Mevzuat değiştiren Bülent Ersoy

17 Ocak 2022

Dünya ve Türkiye ‘Omicron varyantı’ içinde yüzüyorken, vatandaş ekonomideki gelişmelerin sonuçlarıyla sert bir şekilde yüzleşmeye devam ederken, tarikatlar, tacizler, cinayetler uzun bir süredir olduğu gibi baş köşede yerini almışken, gündemi delip neredeyse her tarafın gündemine girebilen tek olay, Bülent Ersoy’un Anıtkabir ziyareti oldu.
Belki de bu olay, tarihe ‘Şemsiye Davası’ ya da ‘Şemsiye Vakası’ olarak geçecektir, kim bilir...
Artçı şokları devam eden, bizi ana gündemimizden uzaklaştırmayı başaran olayın detaylarına gelecek olursam...
Bülent Hanım, kendi tekerlekli sandalyesini yanına alarak, durduk yere (yani bayram değil, ölüm yıldönümü değil anlamında durduk yere diyorum) kış demeden, yağmur demeden, çok güzel bir şey yaparak Atamızı ziyarete gider ve Atatürk’ün mozolesi önünde saygıyla eğilir.
Bir asker tekerlekli sandalyesini iterken, yüzbaşı da kendisine şemsiye tutar. Bunun üzerine Milli Savunma Bakanlığı, Ersoy’a üniformalı bir subayın şemsiye tutarak eşlik etmesiyle ilgili inceleme başlatır ve şemsiye tutan yüzbaşıyı Hakkâri’ye sürgüne yollar.
Konuştuk, tartıştık, güldük, eğlendik, ciddiye aldık; ama bu olay bize neler öğretti dersiniz...
İç Hizmetler Kanunları kitabının ‘kılık-kıyafet’ bölümünde yer aldığı üzere, resmi üniformalı bir askerin rütbesi ne olursa olsun:

- Pazar filesi, poşet, paket, şemsiye taşıyamayacağını,

Yazının devamı...

Bilgi güçtür Metaverse

10 Ocak 2022

Birkaç aydır ‘metaverse’ yani ‘Türkçe tabiriyle sanal evren, geleneksel kişisel bilgisayarların yanı sıra sanal ve artırılmış gerçeklik cihazları aracılığıyla kalıcı çevrimiçi 3 boyutlu sanal ortamları destekleyen, internetin varsayımsal bir yinelemesi’ üzerine yazacaktım, gündem izin vermedi. Döviz kurlarındaki hareketlerdi, asgari ücretti, yılbaşıydı, koronavirüs-Omicron varyantıydı derken yazamadım.

“Nedir bu metaverse?” sorusunun cevabı, yukarıda yaptığım klasik tanımından öte ben de çok kısa değil. Çünkü, bir konuyu anca çok iyi bilen kısaca anlatır. Üstelik köşe yazım için ayırılan yerim de sınırlı. Bu durumda, elimden geldiğince yüzeysel de olsa anlatmaya çalışacağım.
İçinde avatarlarımız ile yer alacağımız bir sanal evren metaverse. Metaverse sakinleri olarak da bu dijital evrene, gözlerimize takacağımız sanal gerçeklik gözlükleriyle gireceğiz. ‘Öte-evren’ yani ‘metaverse’ hakkında yanıt bekleyen bir sürü soru var. Bir o kadar da cahilce yapılan, bilgisizlik ve vizyonsuzluktan kaynaklanan yorum...

