Yerebatan Sarnıcı’nın düşündürdükleri

31 Temmuz 2022

Yerebatan Sarnıcı geçirdiği restorasyon sonrasında geçtiğimiz günlerde açıldı. Açılmasıyla birlikte birçok tartışmaya da neden oldu.  

Öncelikle 1500 yıllık sarnıcın girişi dikkat çekiyor. Var olan taş cephe nedenini anlayamadığım bir şekilde alüminyum kaplama ve otomatik kapıyla değiştirilmiş. 1500 yıllık bir sarnıca mı giriyorsunuz iş merkezine mi anlamak zor. Yerlere göklere sığdırılamayan bu restorasyonun en fazla eleştirilen yönlerinden biri bu. Bu eleştiriyi yapmak için uzman olmaya gerek yok.  

Sarnıcın içine gelirsek önceki İBB yönetimi döneminde başlayan proje bence başarılı bir şekilde uygulanmış. Daha önce de planlandığı gibi sarnıcın yürüyüş alanı genişletilmiş, bu da alanın heybetini ve ihtişamını daha iyi anlamaya yardımcı oluyor.  

Sarnıcın açılışıyla birlikte sanatseverleri beklenmedik bir sürpriz karşıladı. Sarnıç artık, daha çok çağdaş sanat eserlerine ev sahipliği yapacak olan bir galeri işlevi de sağlayacakmış. Yerebatan Sarnıcı’nın, yenilenmiş hâlinin bu tarz bir galeri işlevine sahip olması bence birçok açıdan sakıncalı.  

Yıllar boyunca Yerebatan Sarnıcı bazen sergi bazen İstanbul Bienali olmak üzere çok kez sanat eserlerine ev sahipliği yaptı. Bu sergilerde dikkatimi çeken husus sarnıcın yapısıyla uyumlu bir hâlde sergilemelerin yapılmasıydı. Yenilenme öncesinde sarnıcın kısıtlı bir alanı gezilebiliyordu. Böylece sanat eserleri devasa yapının içinde “kaybolmuyordu”. Şu anki düzenleme ve eserlerin yerleşimine bakınca eserler adeta görünmez bir hâlde. Aralarda karşımıza çıkıyor. Böyle bir sergileme yöntemi küratöryel olarak bence yanlış. Çeşitli vesilelerle, örneğin İstanbul Bienali, Yerebatan Sarnıcı sanat eserlerine ev sahipliği yapabilir ama her altı ayda bir yenilecek şekilde sergilere ev sahipliği yapacak olması bence yanlış.  

Restore edildikten sonra sadece sanat eserlerinin sergilenmesine tahsis edilen bir sarnıcı vardı İstanbul’un: Şerefiye Sarnıcı. Ekrem İmamoğlu yönetimi gelene kadar da bu fonksiyonunu başarılı bir şekilde sürdürmüştü. Yanlış hatırlamıyorsam Süleyman Saim Tekcan’ın “Atlar, Hatlar ve Süleymannâme” başlıklı sergisiyle açılan sarnıçta Dinçer Güngörür, Ahmet Nejat, Aysun Sandıkçıoğlu gibi isimlerin sergileri yer aldı. Hüsamettin Koçan ve Nisan ayında kaybettiğimiz Balkan Naci İslimyeli sergileri ise planlandığı hâlde işbilmezliklerden dolayı gerçekleşemedi. Balkan Naci İslimyeli bu mekânda sergilenmek üzere üreteceği heykeller ise yapılamadı. Bütün bu sergileri planlayan ve düzenleyen küratör Mehmet Lütfi Şen ise artık İBB’de çalışmıyor.  

Bugün Şerefiye Sarnıcı artık ücretsiz değil. Sanat bazı özel günlerde düzenlenen konserler hariç kapı dışarı edilmiş durumda. Gün içinde uygulanan video gösterimleriyle sanatla değil teknolojiyle bir arada. İstanbul’un tarihinde, Yerebatan Sarnıcı’ndan yaklaşık bir asır önce inşa edildiği göz önünde bulundurulursa, eşsiz bir yere sahip bu mekânda yer alan video gösteriminde ise mekânla ve İstanbul’la alakalı olmayan kısımların da yer aldığını görmek son derece üzücü.  

