Bu deprem bize neler gösterdi?

Deprem öldürmez, bina öldürür, mühendislik hatası öldürür dedik.

İşini doğru yapmayan müteahhide, binaya onay verenlere kızdık.

2012 ve 2018 yıllarına dair ‘çürük’ raporu olduğu halde evlerinde oturmaya devam edenleri, hatta durum böyleyken evini baştan aşağı döşeyenleri şuursuz bulduk.

Madem ‘çürük’ raporu vardı, nasıl oturmalarına müsaade edersin diye belediyeye, devlete yüklendik.

Depremzedelere yardım etmeyenlere, depremi umursamayanlara kızdık.

Acının dışında bir şey paylaşanlara öfke kustuk, ayıpladık.

Sosyal medyada sevinçle, umutla ya da farkındalığı artırmak, yardım çağrısı yapmak için paylaşılan fotoğraflara kızdık.

Gece gündüz deprem bölgesinde kalıp, canla başla çalışanı ve bunu paylaşanı gösteriş yapıyor diye ayıpladık.

Duyarlı görünmek, ön plana çıkmak hatta takipçi kazanmak için doğruluğundan emin olmadığı bilgileri, yardımları, ihtiyaçları habire sosyal medyada paylaşanları alkışladık.

Sosyal medyada paylaşım yapmayanları duyarsız bulduk, aşağıladık.

Yaptığı yardımı, koyduğu katkıyı paylaşanı reklam yapmakla suçladık.

Bir elin verdiğini diğer el görmez, göstere göstere yardım yapılmaz dedik.

Depremde duyar kasmayanları ise bazen üstü kapalı bazen aleni ifşa ettik.

Benim yaptığımı diğeri niye yapmıyor diyerek iyilik yapmayı iyilik sandık.

Çok yardım yapana demek ki vicdanı hiç rahat değil, böyle vicdan temizliyor dedik.

Ne yapılsa az bulduk. Ne yapılsa reklam, gösteriş dedik.

Deprem gerçeğiyle yüzleşene ayrı, yüzleşmeyene ayrı kızdık.

Onca acının içinde neşeyi, gülmeyi, hatta bir keyif kahvesi içmeyi insanoğluna yasak kıldık, duyarsızlık ve aptallıkla idam ettik.

Ulusal yas ilan edilmeyişine öfkelendik. Konu, İzmir olunca uygulama hep böyle oluyor işte dedik. 

Örnek olduk, bir olduk, kenetlendik; gözyaşlarımız içimize akarak, isyan etmeden, ajitasyon yapmadan kendi yaralarımızı kendimiz sarmaya koyulduk.

İzmir’de yaşanan birlik beraberlik ruhunu ülke geneline yaymak, bir olmak yerine, “Gördünüz mü, İzmirli böyledir işte” dedik. Göz yaparken kaş çıkardık. Ötekileştirmelere kızıyorken biz kendimizi ötekileştirdik!

Her fırsatta herkesi, her şeyi yargıladıkça yargıladık... Oysa bunların hepsi aynı hamurdaydı, hepimiz de aynı hamurdandık. Her biri kendi yansımalarımızdı! Çok şey kaybettik şu aralar, insanlık adına kaybettik, ruhlarımız da kaybetti. İnsanlık olarak uyanmanın, görünenin ötesinde bir gerçekliğin olduğunun idrakine varma zamanı geldiği halde iyice uykuya dalmayı ve  o simülasyonda kalmayı neden seçiyoruz, idrak edemiyorum.    

Fırtınanın esprisi!

TV ve sosyal medyaya bakıyorum, körler sağırlar müzakerelere devam ediyor. Doğru kabul ettiklerimizin, sadece başkalarından duyduklarımız olduğu gerçeğini atlıyoruz hep. Dünyanın genel durumuna bakıyorum, birden çok kurgu içinde yaşıyoruz; tamamen ve kısmen gerçeklere dayanmayan. Deyim yerindeyse, biz ip üzerinde cambazını seyrederken cüzdanlar yok olmuş farkında değiliz.

Sözü biraz Haruki Murakami’ye bırakıyorum. “Kader bazen yönleri değiştiren bir kum fırtınası gibidir. Sen yön değiştirirsin fakat kum fırtınası peşinden gelir. Tekrar yön değiştirirsin, ama fırtına yine seni bulur. Tekrar ve tekrar böyle devam edersin, tıpkı şafaktan önce ölümle yapılan meymenetsiz bir dans gibi. Neden? Çünkü fırtına uzak bir yerden sana doğru esen herhangi bir şey değil. Fırtına sensin. Senin içindeki bir şey.

Bu yüzden yapman gereken şey kendini vermek, fırtınanın tam içine girmek. Kum girmemesi için gözlerini yummalı, kulaklarını tıkamalısın. Ve adım adım içine doğru yürümelisin. Orada güneş yok, ay yok, yön yok, zaman algısı yok. Beyaz kum taneleri tıpkı unufak edilmiş kemikler gibi gökyüzüne yükseliyorlar, işte bu hayal etmen gereken şey. Ve sen gerçekten bu şiddetli, metafizik, sembolik fırtınanın içine yürümek zorunda kalacaksın.

Ne kadar metafizik ya da ne kadar sembolik olduğunun bir önemi yok, buna aldanma, yine de binlerce tıraş bıçağı gibi etini parçalayacak. İnsanlar, orada kanarlar, sen de kanayacaksın. Sıcak, kırmızı kan. Bu kanı avuçlarına alacaksın, kendi kanını ve diğerlerinin kanını. Ve fırtına dindiğinde bunu nasıl yaptığını hatırlamayacaksın, nasıl hayatta kaldığını. Emin olamayacaksın, aslında, fırtına gerçekten dinmemiş de olsa. Ama şu kesin. Fırtınadan çıktığında fırtınaya giren kişi olmayacaksın artık. İşte fırtınanın esprisi tam olarak bu.”

Şimdi merak ediyorum, yazımın başında saydığım onca gösterge varken, artık daha fazla kanamadan ve kanatmadan bu simülasyondan ne zaman uyanacağız, fırtınanın esprisinin idrakine varmak için daha neyi bekliyoruz/bekliyorum?