Metaverse üzerine uzun süredir çalışılmaktaydı, ama bu fitili ateşleyen Mark Zuckerberg oldu. Geçtiğimiz haftalarda Facebook şirketi hem logosunu hem de ismini ‘Meta Platforms’, kısa ismiyle ‘Meta’ olarak değiştirdi ve dünyanın en büyük sosyal ağı Facebook, sitesini bu yapının bir alt şirketi olarak konumlandırdı. Zuckerberg, aslında Meta ile sadece kurumsal bir yeniden yapılanmanın değil, yeni bir devrin miladını da müjdeledi.
Ama gelin görün ki, zamanında televizyon çıktığında “Peki, Zeki Müren de bizi görecek mi?” sorusunu soranlar, ya da şeytan icadı gibi bilgisizlikten kaynaklı sığ yorumlar yapanlar olduğu gibi, şimdi metaverse ile yapılan yorumlara bakıyorum, durum aynı.
Yeni bir devrimin miladındayız. İnsanın yaptığı bu devrim, insana karşı yapılan bir devrim midir? Bu sorunun cevabını ancak bilgi ile çözebilir hatta çözmenin ötesinde insanlığın hizmetinde kullanacak şekilde yönetebiliriz. Yakın bir zamana kadar geleceği erken okuyan, geleceği tahmin edip buna göre pozisyon alanlar, mutlu ve başarılı olur diyorduk. Bu tarifte biz geleceğin karşısında edilgen bir konumdaymışız gibi bir algı vardı. Pek çok yazımda ve konuşmamda ‘Geleceğe katlanmak zorunda değiliz, geleceği tasarlayabiliriz ve geleceği yaratanlardan olabiliriz’ demiştim. Günümüz dünyasının global anlamdaki başarı tanımı ve sürdürülebilir başarının anahtarı da zaten budur.

Distopik bilimkurgu filmlerinin başrolünde olan yapay zekâ, ilk başta karanlık bir algı yaratabiliyor, ama öyle olmaması bizim elimizde. Öncelikle yapay zekâyı bir tehdit olarak görmekten vazgeçmeliyiz, insana ve insanlığa hizmet edecek şekilde kurgulamalıyız. Zaten halihazırda pek çok alanda yapay zekâ aktif olarak kullanılmakta ve hayatımızın her alanında daha da aktif olarak kullanıldığını göreceğiz demiştim. Metaverse de bu zaten! Teknolojiye ve değişime direnmenin bir anlamı yok: yaratan ol, bilen ol, dünyanın ve insanlığın iyiliği için kullan.

Güney Kore gibi, başkenti Seul ile metaverse evrenine adım atan ilk şehir ol mesela. Facebook gibi kurumsal bir yeniden yapılanmaya giden ve metaverse evrende var olacak bir şirketin olsun. Şikâyet etmeyi bırak, olmasını istediğin dünyayı metaverse evrende örnek olarak yarat. Herkesin kendini gerçekleştirme mecrası farklı, belki de kendini en iyi ifade edebileceğin ve insanlığa en büyük katkıyı koyabileceğin yer orasıdır.

Yazının devamı...

Bu da geçer ya hu!