Elinde sadece çağdaş sanata ayrılmış, yeni restore edilmiş Şerefiye Sarnıcı gibi son derece önemli bir mekân varken Yerebatan Sarnıcı’nın sanata ev sahipliğiyle önplana çıkartılmaya çalışılmasını anlamak zor. Ayrıca sergide yer alan eserlere, sanatçılara, bu sanatçıların nasıl bir seçkiyle, kim tarafından bir araya getirildiğini öğrenmek için internette kısa bir araştırma yaptığınızda bir sonuca ulaşmanız imkânsız. Bu da Ekrem İmamoğlu yönetimindeki İBB’nin sanata verdiği önemin bir göstergesi. 

Yazının devamı...

Uyku biraz uyku

24 Temmuz 2022

Yaz ayları gelince hayatın olağan akışı bir anda yavaşlıyor. Hemen herkes daha yavaş... Bunun toplumsal ve tarihi kökleri mutlaka vardır. Sanat söz konusu olunca da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Hem sanatçılar hem de galeriler farklı bir çalışma yöntemi çiziyorlar. Galeriler pek yeni sergi açmıyorlar. Eylülü bekliyorlar çünkü eylülde özellikle İstanbul’da sanat dünyası hızla hareketleniyor. Bu yıl da benzer bir tabloyla karşı karşıya kalacağız. Geçtiğimiz günlerde açıklanan 17. İstanbul Bienali sanatçı listesi bunun bir göstergesi.

Bir de galeriler artık yaz sergilerini Bodrum, Alaçatı gibi tatil bölgelerinde açıyorlar. Bu; dünyada örneklerine sık rastladığımız, ülkemiz içinse yeni sayılabilecek bir uygulama. Sonuçlarını, etkilerini, satışlara yansımalarını bu yıl olmasa bile önümüzdeki yıllarda daha net bir şekilde görebileceğiz.

Devasa rüzgâr gülü

Dünyaca ünlü Amerikalı sanatçı Jeff Koons’un Yunanistan’ın İdra (Hydra) adasında salgın nedeniyle ertelenen “Apollo” başlıklı sergisi bu bağlamda değerlendirilebilir. Bu sergide sanatseverleri karşılayan Apollo suratlı devasa bir rüzgâr gülü sosyal medyada sıklıkla karşıma çıkıyor. Normal şartlarda çok ziyaretçi ağırlamayan bu adaya sergiden dolayı hem yerli hem de yabancı yoğun bir talep var. İnanıyorum ki Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın da desteğiyle yakın zamanda ülkemizde de bu tarz sergileri göreceğiz.

Yukarıda yaz aylarında hayatın ritminin değiştiğinden bahsettim. Uyku düzenimizin değişmesi bunun en belirgin örneklerinden biri. Ya daha geç yatıyoruz ya fırsat bulursak öğle sıcağından kaçmak için “siesta” yapıyoruz ya da imkânları zorlayarak güne daha geç başlıyoruz. Uyku temasının merkezde yer aldığı bir sergiden bahsetmek istiyorum: “Koyun Koyuna”. 29 Ocak 2023 tarihine kadar Arter’de devam edecek olan serginin küratörü Eda Berkmen.

Mahrem, aile, teslimiyet

Anne karnındaki bebeğin ilk uykusundan son uykuya kadar geniş bir yelpazede uykuyu merkeze alan sergi iyi bir seçki sunuyor. Tanıtım bülteninde sergi şu sözlerle anlatılıyor: “Uyku canlı yaşamının vazgeçilemez bir parçası, kendimizi bıraktığımız bir bilinmeyen, DNA’ya işlenmiş bir teslimiyet zorunluluğu. Gelişim ve verimlilik adına kontrol edilemeyen tek zaman aralığı olarak uyku, temel bir gereksinim olmasının dışında bir direniş ihtimalini de gündeme getirebilir mi?

