The Beach of Momo

9 Ağustos 2020

Geçenlerde anlattım bir bilgelik hikâyesini, yine aktarma ihtiyacı duyuyorum. Çünkü, pek çok insanın canının yandığını görüyorum, dedikodu, iftira ve yargısız infaz gibi konular yüzünden.

Size magazin sayfalarını renklendiren bir beach vukuatı gibi gelse de Momo’da yaşananlar, çok daha fazlası ve ötesi var aslında. Ozan Güven olayında da şiddet vardı ve durun bakalım demiştim; nerden bilecektik olayın içyüzünü! Başlarına gelen, yaşamak zorunda kaldıkları kötü olaylar bir yana, gerçekler gün yüzüne çıkmadan yaptığımız yargısız infazlar, paylaşımlar ve dedikodular nedeniyle belki de daha da zorlaştırıyorduk hayatlarını.

Hele bir de aslı astarı olmayan söylentilere maruz kalıp bunun için ağır bedeller ödemek zorunda kalanlar var ki, onların aldıkları hasarlar çok daha büyük oluyordu, telafisi ise imkânsız... Ve öyle de oldu bu sefer; Momo güvenlikleri tarafından darp edildiği söyleyen ve bizi tüm dünyaya bu şekilde lanse eden bir modelin aslında gerçekleri söylemediği kamera görüntüleriyle ortaya çıktı bile, olay yargıda artık.

Çamur at, izi kalsınla yaşatılanların, olayın aslını astarını bilip bilmeden yargısız infaz yapmanın, dedikodunun birilerinin hayatında neye mal olabileceğini hiç düşündünüz mü? Şimdi o çok konuşanlar ve bilmeden konuşanlar, alın kuş tüyü yastıklarınızı gelin. Önce ülke turizmimize ve imajımıza, Çeşme’ye, sonra Momo’nun marka değerine, çalışanlarına ve sevenlere verdiğiniz zararı bir düşünün. Bakalım verilen o zararı telafi etmeniz, toplamanız mümkün olacak mı?

Kuş tüyü yastığınla gel

Bilge, karşısında duran iki adamı süzerek “Sorun nedir?” diye sorar.

Adamlardan biri diğerini işaret ederek, “O, yaptığı dedikodularla sadece benim şöhretimi mahvetmekle kalmadı, bu köydeki pek çok insanın da canını yaktı!” der.

Dedikoduyu yayan hemen atılır: “Üzgünüm... Böyle olsun istememiştim. Tüm söylediklerimi geri alıyorum.” Bilge, “Bunun gerçekten her şeyi düzelteceğini mi sanıyorsun?” diye söze katılır ve “Yarın köy meydanına kuş tüyü yastığınla gel” der.

Yazının devamı...

Karşı konulamaz kural: Değişim

26 Temmuz 2020

Kendime bakıyorum da isyan çıkarmak en güçlü yönlerimden biri iken son yıllarda çıkarmaz oldum. Tatlı tatlı anlattığımda hâlâ olmuyorsa savaşçı tarafımla mücadeleye girerdim eskiden. Bunun adına olgunlaşmak mı deniyor, başka bir şey mi bilmiyorum ama şimdilerde içimdeki savaşçıyı ortaya çıkarmak yerine hikâyelerle, metaforlarla anlatmaya çalışıyorum derdimi. İşe yarıyor mu derseniz? Evet, işe yarıyor.

İşe yaramadığında ise zorlamıyorum artık, olmuyorsa öylece bırakıyorum. Zamanı değilmiş demek ki, hazır değillermiş demek ki diyorum bazen içimden. Ya da benim tetiklememle değil, başka bir vesile ile olacak belki de diyorum ve akışa bırakıyorum.

Bu satırları yazarken bir kez daha fark ediyorum ki, ben epeyce değişmişim. Ve daha almam gereken de çok yol var...

Nereden çıktı şimdi değiştiğini ve savaşmak yerine hikâyeleri kullanmayı seçtiğini yazmak diyenleriniz çıkabilir aranızdan. Değişimin kaçınılmaz olduğunu anlattığım, yönetici koçluğu ve yönetim danışmanlığı yaptığım bir proje sonrasında aldığım güzel bir e-posta yazdırıyor bana bu satırları. Mesajın son satırları “İyi ki Corona’dan önce bizi zorlamışsın, o hikâyeyi anlatmışsın ve Aklını Kullan, Aksini Düşün demişsin” diye bitiyordu çünkü.