27 Aralık 2021

Geçen haftaki yazımda ekonomideki gelişmeleri işaret ederek, “Sırtımızı bileme dayamamız gerektiğini” yazmıştım; ekonomi bilimine ve yönetim bilimine. Daha sonra da Bakara Suresi’nden alıntı yapmış; “Her şer de bir hayır, her hayır da bir şer” olabileceğini hatırlatmıştım. “Benim hala bir umudum var” diye eklemiş, “Bu da geçer ya hu!” diyerek satırlarıma son vermiştim. Tüm bunları yazarken içimden kendime, “Dur bakalım; neler olacak, bu durum nereye varacak?” diyordum. Gerçekten de tam bir ‘dur bakalım’lık gelişmeler yaşadık. Köşe yazımı “Bu da geçer ya hu!” ile bitirmem de ve hikayesini anlatmayı bu haftaya bırakmam da isabet olmuş.
Tevekkülün en önemli ifadelerinden olan, “Bu da geçer ya hu” sözünün geçmişini ve ne manaya geldiğini bilir misiniz? Size bu sözün ilginç ve ilham veren hikayesini anlatmak isterim.
Tarihten günümüze kalan, bu topraklarda asırlardan bu yana kullanılan, hayat felsefesini yansıtan, duayı andıran bu deyimin hikayesi çok eskilere dayanıyor. Osmanlı’nın her yerinde; kahvehanelerde, duvarlarda, tabelalarda, “Bu da geçer ya hu!” ya da Farsçası “İn nîz beguzered” yazılıdır. Asırlar boyunca Türk hattatlarının sık yazdıkları bir ibâre olmuştur. Benim hayranlıkla bakmaya doyamadıklarım, meşhur hattatlarımızdan Kazasker Mustafa İzzet, Halim Özyazıcı ve Prof. Dr. Ali Alparslan’ın yazdıkları levhalardır. Çalışma masamda, yanı başımda bir tane durur. Hikayesine gelecek olursam.
Osmanlı’nın sıkıntılı yılları… Birçok bölgede bastırılamayan ayaklanmalar mevcut. Tahta 2. Mahmut geçer. Reformu, yenilikleri seven padişah; gözlerinin önünde dağılan bir imparatorluğu toplamak adına her şeyi yapar. 31 yıl iktidarda kalan 2. Mahmut döneminde saldırılar da karışıklıklar da bir türlü sona ermiyordur. Zor günler, bunalım hali, sultanın başında büyüdükçe büyümektedir. Sultan, sıkıntılı ve zor süreçlerinden birinde, “Bana öyle bir söz bulun ki, bu dertlerin, bu acıların, bu sancıların arasında onu okuduğumda umutsuzluğum gitsin, tasam bitsin, acım dinsin. Sonra mutlu olduğumda yine onu okuyayım, rehavete kapılmayayım, dünya nimetlerine tamah etmeyeyim, saltanat makamının, tahtımın gücüyle aslımı, insanlığımı unutmayayım. İşte bu sözü, bir yüzüğe yazdırayım, her gördüğümde, neşem de ve hüznüm de bana aynı etkiyi yapsın” diye emreder.
Bunun üzerine herkes padişahın istediği bu sözü aramak için seferber olur. İlk başvurulan durak, elbette yüzük ustalarıdır. Yüzük ustaları; padişahın emrini duyunca, “Bu iş, bizim haddimize değil. Sözü bulmak, bilgelerin âlimlerin işidir” derler. Bir sonraki durak âlimler olur. Ancak âlimler, “Biz tek sözle hem umutsuzluğu hem mutluluğun rehavetini giderecek hem de yüzüğe yazılacak kadar kısa bir sözü bulamayız. Bu şairlerin, ediplerin işidir” derler. Sonrasında nice şairler, edipler, işi kitap-kalem olanlar… Kim ne yazarsa yazın Sultan 2. Mahmut’un isteğine yaklaşamazlar.
Derken bir gün Osmanlı’ya nice diyarlar gezmiş, nice insanlar görmüş bir derviş gelir. 2. Mahmut’un isteği olan, kimsenin yazamadığı sözü; dervişe sorarlar. Derviş, durur, düşünür; gördüğü, geçtiği hayatlardan, diyarlardan geçmiş, gönlüne inmiş ve o tılsımlı sözü söyleyiverir; “Bu da geçer ya hu!”
Tılsımlı sözü duyan herkes, sanki yıllardır kayıp olan bir parçayı bulmuş gibi heyecanlanır. Hemen sözü alıp hattat Kazasker Mustafa İzzet Efendi’ye götürürler. “Öyle bir yazı yaz ki ey hattat, sultanlar, vezirler, derdi olanlar, yokluk çekenler, umutsuzluğun pençesine düşenler ve dahi varlık içinde yüzüneler ve illaki gücün, kuvvetin rehavetine kapılanlar gördüğünde kendine gelsin. Yedi iklim padişahının yüzüğüne yazılsın, hiç unutulmasın” diye ricacı olurlar.

Yazının devamı...