“Koyun Koyuna” başlıklı grup sergisinde yer alan yapıtlar uyku temasıyla bağlantılı mahremiyet ve paylaşım, birey ve topluluk, kucaklanma ve kısıtlanma, direniş ve teslimiyet, ilerleme ve tekrar gibi kavramlar etrafında toplanıyor. Uykunun geçmişle ve bilinçdışıyla bağı, çağdaş sanat yapıtlarının yanı sıra daha erken tarihli temsiller ve arkeolojik nesneler yoluyla sergiye dahil ediliyor.”

Yazının devamı...

‘Öteki Canlar’

10 Temmuz 2022

Beşir Ayvazoğlu’nun Nisan ayında Kapı Yayınları’ndan çıkan “Öteki Canlar” isimli kitabını nihayet okuyabildim. Edebiyat ve kültür tarihimizdeki bazı hayvanları ele alıyor Beşir Ayvazoğlu bu kitabında. Bu hayvanlar sırasıyla kedi, köpek, eşek, karga, leylek ve güvercin.  

Ayvazoğlu’nun her zamanki titizliğiyle ele alınmış kitap hem rahat okunuyor hem de edebiyat ve kültür tarihimizde, en azından benim için, az bilinen anektodlar, örnekler ile alıntılardan oluşuyor. “Büyük Kedi Katliamı” isimli bölümle başlayan kitabı soluksuz okudum. Kendimi kedisever kategorisine koyduğum için kedilere dair bölüm benim için daha cazipti. Lakin karga ve leylek bölümünden bu hayvanlara dair ne kadar az şey bildiğimi fark ettim.  

Biyografilerin önemi 

Uzun yıllar boyunca arşivlerden yararlanarak yapılan çalışmanın neticesi beni tatmin etti. Ayvazoğlu Hocamız “Önsöz”de kitaba başlarken aklında at, geyik, papağan ve baykuşun da bulunduğunu ama kitabın bu hayvanlar olmadan bile 500 sayfaya yaklaşmasından dolayı yer veremediğini belirtiyor. İnşallah ilerleyen yıllarda listede yer alan ama bu kitaba girmeyen hayvanlarla birlikte başkalarının da yer aldığı, “Öteki Canlar”ın devamı niteliğinde bir eseri daha Beşir Ayvazoğlu’nun kaleminden okuma imkânımız olur.  

Beşir Hoca’nın bu yıl iki eseri daha yayımlandı. Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından neşredilen “Hac Yolunda Bir Karınca” üst başlıklı “Mehmet Genç ve “Erken Kayan Yıldız” üst başlıklı “Erol Güngör” biyografileri büyük bir boşluğu doldurdu.  

Vakfın Başkanı Şerafettin Yılmaz Sunuş yazısında biyografilerin önemini şu sözlerle aktarıyor:  

“Biyografi okuyucusu, belki de farkında olmadan ‘Nasıl yaşamalıyım, davranışlarımı hangi normlarla uydurmalıyım?’ gibi sorularına somut cevaplar aramaktadır. İyi yazılmış biyografilerin her biri aynı zamanda bir hayat projesi, yani bir çeşit yaşama kılavuzudur; okuyucunun beklediği somut cevaplar verir.” 

Beşir Ayvazoğlu’nun daha önce kaleme aldığı, Peyami, Fikret, Haşim gibi biyografilerini okumuş birisi olarak Türk düşünce dünyasında önemli bir yere sahip iki önemli kişiyi ele aldığı her iki eseri de örnek birer yaşam kılavuzu olması nedeniyle tavsiye ederim. 

Yazının devamı...

Kötü de olsa benim olsun

3 Temmuz 2022

Sanat dünyasından yıllardır gözlemlediğim, habis bir ur gibi saran bir durum var. Bahsedeceğim bu husus belirttiğim gibi gözlemlerime dayanıyor. Bu sebepten somut örneklere gir(e)meyeceğim.  