Kim bilir belki birilerine ilham olur, farkındalık kazandırır diye de paylaşmak istiyorum.

İnsanlar, genelde değişime direnir

2 yıl önce bu zamanlardı, danışmanlık verdiğim bir şirketin yönetim kurulu karşısında ter dökmekteydim. Şirketlerini yoktan var etmiş, başarı öyküleri ile dolu hayatları olan, yaş almış yöneticilerine bundan sonrası için farklı bir şeyler yapmaları gerektiği konusunda verdiğim ikna mücadelemde kaybetmenin son   perdesini oynuyordum. Değişimin hayatın karşı konulamaz kuralı olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Israrla değişime direnç gösteriyorlardı.

“Doğaya bakın, içinde barındırdığı milyonlarca tür canlıyla birlikte her an, durmaksızın değişiyor. Doğadaki canlıların hepsi, ırksal devamlılıklarını, hayatiyetlerini değişebilme yeteneklerine borçludurlar.

Yazının devamı...

Kimse kimse gibi olmamalı!

14 Haziran 2020

Bugün böyle içimde bir hesaplaşma ile uyandım. Pandemi sonrası normalleşme sürecine adaptasyonun etkisinden midir yoksa orta yaşlarda oluşumdan mıdır, zaten kendimle hesaplaşmamın hiç bitmemesinden midir bilemiyorum artık. Biraz içimi açayım bu hafta size. Kendi halinde bir insan gözlemcisi olarak ben, hala henüz kendime ait bir odam olması meselesini çözebilmiş değilim. Fiziksel olarak bir odam mevcut olsa da Virginia Woolf’un ki gibi içini doldurabilmiş değilim. Tabi bu benim kendime kabahatimden başka bir şey değil. Var olma çabamda kendime yaptığım bir haksızlık diyelim!

Virginia Woolf’dan bahsediyorum ve köşe yazımın başlığını 1929 tarihli, ‘Kendine Ait Bir Oda’ isimli kitabından esinlendim diye feminst bir yazı okuyacaksınız sanmayın. Kadın, erkek, çocuk fark etmez kendin olabilmek ve var olabilmek üzerine cinsiyetler ötesi bir şeyler karalamak geldi bu sabah içimden.

Virginia Woolf kapılarını kadınlara yeni açmaya başlayan Cambridge Üniversitesi’nde kız öğrencilere hitaben “kadınlar ve kurmaca” konusundaki bir konferans da kadınlara “Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..” diyerek seslenmişti.  Şimdi bence bu sözü alıp kadın-erkek fark etmeksizin hayatımızda yakıcı bir soruya çevirmelim diye gündemimize getirmek istiyorum.

Kendimiz için nasıl bir gelecek istediğimize dair kurgularımız ile arzu ettiklerimizi yapmanın getireceği bedeller hakkındaki korkularımız arasında dengeyi bulmaya çalışacağımız bir nirvana noktasına gelene kadar bu yakıcı soruyla kavrulmak durumundayız.

“El alem ne der” kaygısından kurtulabilmiş değiliz hiçbirimiz. Kendimiz bu gereksiz miti hayatımızın merkezine oturtarak kendi hayatımızı bozuk para gibi harcamamız yetmiyormuş gibi, başta ailemiz olmak üzere herkese dayatıyoruz bunu. Oysa biz “Biz yaratılmışları razı etmek için yaratılmadık.” Bunu sürekli unutuyoruz ve bu yüzden kimi memnun etmek için bir şey yapsak kendimizi bir imtihanın içinde buluyoruz ve kaybediyoruz aslında. Hem de büyük kaybediyoruz!

