Mutluluğun formülü

11 Nisan 2021

Her şeyin bir matematiği olduğuna inandığım için mutluluk üzerine düşünürken de bir formül arayışına girecektim. İşe duyguları karıştırdığım gibi (Benim danışmanlık şirketimin sloganı bu) duygulara da matematiği/mantığı karıştıracaktım. ‘Sağ beyin’ ve ‘sol beyin’i aynı anda kullanmadan, farklı zeka türlerini interdisipliner olarak bir arada kullanmadan gerçekler nasıl ortaya çıkarılabilir ki? Daha doğru bir ifadeyle gerçeğin bir suretine nasıl yakınlaşılabilir ki? Çünkü, gerçeğin tam kendisine ulaşmak imkansızdır, ancak yaklaşırsınız.

Mutluluk tarafına geçmeden şu ‘multidisipliner’ ve ‘interdisipliner’ kavramlarına bir açıklık getireyim. Zira aralardaki farkı soran mailler alıyorum. Multidisipliner yaklaşım belirlenen ortak bir çalışmada yer alan herkesin bir diğerinin yaptığı işle ilgilenmeden kendi işini yapması olarak ifade edilebilir. Bir iş bölümü vardır ve işler parçalarına ayrılarak uzmanlar tarafından disiplinlerin bir aradalığı ile yürütülür. Her disiplinin sınırları belirlidir ve her disiplinin kendi alanından sorumlu iken farklı bir hedefi vardır.

İnterdisipliner yaklaşımda ise belirlenen ortak çalışma içerisinde yer alan disiplinlerin bilgisine farklı disiplinlerin katkıda bulunmasıdır. Disiplinler birlikte çalışarak sınırlarını zorlar ve karşılıklı bir etkileşim içine girerler. Bir arada çalışmak multidisipliner yaklaşıma denk gelirken, birlikte çalışmanın interdisipliner yaklaşıma denk geldiğini varsayabiliriz. İnovatif çözümlerde ancak interdisipliner yaklaşımlar sayesinde mümkün olur. İşte bu nedenledir ki ben her şeyin içinde mühendisliğin, sosyolojinin, psikolojinin, felsefenin ve tabi ki matematiğin  yer alması gerektiğine inanırım.

Tabi ki bu durumda mutluluğun içine de matematiği karıştırmamız doğal olacaktır. Sizi Mutluluğun Cebiri kitabı ile tanıştırmak istiyorum. Cebir, sayılar teorisini, geometriyi ve analizi içine alan geniş bir matematik dalıdır. Temel cebir bilim, mühendislik ve eczacılık gibi birçok alanda kullanılmaktadır. Buna alışkınız ama cebiri ‘MUTLULUK’ta; ‘iyi yaşanmış bir yaşam için denklemi bulmakta’ kullanan Prof. Scott Galloway ile tanışınca kendi adıma çok sevindim.

New York Times çok satan yazarından olan Galloway, marka stratejisi öğreten, ancak en popüler dersleri işle değil, yaşam stratejisiyle ilgili  olan ilginç bir kişilik. Kitaplarında, derslerinde ve youtube videolarında bilgelik ve yaşam tavsiyesi  verirken, düzenli olarak; “İyi yaşanmış bir hayatın formülü nedir? Sadece kazançlı bir kariyere değil, anlamlı bir kariyere nasıl sahip olabilirsiniz? Başarılı bir ilişkinin unsurları nelerdir?” gibi büyük sorulara da sert yanıtlar veriyor. En sevdiğim yanı ise bunu eğlendirerek yapması, ilham vermesi ve eninde sonunda insanı kışkırtması.