Sanat dünyasındaki irili ufaklı kurumların tamamı kendi çevreleriyle iş yapma derdinde. Sanat doğası gereği yeniye, yeniliğe, değişime açıkken ülkemizdeki sanat dünyasında bunu görmek maalesef pek de mümkün değil. Bu açıdan bakınca birçok Avrupa müzesinde gördüğümüz sıkıcı, muhafazakâr havayı burada da görmek mümkün.  

Sadece kendi çevreleriyle iş yapan bu kurumlar doğal olarak diğer çevrelerde olan bitenden de haberdar değiller. Bunun temelinde kurum kültürlerinin kemikleşmiş olması ve hep aynı profildeki çalışanların yer almasını rahatlıkla söyleyebilirim.  

Muhafazakâr ve dindar kesimin bu alanda daha esnek olduğu da belirtmem gerekiyor. Evet orada da benzer profilde insanların ağırlıklı olduğunu görmek mümkün. Muhafazakâr ve dindar kesimin esnek olmasının needeni bu alanda Seküler-Kemalist kesime göre daha az yetişmiş insanının olduğunu düşünmesi. O yüzden de Seküler-Kemalist-Liberal kesimden birisi rahatlıkla buralarda çalışabiliyor.  

Ben, sanat dünyasındaki bu ayrımın son derece yanlış olduğunu düşünüyorum. Sanatçıların, sanat profesyonellerinin mahallelere, kamplara, kliklere ayrılmasının ve sadece kendi mahallesiyle, kampıyla, kliğiyle iş yapmasının bugün için kendilerine iyi gelse de ileride bunun ortaya çıkaracağı kısır, çorak ve tatsız ortamın, aslında bugün içinde bulunduğumuzu düşündüğüm durum gibi, çok daha kötü sonuçları olacağına inanıyorum. 

İstanbul - Bodrum

Sanat dünyasında yaz aylarının başlamasıyla hızlı bir şekilde Bodrum’a göç başladı. Galeriler Bodrum’da yaz ayları için şubeler açıyorlar. Bodrum’da bir sanat fuarı bile düzenleniyor. Bodrum, belki de kendisine Miami’yi örnek alarak, İstanbul’dan sonra sanatın ikinci merkezi olmak istiyor. Sanatın yanına turizmi de katarak hem yerli hem de yabancı turistler için alternatif bir mekân oluşturulmak isteniyor. Bodrum altyapısı zaten yetersiz, yolları, imkânları kısıtlı bir yer. Yaz aylarında nüfusu katlanarak artıyor ve bu hareketliliğe göre bir yatırım yapılamıyor. Görünen ve amaçlanan o ki sanatın da burada yer almasıyla birlikte bu hareketlilik daha artacak. Ama Bodrum’a değer katması planlanırken bu tarz etkinliklerin şehrin yükünü arttırmasından endişe ediyorum.  

İstanbul ise özellikle müzik söz konusu olduğunda yılın en hareketli dönemini geçiriyor. Bazı akşamlar önemli iki konser arasında karar vermeye çalışırken bulabiliyorum kendimi. Örneğin Çarşamba akşamı Volkswagen Arena’da İbrahim Maalouf’un konseri ve Harbiye Açık Hava’da ise İKSV tarafından düzenlenen İstanbul Caz Festivali için gelen caz müziğin yaşayan efsanelerinden John McLaughlin’in konseri vardı. Önümüzdeki salı ise Caz müziğin efsane isimlerinden Beş Grammy ödüllü Dianne Reeves, Ercüment Orkut Trio’yla birlikte Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak. İki büyük yeteneği bir arada görmek her zaman nasip olmaz. Tüm müzikseverlere tavsiye ederim. 

Yazının devamı...

Geleceği müjdeleyen tablolar

26 Haziran 2022

Roger Garaudy, şüphesiz 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biriydi. Bu Müslüman olmadan önce de böyleydi, Müslüman olduktan sonra da böyle olmaya devam etti.