Sırtımızı bilime dayamamız gerekiyor

20 Aralık 2021

Koca koca uçaklar nasıl uçuyor diye düşündüğünüz oluyor mu hiç? Biliyorum, şu ara sadece ekonomi düşünüyor olabilirsiniz, ben de konuyu yazımın ilerleyen bölümlerinde ekonomiye bağlayacağım zaten. Sık sık uçakla seyahat ediyorum, kendi kendime bu soruyu sormanın ötesine geçip üzerine biraz okumalar yaptım. Lise yıllarımdan beri uçaklara ve uçmayla ilgili olan her şeye meraklıydım zaten. Uçuş dersi almışlığım bile vardır. Üzerine 3 kez küçük uçak kazası geçirince, işi eve mini bir uçak sürme simülatörü almaya kadar vardırmıştım.
Seyahatlerimde de yanımdaki yolcunun biraz uçak korkusu olduğunu hissedersem, konuyu uçakların nasıl uçtuğuna getiriyorum ve bildiklerimi dilim döndüğünce anlatmaya çalışarak geçiyorum yolculuğu. Malum, meslek icabı koç olduğum için, insanların kaygılarını anlama ve onlar üzerinde rahatlıkla konuşmalarını sağlamakta iyiyimdir.
Uçağın penceresindeki minik deliği göstermekle girerim konuya. Uçak yerden yükselirken hem kabin basıncı hem de dış basınç düşer. Dışarıdaki basınç düşüşü, kabin içindekinden çok daha fazladır. Bu basınç farkı, uçak camındaki o küçük delikle dengelenir. Camdaki küçük deliği fark etmiş ve bu kadar önemli bir göreve sahip olduğunu tahmin etmiş miydiniz?
Ekonomiyi yönetmek de uçak uçurmak gibi bence. Bilime sırtını dayamak gerekir. Uçurtma değildi ki, parmağını ıslatıp rüzgârın nereden geldiğini basit bir deneyle tahminleyip uçurasın. Bir uçağın göklerde süzülebilmesi için pencerelerindeki o küçük deliğin yaptığı dengenin bile devasa önemi vardır. Basıncı dengelemedin mi olmaz. İşte bu nedenledir ki, bilime sırtımızı dayamak gerekir. Hele şu günlerde ekonomi bilimine, yönetim bilimine hatta tarih bilimine bile dayamalıyız sırtımızı.
Televizyon kanallarındaki bazı programlara maruz kalıyorum. Maruz kalıyorum diyorum, çünkü başka bir şey yaptığımda aklım ekonomi ve politikadaki gelişmelerde oluyor. Mecburen gelişmeleri sürekli takip etmek zorundayım. Ben açmazsam ev halkı açıyor. Gecemiz gündüzümüz politika ve ekonomi oldu. Sıkça maruz kaldığım ekonomi ya da gündeme dair tartışma programlarında “Türkiye’deki kriz; bir ekonomik kriz midir... yoksa bir yönetim krizi midir...” bunun tartışıldığına denk gelir oldum. Bunu da şaşkınlıkla izliyorum. Birileri de çıkıp bu yaklaşım, yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan çıkar sorusunun cevabını aramaya benzer demiyor.
İyi yönetmezsen, bunun bir çıktısı da belki de en büyük çıktısı ekonomik kriz olur. Ekonomik kriz de (çıkış sebebi ne olursa olsun) yönetilmesi gereken bir şeydir. Şu anda ülkemizde olduğu gibi, uzun süre yönetilemediğinde daha büyük ekonomik ve yönetimsel krizlere neden olur. Birbirinin sebep-sonuç ilişkisi olan bir durumdur bu. Şaşırdığım şey, birileri çıkıp ekonomi biliminin mi, yönetim biliminin mi konusudur diye tartışacağınıza hem ekonomi bilimi hem yönetim bilimini ilgilendiren interdisipliner bir konudur demiyor. Bilime başvurun, farklı disiplinler birlikte çözsün yaklaşımı yerine illa bir taraf olma, onun alanı, şunun alanında top çevirmeler...
Multidisipliner yaklaşım; ortak bir konuda, herkesin bir diğerinin ne yaptığıyla ilgilenmesine gerek kalmadan kendi işini yapmasıdır. Farklı disiplinlerden gelen uzmanlar, farklı yaklaşımlarla bağımsız çalışır. Paralel ya da sıralı olarak çalışır. Her disiplinin farklı bir hedefi vardır. Disiplinlerin özeti ve yan yana konumlandırılması söz konusudur.

Yazının devamı...

Züccaciye dükkânındaki fil

29 Kasım 2021

Geçen hafta ekonomist olmamama rağmen ekonomi yazdım, malum benim uzmanlık alanım değil ama konjonktür onu gerektiriyordu. O nedenle derin bilgi gerektiren ekonomik tahliller yaparak değil, daha yumuşak bir gözlem yazısı yazmıştım. Çok güzel geri dönüşleri oldu. Daha sık bu gibi konularda da yazmamın istendiği e-postalar ve ustalardan yüreklendirici mesajlar aldım.