Prof. Scott Galloway’in verdiği, “Mutluluğun Cebiri nasıl olur?” formülüne gelecek olursam. Böyle bir formülün tam, objektif ve herkes için geçerli olması elbette mümkün değil ama düşünmeye sevk etmesini ve tartışmaya değer olmasını zihin açıcı buluyorum. Kitaplarını özetlemek, formülleri buraya aktarmak zor kısaca bazı notları paylaşabilirim; ‘Mutluluk bir eğridir’ diyor ki ben de bunu hayatın geleni için söylüyorum. Bazen bazı dibe vurusunuz bazen zirveye çıkarsınız. Başarısızlık ya da inişe geçme gibi durumlara karşı yapabileceğimiz en iyi şey; içimizden duyguyu layığıyla yaşayıp, devam etmek. “Başarı = Dayanıklılık (Resilience)/Başarısızlık”

Genelde mutluluk denkleminin en popüler üçlüsü iş, partner ve arkadaşlardır. Eşinizin, partnerinizin olmadığı bir dünyada mutluluk ihtimaliniz çok düşük. Doğru partnerinizin de fiziksel çekime (tutku), ortak değer yargılarına (din-siyasal görüş-çocuk sayısı-yaşam tarzı vb.) ve paydaş bir finansal beklentiye sahip olduğunuz insanlar arasından çıkma olasılığı yüksek. Bütün gün dizi izleyerek başarılı/mutlu olmak diye bir ihtimal yokken, uğruna ter dökerek bir yerlere gelme (mutluluk anlamında) ihtimaliniz vardır.

İnsanoğlu olarak,

Yazının devamı...

Satranç ve Liderlik

4 Nisan 2021

Geçenlerde kusursuzluk ve Netflix’in ortalığı kasıp kavuran satranç dehası kadın ile ilgili dizisi The Queen’s Gambit üzerine bir yazı yazdım. Devreye Serendipity yani değerli şeyleri tesadüfen buluverme yeteneği girdi ve Fethi Apaydın ile buluşturdu hayat beni. ‘Satranç ve Liderlik’ konusunun bendeki kesişimi de böylece başlamış oldu. Şimdi sıra ‘10’da 10 Satranç’ programına konuk olup satranç şampiyonları ile yapacağım söyleşime geldi ama onunla ilgili detayları sona bırakıyorum.

Fethi Apaydın, 2002 yılında ilk Türkiye şampiyonluğunu kazanmış profesyonel bir satranç oyuncusu. 13 yaşından 18 yaşına kadar da 5 kez yaş grubunda Türkiye şampiyonu olmuş. BJK Satranç takımının sporcusu ve 2. kaptanı. BJK takımı ile 5 Süper Lig şampiyonluğu yaşamış. Gençler Balkan Şampiyonası’nda 1. olmuş. 2 kez Dünya Okullar şampiyonu olmuş. 2012 yılında Apaydın Satranç Okulu’nu kurmuş. Takımı ve yetiştirdiği sporcular Türkiye şampiyonu, Avrupa şampiyonu, Dünya Okullar şampiyonu, U12 Takım Türkiye şampiyonu, U18 Takım Türkiye şampiyonu. 2018 yılında oyunculuğa geri dönerek Türkiye Kupası’nı kazanmış. Kurucusu olduğu kurumunda sporculara ve antrenörlere yönelik eğitimlerine devam ederken Süper Lig’de de her yıl yarışmaya devam ediyor.

Yani tam benlik; konu satranç gibi zor ve matematik zekası gerektiren bir alan, liderlik deseniz bolca var, üzerine tam bir liderde olması gereken kendinden daha iyilerini yetiştirme konusuna da girilmiş, toplumsal fayda ve farkındalık noktasında çalışılıyor derken yine hayatta hiçbir buluşmanın tesadüf olmadığını anladım.

Bir satranç oyuncusu olmasam da mesleki deformasyon gereği her şeyi bir liderlik teorisi ile çözme çabam ve hayatın hatta her şeyin bir matematiği olduğuna inanan biri olarak o denklemi kurgulama refleksim beni satrançla liderlik arasında bir köprü kurmaya itmişti zaten. Tam da bu noktada Fethi Bey aracılığı ile ‘10’da 10 Satranç’ programına davet edilince ‘Satranç ve Liderlik’ konusunu enine boyuna düşünmeye başladım. Çokça abartacak olursam bir ağacın altında doğanın gücünü düşünürken kafasına bir elmanın düşmesiyle birlikte yer çekimini keşfeden dahi Newton gibiyim şu anda.