Bilmeyenler için kısaca Garaudy’nin hayatına bakalım:

1913’te Marsilya’da dünyaya geldi. 1952’de Sorbonne’dan felsefe, 1954’te SSCB Bilimler Akademisi’nden bilim dalında doktora unvanı aldı. Fransız Parlamentosu’nda milletvekili, meclis başkan yardımcısı ve senatör olarak görev yaptı.

Her daim doğruyu, inandığını söylemekten çekinmedi. Üyesi olduğu Komünist Partisi’nin her koşulda Sovyetleri desteklemesini eleştirdiği için partisinden ihraç edildi.

Garaudy’nin çok önemsediğim bir anektodu var. Üniversitede felsefe dersleri verdiği dönemde rektöre gidip felsefe yerine estetik dersleri vermesi gerektiğini söyler. Çünkü felsefe alanında kendisinin yetkin olmadığını ve kapasitesinin eksik olduğunu düşünmektedir. Rektör bu tavra anlam veremez. “Sayın Garaudy siz bu ülkede felsefe alanındaki en yetkin kişilerden birisiniz” der. Garaudy şu cevabı verir: “Şunu belirtmeliyim ki, ben bugüne kadar Eski Yunandaki felsefeden sonra, 16. yüzyılda Descartes gibiler ortaya çıkıncaya kadar uzun asırlar boyunca felsefe yapılmamış zannediyordum! Oysa gördüm ki bir Çin felsefesi var, bir Hint felsefesi var. Avrupa’yı düzelten, bizi Ortaçağ karanlığından kurtaran bir İslam felsefesi var! Mösyö, öteki felsefeler bir yana, fakat İslam felsefesini bilmeyen kişi üniversitede asla felsefe dersi veremez! Bunun aksi, felsefeye ihanet olur! Çünkü felsefe, sırf Batı felsefesi olarak okutulamaz, Batı merkezli olamaz! Diğer felsefeler yok farz edilemez. Hele hele İslam felsefesi asla görmezden gelinemez! Böyle bir uygulama, Batı için en büyük ayıptır! Ben İslaam felsefesini bilmiyorum, o yüzden de bundan böyle kesinlikle felsefe dersleri vermeyeceğim!”

Sükut suikastı

Bu düşünceyle felsefe dersleri vermeyi bırakıp çalışmalarını estetik alanına kaydıran Garaudy, “Batı Resminin Yedi Yüzyılı- Geleceği Müjdeleyen 60 Tablo” başlıklı muazzam bir eser kaleme alır. Müslüman olmadan sekiz yıl önce kaleme aldığı bu eser Garaudy’nin Müslüman olmasıyla birlikte uğradığı sükut suikastı neticesinde görünmez hâle gelir. O zamanlar iptal kültürü adı kullanılmıyordu ama Garaudy’nın başına gelen tam olarak budur.

İşte bu önemli eser Türkçeye, Graudy’nin bir çok eserinin de çevirmiş olan, Cemal Aydın tarafından çevrildi ve Kopernik Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde yayımlandı. Uzun zamandır yayımlanmasını beklediğim bu kitabı neredeyse ara vermeden okudum. Birkaç kez daha okuyacağım çünkü sanatla profesyonel olarak ilgilenen herkesin mutlaka birkaç kez, sadece genel kültür için ilgilenenlerin ise bir kez okumasının yeterli olacağını düşündüğüm bir eser. Çevirisindeki ufak tefek aksilikleri saymazsak son derece özenli bir şekilde yayına hazırlanmış, resimlerin baskı kalitesi de bu tarz bir kitap için gayet iyi.

Yazının devamı...

