Çocuklarda Öksürük İçin 10 Pratik Çözüm

13 Kasım 2018

Çocuğu olup da öksürükten şikayet etmeyen var mı acaba? Özellikle sonbaharda, havanın bir gün sıcak, bir gün soğuk olması nedeniyle ne giyeceğimizi şaşırıyoruz. Okulların da açılmasıyla beraber virüsler kol geziyor. Kısacası hastalıklara davet çıkaran bir sezon bu. Bu hastalıklar genellikle “öldürmez ama süründürür” dedikleri cinsten. Burun akıntısı, hapşırık, bazen ateş, ama ille de öksürük…

Bu yazımda öksürük denince akla ilk gelen çözüm olan öksürük şuruplarını değerlendireceğim, hangi tür öksürüklerde mutlaka acile ve doktora gidilmesi gerektiğini belirteceğim ve oğlum Can için kullandığım pratik öksürük çözümlerini de paylaşacağım.

Öksürük Şurubu Kullanalım mı?

Çocuğumuz öksürdüğünde klasik olarak ilk akla gelen öksürük şurubu vermek. Bununla beraber, son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar özellikle küçük çocuklar için öksürük şurubunun sandığımız kadar işe yarayan bir ilaç olmadığını, örneğin soğuk algınlığı ile beraber gelen öksürük tablosunda iyileşme anlamında herhangi bir faydası olmadığını ortaya çıkardı.

Amerikan FDA (Federal İlaç İdaresi) 2008’de dekonjestan veya antihistamin içeren öksürük şuruplarının, oluşabilecek ciddi ve hayati yan etkiler nedeniyle 2 yaş altına kesinlikle verilmemesi gerektiğini söyledi. FDA öksürük şurupları şişesinin üzerine “4 yaş altına verilmesinin tavsiye edilmediğinin” yazılmasını istedi. Yine 2008’de Amerikan Tüketici Sağlık Ürünleri Derneği “öksürük şuruplarının 4 yaş altına verilmesinin tavsiye edilmediğini” duyurdu.

Öksürük şurubunun çocuklar için uygun olmamasının birden fazla sebebi var.

Yazının devamı...

Cennetin Bir’İnci Günü

9 Eylül 2018

“Ne çok bakmışım o sarı saçlarına, yeşil gözlerine. Hem de öyle çok bakmıştım ki kilometrelerce uzakta bile olsam, orada olduğunu görebilecek kadar ezberlemişim. O bana hiç bakmadığından onun yüzünü incelemek benim için hep daha kolay olmuştu. Sarı, uzun kirpiklerinin altından bakan yemyeşil gözleri vardı Uğur’un. Kimi zaman elaya çalan eşsiz bir yeşil… Acaba yıllar sonra kızının kirpiklerinin de o kadar güzel ve uzun olacağı hiç aklına gelir miydi?”

Geleneksel kültürümüzün ta içinden kopup gelmiş, muhafazakar bir aile yapısıyla büyümüş, ürkek, kırılgan, özgüvensiz bir genç kız… Lise yıllarında dört sene boyunca hoşlandığı gence bir türlü açılamamış, sonradan gittiği dershanede tesadüfen aynı sınıfa düşmesine rağmen duygularını yine ifade edememiş, ardından biri İstanbul’da mühendislik, diğeri Ankara’da matematik bölümünü kazanınca yolları ayrılmış iki genç insan… Bir daha asla görüşemeyeceklerini düşünürken hayatın garip bir cilvesiyle tekrar iletişime geçiyorlar.

Süreyya Ülkü Güler’in “Cennetin Bir’İnci günü”, sade ve içten anlatımıyla daha ilk satırdan itibaren sarıp, sarmalıyor bizi. Süreyya’nın lisede tek taraflı olarak kıvılcımlanan yüreği, üniversite döneminde aralarındaki kilometrelerce mesafeye rağmen aşka dönüşürken biz de bir genç kızın kalp çarpıntılarını paylaşıyor, günümüzün hızlı tüketilen ilişkilerine inat, her yudumu sindirerek, saf bir aşkı adeta adım adım takip ediyoruz.

Süreyya’yı sosyal medya hesaplarından takip ediyor, onu, cesur, bilgilendirici, mücadeleci kişiliği ve bir özel çocuk annesi kimliğiyle tanıyorsanız, bu kitabın tamamen Down Sendromu odaklı bir kitap olacağını düşünmüş olabilirsiniz. Oysa Cennetin Bir’İnci Günü, ilk bölümlerinde beklentilerimize ters köşe yaptırarak, bizi lise çağlarındaki duygularımızla buluşturuyor, o ilk aşklarımızı dudağımızın ucunda bir gülümsemeyle anımsatarak, şaşırtıcı bir başlangıç yapıyor.