7 Nisan Çarşamba günü saat 20.30’da ‘10’da 10 Satranç’ın instagram canlı yayınına katılacağım. Satranç sporcusu, yönetmen Beycan Orgen moderatörlüğünde, Fide Ustaları Fethi Apaydın ve Yakup Bayram ile birlikte beni konuk alacaklar. 

Yakup Bayram da bir satranç şampiyonu. Ankara satranç şampiyonu olmuş. 1994, 1996 ve 2002 yıllarında olimpiyat takımında yer almış. Türkiye Satranç Federasyonu’nda 18 yaş ve altı milli sporculardan sorumlu antrenör olarak çalışmış. Kadın A Milli Takım ve NATO Milli Takım antrenörlüğü yapmış. Bugünlerde özel bir satranç kurumunda uluslararası alanda eğitim veren bir antrenör olarak çalışmalarına devam eden ve çeşitli dergilerde yazarlık yapan Fide Trainer.

10’da 10 Satranç nedir?

Aralarında

Yazının devamı...

Bazı vedalar güzeldir...

28 Mart 2021

Öyle bir atmosfer düşünün ki, kendinizden, kendi işinizden, kendi sektörünüzden öte tüm iş dünyası hatta dünyanın iyiliği için herkesi  ve her konuyu  içine dahil eden, kapsayıcı  ve hem olan bitenle, sonuçları ile ilgilenen hem de gözü hep ileride olacak olanda, olması gerekende olan bir konum. Bayrak koşusu  gibi adlandırılsa da, kuralları ona benzese de dinamikleri çeşitlilik gösteren ve pek çok değeri korumak zorunda olduğunuz bir emanet. Sevgili eşim Fadıl Sivri’nin 4 yılın sonunda Ege Sanayici İş İnsanları Derneği (ESİAD) Başkanlığı görevine vedası üzerine yazıyorum bugünkü köşe yazımı. Kendisinin haberi yok, olsa yazdırmazdı çünkü. Ama benim içim, bu (3 + 1) 4 yıl süren bayrak koşusunu bir veda yazısı dahi yazmadan geçmeye elvermedi.

Bayrak koşusu için bile ne derler efendim;  hiç şüphesiz, atletizmin seyir zevki en yüksek ve en heyecanlı dallarından biri olduğu söylenir. Amaç, her bir koşucunun kendi mesafesini tamamladıktan sonra, elindeki bayrak çubuğu (stafet), sıradaki takım arkadaşına devretmesidir. Atletler, koşunun başından sonuna kadar kendi kulvarlarında kalmalıdır. Ayrıca hiçbir atlet, yarışmada bir bölümden fazla koşamaz. 4×100 metre bayrak koşusu yarışlarında bayrak çubuğu değiştirmeye ‘kör aktarım’ da denilmektedir. Bunun nedeni, alıcının sopayı getiren arkadaşıyla görsel temas kurmamasıdır.  Koşucular, arkasını dönüp gelen takım arkadaşından bayrağı alabilmektedir.  

Lakin bayrak yarışının püf noktası, sopaların değiştirildiği an, kör aktarım olsa da gerçek hayatta tam böyle değildir. Kör aktarım yarışlarda işe yarasa da hayattaki ‘kör aktarım’lar sorunludur. Bazen sonucu sadece yıkım ve gözyaşı olabilir. Bizim göz göze gelmeye, bağ kurmaya, kurumsal hafızayı ve değerleri aktarıp yaşatmaya ve mentorluğa ihtiyacımız vardır. ESİAD  gibi köklü, ilklere imza atmış, 29 yıllık bir dernek de başkanlık modelini bayrak yarışı gibi kurgulasa da Yüksek İstişare Kurulu  mekanizması ile ‘kör aktarım’ noktasına güçlü bir çözüm getirmiştir. Bayrağı devreden ve devralan başkanlar kadar Yüksek İstişare Kurulu Başkanları ve üyeleri de bu anlamda çok önemlidir.