Şu küratörlük meselesi

19 Haziran 2022

Son dönemde özellikle muhafazakâr kesimden kişilerin düzenlediği sergilerde bir husus dikkatimi çekiyor. Artık bu sergilerde “küratör”ler yer alıyor. Daha önceki dönemlerde mesela bir sanatçının solo sergisi düzenlenecekse sanatçı her şeyi kendisi yapardı, bir küratör kullanmazdı. Bunun değişmiş olması son derece önemli. Hem sanatçının, hem de sergilere ev sahipliği yapan kurumların buna dikkat ediyor olması önemli bir gelişme. Ama bunu yaparken kimin küratörlüğü üstlendiği gerçeğinin daha önemli olduğunu hatırlatmam gerekiyor. Bu gerçeği bir örnek üzerinden açıklamak daha doğru olur kanaatindeyim.  

19. yüzyıl sonlarında ABD’den başlayarak ve daha sonra Avrupa’nın önemli ve büyük şehirlerinde yerleşim biçimleri değişmeye başladı. İlk apartmanlar bu tarihlerde ortaya çıktı. Kısa zaman sonra İstanbul’da da bu tarz yapıların örneklerini görmeye başladık. Ragıp Paşa Apartmanı, Mısır Apartmanı, Doğan Apartmanı, Valpreda (İtalyan) Apartmanı, Harikzedegan Evleri, Sıraevler, Akaretler ilk aklıma gelen örnekler. Apartman denildiği zaman ilk başlarda anlaşılması gerekenler bunlar(dı). ‘50’li yıllarla birlikte köyden şehre hızlı göçlerin başlaması, şehirlerin kontrolsüz biçimde büyümesi sonucu ortaya gecekondular ve apartmanlar çıktı. Bu apartmanlar yukarıda bahsettiklerimden hayli farklıydı. Çok daha basit, incelikten yoksun, sadece çok katlı barınaklardı.

Bugün karşılaştığımız küratörlerin büyük çoğunluğu da bu şekilde. İşlev olarak küratörlük makamındalar lakin ortada bir emek, sergiye dair derinlikli bir girişim yok. Bu sadece muhafazakâr kesimin düzenlediği sergilerde de değil diğer kesimlerin düzenlediği sergilerde de gördüğüm bir durum.  

Sergiyi organize eden, sanatsal bir yaklaşım ortaya koy(a)mayan, küratörlüğün ne olduğu, ne olmadığı hakkında en ufak bir fikri bulunmayan organizatörlerin “küratör” olarak sergilerde boy göstermesi son derece üzücü. Bu tarz bir yaklaşım olacağına, serginin küratörü olmayıversin, zaten bu durumda küratörün sadece adı var kendi yok. 

 Mevlâna İdris’in ardından

Yıl 1996 veya 1997, günlerden 7 Haziran. Merhum şair Cahit Zarifoğlu’nu mezarı başında anmışız. Sonra Küplüce’ye doğru yürüyoruz. Yanımda merhum Asım Gültekin var. Beni Mevlâna İdris’le tanıştırdı. Sonra da çantasından Mevlâna İdris’in “İyi Geceler Bayım” isimli şiir kitabını çıkartıp bana uzattı. Bir şaire imzalattığım ilk kitaplardan biriydi. İşte o gün tanışmıştım Mevlâna İdris’le. Daha sonra da Mavi Kuş dergisinde sık sık görüşmüştük. Henüz 16-17 yaşlarında bir delikanlıydım. Çok konuşmazdı, konuştuğunda da sesi çok az çıkardı. Daha sonradan öğrenecektim Mevlâna İdris’in “Kaybedenler Kulübü”nün daimi konuklarından Kuşbeyin olduğunu ve aslında oradan tanıdığımı.  

Çocuklara özel önem verirdi, hem kişi olarak hem de onlar için kaleme aldığı metinler birçok çocuğun hayatında önemli bir yer tutuyordu. Kaç tane kitabı vardı bilmiyorum. Çok üretkendi. Çocuk Edebiyatı Tercüme Ofisi (Çeto) son büyük projesiydi çocuklar için.  

Bizim mahallenin en afili kafesi Eski Kafa’yı da o kurmuştu. Uğrak mekânımızdı bir dönem.  

Yazının devamı...

