlatıyorum? Her yıl olduğu gibi bu yıl da 29 Ekim’de Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri açıklandı. Ve bu yıl ödül verilenler arasında Necmeddin Okyay, Sadettin Ökten, ağabeyim İbrahim Tenekeci, Derviş Zaim, Özdemir Erdoğan, Mehmet Çebi’yle birlikte İsmail Kara’nın da adını görmek beni ziyadesiyle memnun etti.

Ödül verilenler arasında koleksiyoner Mehmet Çebi’nin yer alması birçok kişi tarafından şaşkınlıkla karşılandı, ama bence Çebi ödülü sonuna kadar hak ediyordu. Ama sadece koleksiyonerliğinden ötürü değil, geleneksel sanatlarla ilgilenen bugün artık adını ilgililerin bildiği birçok sanatçıya hamilik yaptığı için, bütün masraflarını kendisinin karşıladığı Süleymaniye’de yer alan Hilye-i Şerif Müzesi ve Üsküdar’da yer alan İstanbul Resimleri Müzesi’ni de kurduğu için. Geleneksel sanatlarda geleneğe bağlı, ama onu bugüne uyarlamaya çalışan birçok genç sanatçıya destek oldu, oluyor Çebi. Kariyerinin başlarındaki bir sanatçının gördüğü/göreceği bu destek ona hem maddi imkan sağlar hem de daha yaratıcı eserler ortaya çıkarmasına imkan verir. İşte Mehmet Çebi bunu sağlamaya yardımcı olarak geleneğin ölmemesine çabaladı/çabalıyor. Aynı zamanda da koleksiyoner ve sanat tüccarı olarak dünyadaki müzayedeleri takip ederek Türk-İslam sanatlarının klasik eserleri ya kendi koleksiyonu için aldı ya da çeşitli kurum ve kuruluşlara Türkiye için önemli olan eserleri işaret ederek büyük bir boşluğu doldurdu. Tüm bu sebeplerden dolayı sonuna kadar tebrikler Mehmet Çebi!

Yazının devamı...

Gene kültürel iktidar

31 Ekim 2020

Türkiye’de bir kültürel iktidar var ama kültür yok. Türkiye’nin dışında tanınan kaç sanatçımız var? Bu soruya hakkaniyetli bir cevap verebilirsek durumun daha net ortaya çıkacağını düşünüyorum.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde “Eğitim ve öğretimde, kültürde arzu ettiğimiz ilerlemeyi sağlayamadığımızı düşünüyorum” deyince ara ara gündeme gelen ve uzun yıllar daha konuşacağımızı düşündüğüm kültürel iktidar mevzusu gene tartışılmaya başlandı. Almanya’nın sesi Deutsche Welle’nin konuyla alakalı hazırladığı haberde görüşlerine yer verilen Yusuf Genç’in açıklamalarında dikkat çekici hususlar mevcut: “Zannediliyor ki Erdoğan ‘kültürel iktidar’ vurgusunda kendi iktidarını kastediyor. Hayır, bu vurgu Türkiye’de, Türk aklının ve düşüncesinin iktidar olması gerekliliğine bir vurguydu” diyor. Genç’e göre, Türkiye’de kültürel iktidar kimsenin elinde değil, çünkü öyle bir kültürel iktidar yok.

“Londra, Brüksel ya da New York odaklı kültür endüstrisinin distribütörlüğünü yapanlar var sadece” diye ekleyen Genç, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, “Türkiye’de nesillerin üst üste okuduğu beş kitap var mı?” sorusunu hatırlatarak, “Bu soruya şu eki yapalım da kültürde iktidar olduğunu zannedenler cevap versin: Neden üst üste okunan beş kitap sayamıyoruz?” söyleminde bulunuyor.

Tanpınar’ın sorusu önemli

Yusuf Genç’in iddia ettiği Türkiye’de kültürel iktidar yok söylemine katılamıyorum, ama Tanpınar’ın sorusunu önemsiyorum.

Bence Türkiye’de bir kültürel iktidar var ama kültür yok. Türkiye’nin dışında tanınan kaç sanatçımız var? Bu soruya hakkaniyetli bir cevap verebilirsek durumun daha net bir şekilde ortaya çıkacağını düşünüyorum. Osmanlı’nın yıkılışından bugüne Türkiye’nin yaşadığı süreçleri ele aldığımızda, bunları yaşayan yeryüzünde başka hangi büyük millet var? Bütün bu yaşananlara rağmen Türkiye’nin iyi bir yerde olduğunu söylememiz bazı açılardan mümkün bile olabilir.