ESİAD’ın bayrağı devreden başkanı Fadıl Sivri’ye gelecek olursam...

Değer yaratmak amacıyla üstlendiği görevi, hedefinin ve kendisinden beklenenin ötesinde pek çok alanda değer yaratarak bitirdiğine hem bir köşe yazarı, hem iş insanı, hem bir liderlik koçu, hem de tüm süreci yakından yaşayan bir eş olarak şahit oldum. Geçtiğimiz hafta gerçekleştirilen ESİAD 22. Genel Kurulu’nda da tablo bu yöndeydi zaten. ESİAD’a hizmet etmekten onur duyan ve başkanlık koltuğu için değil de, değer yaratmak için başkanlık eden bir eşim olması nedeniyle ben de kendisiyle onur duyuyorum. İş dünyasındaki başarılarının ve deneyiminin yanı sıra, multidisipliner hatta interdisipliner olmasıyla yaptığı başarılı dönem, bizlere bir kez daha yeni liderlik anlayışının nasıl olması gerektiğini; bizleri olumlu bir geleceğe taşıyacak, toplum ve insan odaklı, vizyoner ve değişime hızlı ayak uydurabilen liderlere olan ihtiyacımızı bir kez daha gösterdiği kanısındayım.

Fadıl Sivri’nin bu 4 yıl içinde neler yaptığına gelecek olursam; ekonomiden uluslararası gelişmelere, dijital dönüşüme, doğal afetlerden pandemiye geniş yelpazede, yoğun bir gündem söz konusuydu. Bu süreçte arkasında büyük mutfak çalışmalarının olduğu paydaşlarının sayısını ve iş birliklerini artırmaya, gündemle ilgili birçok konuda iş dünyası ve kamu kurumları ile fikir, öneri ve görüşlerini paylaşmaya, ülkemizi ve toplumu ilgilendiren birçok konuda katkı koymaya yönelik 696  faaliyet gerçekleştirdi.

40’ın üzerinde ekonomi etkinliği, Climathon Fikir Yarışması, Sanayide Dijital Dönüşüm Günleri, Avrupa Birliği, Brexit ve Çin gibi uluslararası gündemlere ek olarak kent vizyonuna ve kent kalkınması alanında öneriler üreten “İş Dünyası Gözüyle Gelecek İzmir” dosyasının  yerel yönetimlerle paylaşılması, “Verilerle İzmir” kitapçığı, yerli yabancı yatırımcılar için referans niteliğinde bir kaynak olarak hazırlanmış olması ve “İzmir’de Ticaret Hayati ve Çarşılar” kitabı gibi çalışmalar, benim ilk aklıma gelenler. Bunun dışındaki etkinlikler için ESİAD’in internet sayfasında yer alan faaliyet raporunu inceleyebilirsiniz.

“Analar çeker yükü, kimsenin bilesi yok”

Yazının devamı...

Çeşitlilik yönetimi ve kapsayıcılık

14 Mart 2021

Bugünkü yazım Çeşitlilik Yönetimi (Diversity) ve Kapsayıcılık üzerine bir giriş niteliğinde. Birazdan Farlılıkların Yönetimi’ne kısaca bir giriş yapacağım, öncesinde sizi bu konuyu enine boyuna dinleyebileceğiniz Gazeteci-Yazar Ahu Özyurt ve DÜET Employer Branding’den Binnur Zaimler ile yapacağımız programa davet etmek istiyorum.