Yazıların içeriklerini çeşitlendirmek ve farklı bakış açılarını gündeme getirmek okuyucunun ilgisini çekiyor. Bir köşe yazarı da zaten her konuda ve o konudaki yeterliliğinin farkında olmak şartı ile bilir kişi edası olmadan, sorularına cevaplar arayan, düşündürücü ya da genel etkiyi anlatan köşe yazıları yazabilir. Buradaki önemli nokta; ülkenin yoğun gündemi karşısında her konu ile ilgili kendini yeterli ve yetkin görmeyip o tonda yazılar yazmamak, dolmadan taşmamak, yanıltıcı mesajlar vermemek, yalan ve yanlış bilginin yayılmasına aracı olmamak, kamuoyu oluşturma kanalı olarak hareket/hizmet etmemek. Ayı durum siyasiler içinde geçerli diye düşünüyorum.

Bazı köşe yazarları var ki, tarzları ya da işleri de diyebiliriz, sadece uzmanlıkları ya da ilgi alanları üzerine yazmak, ekonomi ile ilgileniyorsak falancaya, sanat ya da siyaset ile ilgili bir şeyler okumak istiyorsak filancanın köşesine bakıyoruz. Uzman olmayı, bilgi sahibi olmayı, fikir sahibi olmak ve entelektüel olmakla birleştirmiş, edebi kaliteyi de işin içine katmış, sadece meseleyi bilen değil, önümüze serdiği muammalar içinde pişmiş ve çok boyutlu anlatan köşe yazarlarımız.
İzmir’den Saim Uysal var mesela; Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Kurulu’na girmiş, bakanlık tarafından İngiltere’ye gönderilip bir yıl süreyle burada etüt ve araştırmalarda bulunmuş, sonrasında Bağımsız Dış Denetim Yeminli Mali Müşavirlik şirketini kurmuş hatta Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Denetim Kurulu üyeliği yapmış. Konu ekonomi olunca, onun köşe yazılarına bakmadan geçmem. Son yazısı “Sistemik kriz, fakirleşme ve servet transferi”ni de okumanızı öneririm.

Akıl sır erdiremediğim bir şey var. Bunca ekonomist uzun süredir neredeyse hep bir ağızdan ekonomi politikaları ile aynı şeylere dikkat çekiyor. Neyin yapılmaması gerektiğini, ne gibi dönülmez sonuçları olacağını, çözüm önerileriyle birlikte ortaya koyarlarken politikacıların işin uzmanlarını dinlemiyor olmasını aklım almıyor!

‘Politikacı’ olmakla, ‘ekonomist’ olmakla ‘ekonomi uzmanlığı olan politikacı’ olmak arasında fark var elbette. Politik liderlerin ‘devlet idaresi’ ile ilgili çok şey bilmelerini bekliyoruz ama her konuda her şeyi bilmeleri de beklenemez. Bu pek mümkün değil elbette ama tüm ekonomistler hep bir ağızdan bir yanlışlar silsilesini işaret ederken hâlâ o ekonomik politikalarla hareket etmeleri bana biraz akıl tutulması gibi geliyor ve görüldüğü üzere daha şimdiden bedelini büyük ödüyoruz. Umuyorum ki, politik liderin ekonomistlerin tezahür edemediği, bizi tünelin ucundaki gökkuşağına götürecek fikirleri, politikaları ve eylem planları vardır.

Geçen haftaki köşe yazımda demiştim ki; devletler, şirketler gibi batmaz; zora girerler ve en kötü moratoryum ilan ederler. Devlet borçlarının arkasında hazine garantisi vardır. Ama biz batabiliriz.

Yazının devamı...