Cumhurbaşkanı’nın kültür ve sanat alanında geri kaldığımızı itiraf etmesi son derece önemli bir husustur. Burada Yusuf Genç’in açıklamasını önemli buluyorum. Pekâlâ, burada kast edilen Genç’in de belirttiği gibi “Türkiye’de, Türk aklının ve düşüncesinin iktidarı” olabilir. Olaya samimiyetle yaklaşan herkesin, bence Türkiye’de üretilen sanatın dünyayla yarışabilecek özgünlükte, orijinallikte, kalitede olduğunu iddia edebileceğini sanmıyorum.

Kurak ve kıraç kültür ortamı

Yazının devamı...

Politik doğruculuk

24 Ekim 2020

Politik doğruculuk yıllardır tartışılan bir konu. Bugün ortaya çıkmadı. Bazı konularda politik doğruculuk toplum için faydalı olabilir.

Birkaç gün önce bir İngiliz gazetesinde okuduğum haber beni hayli şaşırttı. Cornell Üniversitesi İngilizce Bölümü (English Department), yaptığı oylamayla bölümün adını artık İngilizce Edebiyat Bölümü (The Department of Literatures in English) olarak değiştirme kararı aldıkları yazıyordu. 

Politik doğruculuk yıllardır tartışılan bir konu. Bugün ortaya çıkmadı. Hatta ünlü düşünür Slavoj Zizek politik doğruculuğa karşı olan en önemli figür. Bu konuyla alakalı verdiği demeçler, söyleşiler, dersler video sitelerinde fazlasıyla mevcut.

Bizde ise durum biraz daha farklı “entelektüel” bazı kesimler politik doğruculuğu çok önemsiyorlar. Bunu yaparken de alışageldiğimiz, bildiğimiz hususları değiştirmemizi bekliyorlar. Politik yelpazenin diğer kısmında olan entelektüeller ise herhangi bir karşı argüman ortaya koymadan durumu olduğu gibi kabullenme, dile yapılan bu “yapay” müdahaleye karşı çıkmayarak, kendi durumlarıyla çelişiyorlar.

İş adamı/iş insanı

Şahsen ben bazı konularda politik doğruculuğun toplum için faydalı olabileceğine inanıyorum. Özellikle cinsiyetle alakalı kısımlarda zaman içerisinde bazı değişikliklerin olduğunu/olacağını görmemek mümkün değil. En yaygın örneklerden biri hiç şüphesiz iş adamı yerine iş insanı tabirinin kullanılması. Ama burada da şöyle bir sıkıntı var. Türkçe, İngilizceden farklı bir dil. Yani İngilizcede yapılan bir düzenlemenin Türkçede de geçerli olacağını iddia edemeyiz. Şöyle ki Türk Dil Kurumunun (Türkiye veya Türkçe değil, dikkatinizi çekerim) hazırladığı sözlükte “adam” maddesinin ilk anlamı “insan”, “Kubbealtı Lugatı”nda de ilk mana aynı, hâlbuki Oxford sözlüğünde “man” maddesinde ilk tanımlama “eril yetişkin kişi” manasına geliyor. Arada ciddi bir zihniyet farkı var. O yüzden politik doğruculuk yaparken bu hususun dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

Türk edebiyatı/Türkçe edebiyat

Türkiye’de karşılaşılan bir başka husus ise Türk edebiyatı demek yerine Türkçe edebiyat demek. Türk kelimesinin bu ülkede yaşayan herkesi kapsamadığı düşüncesiyle ortaya çıkıyor bu yaklaşım. Hâlbuki Türk kelimesinin sözlük manası; “Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse”dir. Tabii Türkçe edebiyat dediğimiz zaman, eserlerini İngilizce kaleme alan müstesna romancımız (!) Elif Şafak’ı dışarıda bırakmış oluruz. Aynı çevreler Rus edebiyatı söz konusu edildiği zaman da Rusça edebiyat tabirini kullanıyorlar. Ama buna rağmen eserlerinin en önemlilerini İngilizce yazan Nabokov’u bu tanımlamaya dâhil ederken, bütün eserlerini Rusça kaleme alan Cengiz Aymatov’u dâhil etmiyorlar. Bu çevrelerin ortaya koydukları hayali ve “dayatmacı” tabloya uymamaları onları niçin dikkate almamamız gerektiğini net bir şekilde gösteriyor.

Yazının devamı...

İran yıldızına ağlıyor

17 Ekim 2020

8 Ekim’de hayatını kaybeden İran’ın efsanevi müzisyenlerinden Muhammed Rıza Şeceryan’ın ülkemizde yeterince tanınmadığını düşünüyorum.