Sizleri CLUPHOUSE ‘Pozitif Lideriklik’ Kulübümüzde 15 Mart Pazartesi 22.00’da, “Çeşitlilik Yönetimi (Diversity)”  başlıklı odamıza bekliyorum. Cluphouse olamayanlar da eş zamanlı olarak instagram hesabımdan ( https://www.instagram.com/sezinsivri ) söyleşimizi dinleyebilirler. 

Neden Çeşitlilik Yönetimi’ni ele aldığıma gelince, geçen hafta Dünya Kadınlar Günü ile ilgili biz dizi söyleşi yaptım; kadın lider olmanın, avantajlarını ve zorluklarını konuştuk. Katıldığım etkinliklerde kadın meselesini masaya yatırdık ve kadının dünyaya bakışını konuştuk.

TOBB İzmir Kadın Girişimciler Kurulu’nun üretici kadınları desteklemek amacıyla 2011 yılında hayata geçirdiği Ben Yaptım Projesi’nde yer alan 20 kadın girişimciyi tanıtan ve nasıl başardıklarını konu alan 5 günlük bir instagram canlı yayını yaptım. Geçen haftaki köşe yazım yine kadın üzerineydi .

En büyük dezavantajlı grubumuz olan kadını farklı platformlarda gündeme getirmeye çalıştım. “Önemli olan insan olmak, değerleri ve bireysel yetkinlikleri konuşmak” diyenler çıksa da, böylesine büyük bir sorunu çözmeden ya da görmezden gelerek insanı konuşmanın zor olacağına olan inancım bu konuyu gündeme getirmekteki motivasyonum oldu. Elbette asıl mesele insan olabilmek ama sorunlarımızı çözmeden, bakış açılarımızı genişletmeden ve kapsayıcılığı, çeşitlilik yönetimini sağlamadan nasıl olabilirdi ki?

Yine aynı motivasyonla sıra görmezden gelinen, gündeme getirilmeyen hatta yüzleşmek dahi istenmeyen ama çözülmesi gereken bir düğüm olarak bizi bekleyen Farklılık /Çeşitlilik Yönetimi’ni gündeme getirmeye geldi.

Farklılık genel olarak, bir bireyin özellikleri bakımından diğer bireylerden dikkat çekici bir şekilde farklı olması olarak nitelendiriliyor. Sosyal açıdan farklılık terimi de yaş, cinsiyet, etnik köken, ırk, din, dil, kültür, cinsel yönelim, fiziksel, ruhsal ve zihinsel yetenek, sosyo-ekonomik ve diğer ayrıcalıklar gibi birçok özelliğin popülasyonda varlığı anlamına geliyor.  

İşletmeler açısından farklılık kavramı

Yazının devamı...

Kadınların fabrika ayarları ile oynamayın!

7 Mart 2021

Bire bir yaşadıklarımdan, şahit olduğum kendimi bir anda davetsiz misafir olarak içinde bulduğum ya da bilinçli olarak içine çekildiğim olaylardan yola çıkarak bir gözlem yazısı yazıyorum bu sefer. İçine öyle mesleki bilgilerimi, okuduklarımı, öğrendiklerimi falan koymuyorum. Ve kısaca diyorum ki siz, siz olun kadınların fabrika ayarları ile oynamayın. Hatta mümkünse, kimsenin fabrika ayarları ile oynamayın. Bu mesajımın “Dünya Kadınlar Günü” vesilesi ile de daha çok zihinlerinizde yer etmesini umut ediyorum.

Sadece kocalara, erkek arkadaşlara, sevgililere falan da seslenmiyorum. Annelere, babalara, ağabeylere, ablalara, anneanne lere, teyzelere, komşulara, arkadaşlara, çocuklara hepinize birden diyorum. El birliğince, adım adım ilerleyerek cinnet geçiren bir dişi topluluğu yaratıyorsunuz, yaratıyoruz. Ve en kötüsü de geri dönüşü yok bu erozyonun. Öylece kala kalıyor elimizde bu kadınlar. Onlara cinnet geçirtirken, siz de kendinizden oluyorsunuz. Bu hale fazla tahammül edemeyenleriniz ise yeni bir ya da birden çok kadının fabrika ayarları ile oynamak için yola koyuluyor. Sonuç ortada, cümleten mutsuzuz.