Devletler batmaz

22 Kasım 2021

Kurlar bir türlü durmuyor, TL son sürat değer kaybına devam ediyor. Buna rağmen şu ana kadar güven ve sağ duyu gibi söylemler dışında açıklanan önemli bir tedbir ya da çözüm duyamadık. Ekonomik olarak zaten çok ciddi sıkıntılarımız vardı. Özel sektörün döviz borcunun çok yüksek olduğu da düşünürsek bu gidişat hiç de iyi değil. Karanlık günler bizi bekliyor, büyük şirketlerin bile iflas riskleri ya da ödeme güçlükleri ile karşılaşacakları kesin. Hatta bu durumda kredisi geri dönmeyen bankalar da sıkıntı yaşayacak. Finansal krizin tam göbeğindeyiz ama ne ilginçtir ki biz Black Friday peşindeyiz. Belki de kara günler bizi beklediği içindir ve bugün aldığımızı yarın aynı fiyattan alamayacağımız içindir!
Bu hafta size Black Friday ’in, namıdiğer, ‘Kara Cuma’nın aslı astarını anlatmaya niyetliyim ve oradan yola çıkarak batıp batmayacağımıza geleceğim. Neyin nesidir bu Black Friday? İlk bakışta fiyatların dibe vurduğu, çılgın indirimlerin yapıldığı, geleneksel bir alışveriş festivali gibi görünüyor. Tüm dünyada indirimli ürünlerden satın almak isteyenler ön hazırlıklarını yapıp alışveriş için bugünü bekliyorlar.
Kara Cuma aslında ABD’de Şükran Günü’nü izleyen cuma günü yapılan büyük indirim gününe verilen isim. Perakendeciler için 1952 yılından bu yana aynı zamanda yılbaşı alışveriş sezonunun da açılışı anlamına geliyor. Anonim kaynaklara göre indirim günlerinin Kara Cuma ismini almasının sebebi bir sebebi de ABD’nin Philadelphia kentinde 1961 yılında indirim günleri sebebiyle oluşan ve vatandaşları çileden çıkaran trafik! Donanma spor müsabakalarını izlemek için şehre akın edenlerin Philadelphia’da yarattığı izdiham. Ve polis kuvvetlerinin yetersiz kalınca hırsızların mağazaları yağmalaması nedeniyle Kara Cuma kavramının doğduğu söyleniyor.
Biraz ileri gidecek olursam satıcı üst düzey düzenbaz olunca, geri kalmış ülke halklarının alışverişe koşmaları çok normal diyebilirim. Amerikan kapitalizminin dünyaya ihraç ettiği bu saçmalığın arkasında aslında çirkin bir tarih saklanıyor. Kökenleri kızılderili geleneklerine kadar dayanıyor. Ama devreye kapitalizm girince, önce festival ardından kazanılan paranın harcatılması için kurulan bir oyuna dönüşüyor.
Kara Cuma terimi, ilk defa, 24 Eylül 1869’da ABD altın pazarının destansı çöküşüyle ilgili olarak ortaya çıkmış. İki uyanık ellerindeki altını hızla satıp altının değerini dibe çekmişler ve en alt seviyeden geri almışlar. Sıradan yatırımcılar birikimlerini kaybederken bu adamlar bir günde servetlerini iki katına çıkarmışlar. Borsalarda kullanılan tahta kavramı da zaten işte bu tahtaya yazılıp çizilenlerden geliyor.
Ancak gerçek Kara Cuma daha derinlerde köle satışlarıyla ilgili. Şükran günü harcamaları nedeniyle alım güçleri düşen çiftçiler takip eden günlerde köle pazarlarında fiyatların düşmesine neden oluyormuş. Ve Kara Cuma da Afrika’nın kara insanları indirimle satılıyormuş. Bunu bekleyenler olurmuş, tıpkı şimdilerde alışveriş kölelerinin kara cumayı beklemesi gibi!
Ben aslında Dünya Çocuk Hakları Günü’nü, hatta aynı mantıkla desteklediğim Dünya Erkekler Günü’nü yazacaktım, Black Friday’miş, Türkiye Batacak mıymış? derken ekonomi girdabına girdim yine.

Yazının devamı...

Şamar oğlanı

15 Kasım 2021

Herkesin günahı boyundan aşkındır. Bazıları da vardır ki neresinden tutarsan tut falsolarla doludur hayatları. Buna rağmen başkalarını öyle acımasızca yargılar ve eleştirirler ki sanırsın sütten çıkmış ak kaşıktırlar. En çok da bu insanlar konuşur başkalarının falsoları hakkında. Kendi hayatlarına bakmazlar, bir günah keçisi bulmuşlardır ve durmadan onun dedikodusunu yaparlar hatta yetmez açıkça üzerine gelirler. Öyle bir portre çizerler ki modern zamanların kralları/kraliçeleridirler ve peri masalını yaşıyorlar sanırsın. Bilmedikleri bir konu olmadığı gibi, yaşamadıkları güzel bir şey de kalmamıştır. Çocukları mükemmel, eşleri ideal eş, hayatları kusursuzdur. Size de tanıdık geliyor mu bu anlattıklarım?