Bahar gelmiş

5 Haziran 2022

2020 yılı birçoğumuz için son derece sarsıcıydı. Dünyayı etkisi altına alan salgın herkesin hayatında önemli etkiler bıraktı. Sadece günlerce evlerde kapalı kalmadık aynı zamanda tanıdığımız, sevdiğimiz insanları kaybettik. Ama görünen o ki salgının etkisinin zayıflamasıyla, hatta bitmeye yüz tutmasıyla, bu acılar da azaldı. Psikolojimizi bozan eve kapanma zorunluluğu, sevdiğimiz insanlarla görüşememenin getirdiği asosyallik hızlıca ortadan kalktı.  

Birçok sanatçı ve yazar için bu kapanma hâli üretim için bir fırsat oldu. Yarım kalan kitabını bitiren birçok yazarı şahsen tanıyorum. Günlük hayatın uyaranlarından ve “bazı” gereksiz etkinliklerden kaçınmak onlara aradıkları imkânı sunmuş.  

20. ve 21. yüzyılların en önemli ressamlarından İngiliz David Hockney ziyaret için geldiği Normandiya’da yakalanır salgına. 55 yıldır Los Angeles’ta yaşayan Hockney için bu hem kısıtlayıcı bir durumdur hem de büyük bir fırsat olur. 2010 yılından beri iPad’le resimler yapan Hockney üretkenliğini burada sürdürmeye devam eder. Geçtiğimiz günlerde Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılan “Baharın Gelişi, Normandiya, 2020” adını taşıyan sergide sanatçının bu dönemde yaptığı 116 adet iPad resmi yer alıyor.

David Hockney benim için sadece bir ressam olarak değil aynı zamanda resim üzerine düşünceleriyle önemli bir “sanat tarihçisi”. Uzun yıllar önce BBC için yaptığı “Secret Knowledge (Gizli Bilgi)” isimli belgesel serisi ve bu belgelerlerden hareketli ortaya çıkan kitaplar, Martin Gayford’la birlikte hazırladıkları “Resmin Tarihi” (ülkemizde Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkmıştı) ve “Spring Cannot be Cancelled: David Hockney in Normandy” (Bahar Engellenemez: David Hockney Normandiya’da bu kitap Türkiye’de yayıncısını bekliyor) isimli son derece önemli kitaplara imza atmış bir sanatçı.  

“Gizli Bilgi”, belgesel serisini David Hockney’nin sanata yaklaşımını da anlamak mümkün olduğu için bence son derece önemli. Özellikle sanat ve teknoloji ilişkisine dair önemli ipuçları mevcut. iPad resimlerini anlamanın yolu biraz da buradan geçiyor. Ressamlar her dönem teknolojiyi kullandılar. Boyaların çeşitlenmesinde, fırçaların endüstriyelleşmesinde bunların etkisini rahatlıkla görüyoruz. Hockney de bu yaklaşımla kendisi için özel geliştirilen program sayesinde bir yıllık bir çabalamanın sonucunda iPad’inde resimler yapıyor.  

Sergide yer alan 116 eser ise büyüleyici ve muazzam bir etkiye sahip. Ağırlıklı olarak ağaçların çizen Hockney bize bir ağacın dört mevsimini, gecesini, gündüzünü kısaca her halini sunuyor. Gözümüzün önünde yer alan ağaçların dönüşümlerini bize baharın coşkusunu katarak gösteriyor.  

Sergi, Londra’daki The Royal Academy ve Brüksel’deki Palais des Beaux-Arts’ın ardından İstanbul’a geldi. Dünyada ilk sergilendiği yerlerden birisinde olduğumuz için şanslıyız. Buradan sonra da Chicago’da sergilenecek. Serginin küratörü Kraliyet Sanat Akademisi Yaz Sergileri Şefi ve Çağdaş Projeler Küratörü ve David Hockney’nin yakın çalışma arkadaşı Edith Devaney. 29 Temmuz’a kadar devam edecek sergiye mutlaka gidip görün. Çıkışında Atlı Köşk’ün bahçesindeki ağaçlara farklı bir gözle bakabilirsiniz. 

Yazının devamı...