Son günlerde etrafımda onlarca keskin sirke mod’unda farklı yaş, ebat ve kariyerde kadın görüyorum. Kimi “Bakın ayrılmadık bu koca hala benim” diyor. Kimi ne kadar mutluyuz pozları vermek için onlarca şekle giriyor. Kimi ihtiraslarını çocukları üzerinden gerçekleştirmek peşinde, kendilerine evlatlarından duygusal koca edinmiş durumdalar. Ki mi başarı, zenginlik, güzellik kisvesine bürünmüş maçı öyle götürmeye çalışıyor. Sonuçta kimse gerçekten kendi değil, çoğu mutsuz ve neşesiz, “mış” gibi yaparak hayatta kalmaya çalışıyorlar. Her şey aslında zoraki yapılıyor. Gülümsemelerinde kocaman yaralar var. O çok meşgul hayatlarının yanı sıra içlerinde kocaman boşluklar.

Daha küçücük bir kız iken başlıyor süreç. “Eteğini ört ayıplarlar, göster pipini amcalara” çifte standardıyla daha doğar doğmaz tanışıyor kadın cinsi. “Erkek gibi kız benim kızım, ona bir şey olmaz, korur o kendini” sözleri ile bu çifte standart durumu iyice içselleştiriliyor. Diğer taraftan da güzel, hanım hanımcık olman ve bu hallerin ile dikkat çekmen bekleniyor.

Yazının devamı...

Ev genci

28 Şubat 2021

Size, Türkiye’de ‘gençlerin iyi olma hali’ ya da ‘yaşam memnuniyetleri’ ile ilgili düşüncelerinizi sorsam, hemen hepinizin bir görüşü olacaktır; zaten bu konuyla ilgili duyduklarınız ve zihinlerinizde kendi deneyim ve izlemlerinizle kısıtlı bir yargınız ve algınız vardır. 

Ama ne güzel der Mevlana,

“Zannetmeden önce öğren

Yargılamadan önce anla

Habitat Derneği de aynen böyle yapmış. İlk kuruluş vizyonu dünya gençliği ile Türkiye gençliği arasında iletişim köprüsü kurmak olan dernek, bu vizyon doğrultusunda da gençlerin kapasitelerini geliştirmek ve uluslararası ortaklıklar kurmak adına birçok proje ve program geliştirmiştir. Son 3 yıldır da zannetmek, farz etmek, yargılamak yerine gençlere ‘yaşam memnuniyetleri’ ni sordukları ‘Gençlerin İyi Olma Hali Araştırması’nı yapıyorlarmış.

Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali Raporu’nun üçüncüsünün sonuçlarını, diğer iki yılla karşılaştırmalı olarak yayımladıkları rapora derneğin web sayfasından ulaşabilirsiniz. Genç nüfusu böylesine çok olan bir ülkede yaşarken, dinamiklerimizi anlamak için bu araştırmayı çok önemsiyor ve sonuçları üzerinde de ciddi ciddi düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.  Raporda iyi olma hali yaklaşımı ile sağlık, maddi durum, eğitim, ev ve çevre koşulları, risk ve güvenlik, katılım ve ilişkiler gibi farklı alanlarda bireylerin ‘iyi’ olmasını hedefleyerek, kişilerin refahına ve gelişmesine bütünsel olarak yaklaşmışlar.

Bir de ‘ev genci’ diye bir yeni kavramı literatüre kazandırmışlar ki, bu tespite hayran kalmamak imkânsız. Ne çalışan, ne iş arayan, ne eğitim gören kitleye ev genci deniyor. Eski ev kızı kavramının, cinsiyetten farksız, yaygınlaşmış hali de diyebiliriz. İşsizlik rakamlarının böylesine tavan yaptığı ve pandemi  gerçeğiyle yüz yüze olduğumuz bir süreçte iş aramaktan çekilmiş, belki de hayattan çekilmeyi tercih etmiş kadın, erkek ev gençlerimiz var ne yazık ki. Bunun altında da iş aramaktan umudunu kesme gibi bir gerçek yatıyor maalesef.  