Bir toplulukta ne zaman birileri çekiştirilmeye başlansa aklıma hep şamar oğlanının hikayesi geliyor. Ara ara kullandığımız şamar oğlanı deyiminin oldukça ilginç bir hikayesi var. 16. ve 17. yüzyıllarda feodal düzenin hakimiyeti sonucu, üst sınıf ve alt tabaka arasındaki uçurum iyice açılmış. Öyle ki soylu kesim, kendisini halktan çok üstün görüyormuş ve onlarla herhangi bir yakın temas kurmaktan kaçınıyormuş.

Dolayısıyla saray mensubu ve asilzade çocuklarının halkın arasına karışıp, onlarla aynı dersliklerde eğitim almaları düşünülemez hale gelmiş. Doğal olarak en iyi hoca ve alimler, saray, şato ve konaklara bu çocukların ayağına getirilir olmuş. Ancak o dönemde eğitim sırasında dayak ve cezalandırma çok yaygın iken tabi ki bu yöntemin soylu çocuklar üzerinde kullanılması mümkün değilmiş.
İşte buna çözüm olarak alt tabakadan olan bir çocuk, ders sırasında bu dayağı yemek için hazır bulunduruluyormuş. Asilzade çocuğunun işlediği her hatada şamar ve sopayı bu çocuk yiyormuş. Diğer bir ayrıntı da derse katılan bu halk çocuğunun bir şeyler öğrenmemesi için sağır kimseler arasından seçilmesi ya da bilhassa bu iş için sağır edilmesiymiş.

Şamar oğlanları söz konusu olduğunda ise; kimseyi sağır falan etmiyorlar, öyle fiziksel şiddette falan maruz bıraktıkları da yok sadece psikolojik şiddete maruz bırakılıyorlar. Kendi acılarını unutmak, bilgisizliklerini örtbas etmek için hınçlarını alacakları, kuyusunu kazacakları, dedikodusunu yapacakları birilerini buluyorlar. Bu şamar oğlanlarının bir alt sınıftan falan olması da gerekmiyor. Biraz mütevazi görünmesi bile yeterli oluyor. Hatta özellikle mutlu, başarılı veya üretken insanlar arasından seçiliyorlar. Ne de olsa bir şamar oğlanına ihtiyaç duyan zavallılar için tüm bu meziyetlere seyirci kalmak zor oluyor. Tüm hınçlarını, sinirlerini şamar oğlanlarından çıkararak, deşarj oluyorlar.

“Ben sadece gözümle gördüğüme inanırım” diyenlere, kendi çapında belli bir mevkiye gelmiş, az-çok bir şeyler yaşamış ve öğrenmiş olup da bunlardan güç alarak “Ben her şeyi biliyorum” diyenlere sık rastlanılır bir toplumda yaşıyoruz. Buradan yola çıkarak diyorum ki biz algısı sapıtık, idrak sorunu yaşayan bir toplumuz.

Etrafımızdaki gerçeklerin çok küçük bir parçasını duyu organlarımız ile algılayabiliyoruz. Gözlerimiz ile mevcut ışık yelpazesinin sadece yüzde 8’ ini görebiliyoruz. Yani gerçeğin yüzde 92’si bizim gözlerimizden kaçmakta. Her şeyi gözle görmemizin imkansız olduğu gerçeği ile karşı karşıya olmamıza ve yüzde 92 gibi büyük bir kaybın olduğunu bilmemize rağmen, sadece gördüklerine inanmakta ısrar ediyor oluşumuzun nedeni ne olabilir dersiniz? Hemen söyleyeyim, bu gerçeği idrak edemediğimiz için, idrakımıza gerçeklerden çok daha fazla güveniyoruz. Kısaca bizim idrakımız, gerçeği algılamamız o kadar da gerçek değil.

Yazının devamı...