Bir ülkeyi, bir toplumu anlamanın en önemli yolu kültür ve sanatını bilmekten geçer. Kültür ve sanattan kastım en geniş manada kültür ve sanat. Türkiye’de yaşayan bizler, hemen yanı başımızda yer alan ülkelere dair bilgi edinmek istediğimizde; mesela Irak, Suriye, İran veya Rusya, maalesef Batılı kaynaklara bakmak durumunda kalıyoruz. Birincil kaynaklara erişip bu alanlarda araştırma yapanlar yok denecek kadar az. Bütün bunları niçin anlatıyorum? Geçtiğimiz günlerde vefat eden İran’ın efsanevi müzisyenlerinden Muhammed Rıza Şeceryan’ın (Mohammad Reza Shajarian) maalesef yeterince tanınmadığını düşünüyorum.

1940 yılında dünyaya gelen Şeceryan, ilk müzik eğitimini çocuk yaşlarında babasından aldı. Daha henüz 19 yaşındayken Horasan Devlet Radyosu’nda şarkılar söylemeye başladı. Ve kendine has tarzıyla kısa zamanda büyük beğeni topladı, 1960’larda bütün İran onu tanıyordu.

Picasso Ödülü

Şeceryan 39 yaşındayken İran Devrimi gerçekleşti. Şeceryan devrime büyük destek verdi ve devrimi hep savundu. Asla politik bir figür olmadı, aktivistliğe soyunmadı. 2009 yılında hükümet karşıtı, -rejim karşıtı değil- protestoları desteklediği için İran’da konser vermesi ve yeni kayıtlar yapması yasaklandı. Yeni kayıtlarını yurt dışında yapan Şeceryan, sevenleriyle de yurt dışındaki konserlerde bir araya geldi. Konya ve İstanbul konserlerine İran’dan yüzlerce kişi geldi. Bu yıl dijital olarak gerçekleşen 17. Uluslararası Konya Mistik Müzik Festivali’nin açılış konserinde de Şeceryan yer aldı. (mistikmuzik.gov.tr adresinden dinlemeniz mümkün.) 1999 yılında UNESCO Fransa tarafından kendisine Picasso Ödülü verildi. Ayrıca 2004 ve 2006 yıllarında En İyi Dünya Müziği kategorisinde Grammy Ödülü’ne aday gösterildi ve bu başarıyı elde eden ilk İranlı sanatçı oldu.

“Sevgilisiyle buluşmak için uçtu”

Şeceryan sadece şarkı söylemiyordu hanendeydi; aynı zamanda bestekârdı ve hat sanatıyla uğraşıyordu. Politik görüşünüz, hayata bakışınız, zevkleriniz ne olursa olsun eğer İranlıysanız Şeceryan mutlaka hayatınızın bir yerinde, bir anında dinlediğiniz bir müzisyendi. Bu yüzden ölüm haberinin ardından binlerce İranlı hastaneye akın etti.

Yazının devamı...

Salgının bana yaptığı fenalıklar

10 Ekim 2020

Sanat dünyası son derece hareketli ama “yeni normal” hayata alışamamış benim gibiler için sıkıntı devam ediyor.

İstanbul’un sanat dünyası, her yıl eylül ayında son derece hareketlenir; her gün her akşam bir açılış, bir gala, bir davet olur da hangisine gideceğime karar veremezdim. Bu yılsa salgın yüzünden bu yoğunluk yok. “Yeni normal” hayata alışamamış benim gibiler için sıkıntı devam ediyor. O yüzden bu açılışlara sergilere, her ne kadar gitmek istesem de gidemediğim için, bir yandan korunan birisinin rahatlığını, diğer yandan hayatı sekteye uğramış bir insansın rahatsızlığını aynı anda hissediyorum.

Kurumların tamamının salgına karşı gerekli önlemleri aldığına, temizliğe, mesafeye azami özeni gösterdiğine şüphem yok. Ama içinde bulunduğum -ya da içine sokulduğumuz mu demeliyim- psikoloji tüm bu gerçekleri gölgeliyor. Mesafe, temizlik ve maskeye riayet ettiğim müddetçe hastalanma ihtimalimin son derece düşük olduğunun da farkındayım.

Gidemediğim ama kendimi toparladığım anda gitmeyi düşündüğüm, bazı sergileri not ettim: Arter’in yeni sergilerini; özellikle Alev Ebuzziya’nın “Tekerrür” ve Melih Fereli’nin küratörlüğünde gerçekleşen “Dinleyen Gözler İçin” başlıklı sergileri. Ahmet Özel küratörlüğünde düzenlenen Tophane-i Amire’de yer alan “Karşılaşmalar” sergisi. Depo’da yer alan “Kum Fırtınası”. SALT Beyoğlu’daki “İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde”. Odunpazarı Modern Müze’de (OMM) açılan “Günün Sonunda”.