Ben daha fazla yazmayayım, siz

Yazının devamı...

Faşizm ailede başlar okulda devam eder

14 Şubat 2021

Son zamanlarda ara ara clubhouse’a takılıyorum. Yarı dönem tatilinin son bulması ve okulların açılması ile eğitim sistemi üzerine konuşmalar dönüyor. Öte yandan hiç bitmeyen kişisel gelişim başlıklarını içeren ve kariyer seçimine, yolculuğuna odaklanmış sohbet odaları var. Konuşmalar daha çok gerçek hayat hikayeleri üzerinde dönüyor. Gerçek hayat demişken bireyler, ebeveynler, eğitimciler ve akıl verenler olarak yeni eğitim dönemi başlangıcında şöyle bir kendinize bakmanızı istiyorum…

Kendi hayatımdan başlayayım. Ben bir eğitimzedeyim! Berbat bir ilkokul öğretmenim vardı, derslerde açık öğretim sınavlarına çalışırdı. Kendimi anaokulunda değil de okulda hissetmem yıllarımı aldı. Disleksi olduğumu ise 27 yaşındayken öğrendim. O zamana kadar hiçbir eğitimci bunu fark etmemişti. Sayısal derslerde başarılı iken sözel derslerde zorlanıyordum. Hani şu Einstein’dan Mozart’a, Beethoven’dan Leonardo da Vinci’ye kadar birçok dâhide de olan ‘disleksi’im varmış da kimsenin haberi yokmuş. Bu nedenle okumayı sevmem ancak üniversite sonrası dönemime denk geldi.

Bunların yanı sıra bir de anne, baba faktörüm var tabi. Üstüne eşim ve benim iyiliği düşünen kendi çaplarında başarılar elde etmiş dostlarım, akıl hocalarım da eklenince tam oldular. Ben hepsine birden kısaca bizimkiler diyorum. Bizimkiler benim için daima “en iyisini” istediler ve şanslıyım ki hep çok sevildim. Yemediler yedirdiler, giymediler giydiler, benim neye ihtiyacım olduğuna bakmadan anlattılar da anlattılar ama işte o ‘ama’dan sonrası mühim mesele…

O zamanlar kendilerince benim için en iyi bildikleri şeyleri yaptılar. Fakat onların en iyi bildikleri şeyler benim için doğru şeyler miydi ya da kendim olmama ne kadar olanak verdiler işte burası tartışılır.

Ne kadar acıdır ki hayat bana en büyük pişmanlıklarımı (sonuçları ne olursa olsun) deneyip de yapamadıklarım için değil bizimkileri üzmemek adına veya söylediklerinde vardır bir keramet diyerek yapmadıklarım için yaşatıyor.

Yazımı bizimkileri incitme pahasına neden bu itiraflarla yazdığıma gelince… Biliyorum gerçek hayatlardan öyküler, uzmanın kaleminden bilmiş bilmiş yazılanlara oranla daha etkili oluyor.

Şunu da söyleyeyim bizimkiler yine de o kadar hata yapmadılar üzerimde, yeri geldiğinde kendim olmama izin verdiler. Anarşist tarafım sağ olsun bende hiç pes etmedim de ancak bu sonuçları elde edebildim. Ya onlar biraz esnemeseydi ve bende başkaldıracak güç ve dayanıklılık olmasaydı? Kim bilir ne halde olurdum hayal dahi etmek istemiyorum.

Lafın kısası efendim çocuklarınıza, hatta kimseye aşağıda uzun uzun anlatacağım şekilde davranmayın.

Yazının devamı...