Son Phoenix’in ardından

Yasaklı olduğu yıllarda Güniz Sokak’taki evinde sürekli heyetler kabul eden Süleyman Demirel, konuklarının dertlerini dinliyor, gelecekten, güzel günlerden, ifade ve inanç özgürlüğünden bahsediyor ve baba vaatlerde bulunuyordu.
Kendisine duyulan güveni pekiştirmek için de, “Bakın bu söylediklerimi yazın. Bunları yapacağım. Yapmazsam bana hatırlatın” diyordu.
İşte bu heyetlerden biri, yasaklar sona erip Demirel yeniden Başbakan olduğunda kapısını çaldı.
“Bize Güniz Sokak’ta vaatlerde bulunmuştunuz. ‘Bunları yazın, altını çizin, zamanı gelince yapmazsam bana hatırlatın’ demiştiniz. Hatırlatmaya geldik” dedi.
Demirel, üsluptan pek hoşnut kalmamıştı. Durumu kurtarmak için, “O yazdığınız metin yanınızda mı?” diye sordu.
“Yanımızda” cevabını almayı beklemiyordu.
Derin bir nefes çekti. “Çıkarın o metni, elinize bir kalem alın. Aldınız mı? Tamam. Altını çizdiğiniz o satırların şimdi üstünü çizin” dedi.
Benim gibi mesleğe başladığında gözünü Süleyman Demirel ile açmış, genel başkanlık, Başbakanlık ve nihayetinde Cumhurbaşkanlığı yolculuğunu adım adım izlemiş, devletin inişini-çıkışını ondan öğrenmiş “Demirel muhabirlerinin” yazacak, anlatacak, hatırlatacak çok anısı var.
Vefat ettiği haberini aldığımda duyduğum üzüntüye eşlik eden hissiyat bana buruk bir gülümsemeyle yukarıdaki satırları hatırlattı.
Bir köylü çocuğu olarak içinden kopup geldiği Türk halkının Demirel’le ilişkisini hep şöyle özetlemişimdir:
Demirel’i dinlemeyi sevenler ve Demirel’i konuşmayı sevenler.
Süleyman Demirel, tek sermayesi çalışkanlık olan bir neslin içinden çıkardığı dört azimli liderden biriydi.
Önce Başbuğ gitti. Sonra Karaoğlan, ardından Hoca.
Yaşı da hastalıkları da çok ilerlemişti ama sanki hep bir köşede duracak, hiç aramızdan ayrılmayacak, bize Karaoğlan’ı, Hoca’yı, Başbuğ’u hep hatırlatacaktı.
Geçmişle gelecek arasındaki köprüydü ve bu köprü hiç kapanmamalıydı sanki.
Yalnız ve güzel ülkemizin en çilekeş siyasi figürlerinden biriydi Demirel.
Darbenin, muhtıranın hasını yedi, hem de defalarca. Yazdığı mektuplarda, “Bugünün yarını var. Zulmü yaşatmak mümkün değildir. Kuyruğu dik tutacağız” diyerek direndi.
Bir gün, mahcup biçimde gerdan kırarak, “Başarısız olsam tarih yanlış olurdu” diyecekti.
Sabırlı, inatçı, çok hırslı ama çok gerçekçiydi.
“Bir konuda çok konuşuyorsam bir şey söylemek istemiyorum demektir” derdi.
İstediğini yapar, istemediğini yapar görünürdü.
Vefalıydı ama vefa da beklerdi.
Dün yakınlarına taziye için gittiğim Güniz Sokak’taki evine girdiğimde, arka bahçeye uzanan birkaç metrelik koridorun bir zaman tünelinin başlangıcı olduğunu düşündüm.
Tam karşımda, Isparta’dan gelen güllerin çevrelediği Demirel portresi ve üzerine yerleştirilmiş fötr şapkası vardı.
O şapka; 60 numara ve Motsch marka.
Aramis Devil parfümü kullanırdı Demirel; o koku geldi burnuma.
Güniz’deki bu evde gazetelerini 45 dakikada okur. Duayla başladığı kahvaltıda kibrit kutusu kadar peynir, 6 zeytin, bir dilim köy ekmeği yerdi. Çayını ince belliden içerdi illa ki.
Bunları düşünürken, 2 yıl önce kaybettiğimiz Nazmiye Hanım’ın sesi çalındı kulağıma.
Her gece, “Nazmiye ben geldim” diyen eşine, “Hoş geldin Demirel” diyen sesi.
O diyalog Demirel’in bitmeyen mücadelesine gözlerini yumduğu gece saat tam 2’de yine yaşanmıştır belki.
Baba’nın arkasından illa bir şey söylemek isteyenleri dinliyorum.
28 Şubat sürecinden dem vuruyorlar. Kuşkusuz hatalar da yaptı Demirel.
“Denizler” bunu bilir.
Ama küllerinden yeniden, yeniden ve yeniden doğmayı başaran son Phoneix’i uğurlarken, gelin eleştiri hakkımızı saklı tutarak Demirelce bir şey yapalım.
Bugün için, Demirel’in eksi hanesinde altını çizdiğimiz her şeyin üstünü çiziverelim.

Son Phoenix’in ardından

Milliyet Ankara Temsilcisi Serpil Cevikcan, Süleyman Demirel’i aktif siyasi hayatı boyunca başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı muhabiri olarak takip etti.