Bir de mecburen yapacaklarım var: Mesela bu yıl 8’inci kez düzenlenen Boğaziçi Film Festivali’nde Kısa Belgesel dalında jüri üyesiyim ve bu tarz bir değerlendirmeyi yapabilmek için filmleri sinema salonunda izlemem gerekiyor. 12 Ekim Pazartesi günü sevgili dostum Tarık Tufan ile yeni kitabı “Kaybolan”ı konuşmak için Zeytinburnu Kültür-Sanat Merkezi’nde bir araya geleceğiz. Ve bu etkinlik, en azından şimdilik, seyircili olacak.

Neler yapabiliriz?

Tüm bunlar şimdilik yapamadıklarım, yapmaya cesaret edemediklerim; peki neler yapabiliriz/yapabilirim, biraz da ona bakmakta fayda var. Böylelikle olumsuzla daha az oyalanabilirim.

İstanbul Caz Festivali’nin konserlerini online izleyebilirim. Yakın zamanda yayımlanan ve masamda okunmayı bekleyen kitaplarım var; onları okuyabilirim. Yapı-Kredi Kültür-Sanat Yayınları’ndan (YKY) çıkan Nina Edwards imzalı “Karanlık- Kültürel Tarih”, Orlando Figes imzalı “Avrupalılar -Üç Hayatın Işığında Kozmopolit Avrupa Kültürü-, Ketebe’den çıkan Peter Sloterdijk imzalı “Dünyaya Gelmek Dile Gelmek”, Saqi Books’tan çıkan Hassan Massoudy’nin “Calligraphies of Desert” adlı kitabı bunların bazıları.

Yazının devamı...

Tarık Buğra Kitabı

3 Ekim 2020

“Hatırlayıp Yeniden Bulmak, Tarık Buğra 100 Yaşında” başlıklı 2018 yılında düzenlenen sempozyumda ele alınan konuların yer aldığı “Tarık Buğra Kitabı” ile değerli romancımızın kapsayıcı bir portresiyle buluşmamız sağlanıyor.

Büyük romancımız Tarık Buğra, doğumunun 100. yılı dolayısıyla 2018 yılında çeşitli etkinliklerle anıldı. Bence bu etkinlikler daha fazla ve daha etkili olabilirdi. Çünkü Tarık Buğra, bu topraklarda yaşamış en müstesna romancılardandı. 1918-1994 yılları arasında yaşayan Buğra, sadece romancı olarak değil birçok farklı alanda kalem oynatmış önemli bir yazardı. Hayatı boyunca ne “sağcı” ne de “solcu” oldu. Edebiyat hayatında, kendi inanç sistemi içinde, kendi doğrularıyla hareket etti. Edebiyat dünyasındaki klikleşmelerden uzak durdu. Bugün eserlerinin bir kısmının “solcu” İletişim Yayınları’ndan, bir kısmının ise “sağcı” Ötüken Yayınları’ndan çıkması bunun bir göstergesi. Kimse onu bir bütün olarak almak/anlamak istemiyor sanki! Bunda resmî ideolojinin dayatmalarına karşı çıkarak, insan merkezli, ama merkezin insanını değil, taşranın insanını, hikâyelerini anlatmasının önemli bir etken olduğunu düşünüyorum.

Kapsayıcı bir portre

Bütün bunları niçin anlatıyorum? Geçtiğimiz günlerde Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları tarafından “Tarık Buğra Kitabı” yayımlandı. Kitap, 2018 yılında Zeytinburnu Belediyesi tarafından düzenlenen “Hatırlayıp Yeniden Bulmak, Tarık Buğra 100 Yaşında” başlıklı sempozyumun, Asım Öz editörlüğünde kitaplaştırılmış hali. Bu sempozyumun bazı oturumlarını düzenlendiği tarihte izleyip keşke kitaplaşsa diye düşünmüştüm. Ortaya son derece kapsayıcı bir Tarık Buğra portresi çıkmış.

Asım Öz’ün “Sunuş” yazısında belirttiği şu hususun altını ben de çizmek isterim: “Toplumdaki çatışmaları, zıtlıkları, haksızlıkları psikolojik boyutunu önceleyerek ele alması, Buğra’yı çoğu romancıdan ayıran temel özelliktir. Zaten Buğra adının unutulmaması, hâlâ çok canlı olması yazarlığından, romancılığından, en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken ve Cumhuriyet Türkiye’si doğarken beliren toplumsal yapıyı, insan gerçekliğini, yeni insan ve devletin şekillendirdiği siyasi hayatı kritik bir yaklaşımla ele almasından kaynaklanır.”

Erişime açılacak

Kitap altı ana bölümden oluşuyor: Hayat, Edebiyat, Tarih; Eleştiri, Yazarın Kaderi ve Kurmaca; Romanın İmkânları; Karşılaşmalar ve Yorumlar; Siyaset, Dil ve Matbuat; Dönüşüm yılları, Tiyatro, Sinema ve Televizyon.”

Yazının devamı...