Neden başkalarının düşüncelerine, eleştirilerine, yargılarına göre biçim alıyoruz? Neden içimizdeki beni dışımızdaki el aleme göre şekillendiriyoruz? Neden kendimiz dışındaki birini bazen benciliğimizden yani işimize öyle geldiği için ya da yine aynı el alem ne der kaygılarını ona da dayatıp kendisi olmasına izin vermiyoruz? Kendin ol’abilmek… Başkalarının gürültüsü yerine kalbinin fısıltısını dilemek değil midir ihtiyacımız olan.

Erkek egemen bu dünyada elbette ki biz kadınların mücadelesi daha zor ama bence kadın erkek fark etmeksizin (‘Kendine Ait Bir Oda’ kitabının ana mesajını genele ve modern hayata uyarlayarak yazıyorum) erkek egemen dünya ile bu dünyanın kendisine yönelik tepki ve eleştirilerine karşı mücadelesi hiç bitmeyecek. İster yazmak için olsun isterseniz şarkı söylemek isterseniz mühendis olmak ya da dans etmek için vs. hepimizin kendimize ait bir odalarımız ve ekonomik özgürlüklerimiz olması gerekiyor. Kadınların erkekler ne derlerse desinler ya da herkesin ela elam ne derse desin içlerinden geldiği gibi yazmaları, şarkı söylemeleri, mühendis olmaları yada dans etmeleri ve bunun mücadelesini vermeleri… Ve bu mücadelenin kendilerinden sonra gelecek insanlara, diğerlerine bir yol açacağı ve ilhan olacağının farkında olmaları.

Kimse kimse gibi olmamalı! Kimse kimse için başka bir şeye dönüşmemeli

Yazının devamı...

Kral yolu arama

7 Haziran 2020

Dünya gündemi çok yoğun. Yalnızca konu başlıklarını ve bunlarla ilgili uçuşan manşetleri bile alt alta koymak, bu köşeyi doldurmaya yeterli olurdu. Ancak, tüm bu yaşadıklarımızın nedenleri, sonuçları, suçluları, masumları her yazı ve her kanalda sürekli tam bir takım tutma psikolojisi içinde tartışılırken sanki hepsinin ortak özelliğinin gözden kaçtığını fark ettim: Amaca ulaşmak için her yolu, hatta mümkün olan en kısa yolu kullanmak... Yoksa daha başlangıçta, güç sahibi olmak, zengin olmak, başarılı olmak, popüler olmak, hatta iktidarda kalıcı olmak için, en doğru yerine en kısa yolun seçilmiş olması mı yaşadığımız tüm kaosların nedeni? Bizim bu kısa yolculara itibar etmemizin de payı yok mu bu yaşananlarda? Peki ya böyle gidersek (daha iyi bir dünya mümkünken) yeni normallerimizin alacağı hal ne olur acaba?

Bu coğrafyadan çıkan ve coğrafya (geo) ölçümü (metri) bilimi geometrinin babası Öklid, Einstein’ın “Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline kapılmasın” diyerek yücelttiği ‘Elementler’ isimli başyapıtında “İki noktayı birleştiren en kısa yol, doğrudur” der. Bu kanıt gerektirmeyen apaçık gerçek, yani bir aksiyomdur. Ancak, bunu okuduğu ilk anda, “En kısa olan, en doğru yoldur” yanılgısına düşebilir insan. Aynı bugün yaşadığımız kaosların sorumluları gibi. Oysa, Öklid ‘doğru’ ile iki nokta arasındaki matematiksel ışın hattını, yani doğru çizgiyi kasteder. O, hayatta bulunduğunuz yerden varmak istediğiniz yere, yani başarmak istediğiniz hedefe giderken, en kısa yolu seçmenin en doğru yolu seçmek olduğunu aklına bile getirmemiştir.

Kısa yol sorma!

Gerçekten de, 13 ciltlik ‘Elementler’i okumada başarısız olup “Geometriyi öğrenmenin en kısa yolu nedir?” diye soran dönemin İskenderiye Kralı I. Ptolemy’ye, “Özür dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur!” der Öklid. Bir kral için dahi, yalnızca gerçeği öğrenmeyi başarmanın kestirme bir yolu olmadığını açıkça ifade eden Öklid’in anlayışına binlerce yıl sonra çok daha fazla ihtiyaç duyuyor olmamız ne büyük talihsizlik!

Yazının devamı...