Kitabın devamında üniversite eğitimi devam ederken ailesiyle ilgili bir gelişmeden ötürü Süreyya’nın yaşamının nasıl değiştiğine tanık oluyoruz. Hayat ona kimi acı, kimi tatlı türlü sürprizler getirirken Süreyya büyüyor, o kırılgan liseli genç kız bedeninin içinden adeta bir kelebek gibi olgun, kendine güvenen, amaçları ve hayalleri peşinden yorulmadan koşan bir genç kadın çıkıveriyor. Bu süreçte dünyaya gelen yeğeni İrem ile sevgi dolu, ancak küçük kızın ciddi rahatsızlığının verdiği belirsizlikle gölgelenen ilişkisine tanık oluyoruz. Henüz evli bile olmadığı halde yeğenine olan derin sevgisi, ilgisiyle, ileride nasıl özenli bir anne olacağının ipuçlarını veriyor Süreyya.

Uğur ile ilişkisi devam ederken bir diğer sürpriz haber yaşamında beklenmedik, bir sayfa açıyor. Girdiği kamu personeli sınavı sonucu Türkiye’nin bir diğer ucuna, Hakkari’ye matematik öğretmeni olarak atanıyor. “Evrenin enerjisi müthiş. Bazen konuşurken ağzınızdan çıkan kelimelere çok dikkat etmek gerek.” diye anlatıyor bu durumu Süreyya. 2011 senesi olmasına rağmen siyasi açıdan hala karmaşık, günlük yaşamın patlama sesleriyle bölündüğü bir coğrafyada, oturduğu apartman şehir şebekesine bağlı olmadığı için taşıma suyla çamaşırlarını/bulaşıklarını yıkarken ve kar nedeniyle araba çıkmayan yokuş yolda düşe kalka okula ulaşmaya çalışırken Süreyya ile birlikte bizim de soğuktan ellerimiz/içimiz titriyor, düşünüyoruz. Ülkemizi, olumsuz koşullarda günlük yaşamına devam etmek durumunda olan doğulu insanımızı ve öğretmenlik mesleğinin her türlü zorluğuna baş kaldıran emeğini düşünüyoruz. Ancak şartlar ne olursa olsun umut veren, “Ekşili dolma sarıyorum kız, gelin hadi!” diyen dostluklar; bir çok çocuğun “matematik ışığı” olmanın gururu ve batıdaki birbirinden kopuk, şehirli yaşama tezat, hayatı güzelleştiren insanlığımız da var doğuda… Süreyya ile birlikte bunları bir kere daha hatırlıyoruz.

Süreyya Hakkari’deki ilk senesinde, yarıyıl tatilinde, süre kısıtından ötürü apar topar evleniyor ve eş durumundan ötürü tayinini istiyor. Nikahı, aile içinde yaşanan tartışmalardan dolayı beklediği gibi gerçekleşmese de, sonrasında ilk tercihi olan okula atanıyor ve memleketi olan Tekirdağ’da göreve başlıyor. Bu meyanda yeğeni İrem’in ilerleyen rahatsızlığına ve vefatına tanık oluyoruz. Hikayenin bu bölümünde sessizce ıslanan yanaklarımızı silip, kafamızı kitaba daha bir gömerek, minik İrem’i ve ailesini bağrımıza basıyoruz. Işıklar içinde uyusun…

Süreyya’nın eşi Uğur’la ilişkisini ve ardından öğretmenlik sürecini anlatan ve yeğeni İrem’in vefatıyla sonlanan ilk bölümünde Reşat Nuri Güntekin’in meşhur romanı Çalıkuşu’nu anımsatan bir hava var. Süreyya önce naif, ancak zaman içinde olgunlaşan, duygusal ama gerçekçi kişiliğiyle bir açıdan Feride’ye benziyor. Eşi Uğur’a duyduğu, uzun süre yüreğinde sakladığı, çeşitli engellerle karşılaşıp uzaktan da olsa canlı tuttuğu aşkı, birebir olmasa da Feride’nin gizli aşkı Kâmran‘ı hatırlatıyor. Kâmran Feride’ye Tekirdağ’daki teyzesinin bahçesinde, salıncakta sallanırken evlilik teklif etmişken, Süreyya ve Uğur’un Tekirdağ’da evlenmesi ne tatlı bir tesadüf değil mi? Süreyya’nın Hakkari’deki görevi, Feride’nin Bursa’nın küçük bir köyü olan Zeyniler’de zor koşullarda yaptığı öğretmenlikle benzeşmiyor mu? Aralarında neredeyse 100 senelik bir süre farkı olmasına rağmen bu iki genç kadının hayat öykülerinin paralelliği okuyanları mutlaka şaşırtacak ve düşündürecek.

Yazının devamı...

Çocuğumu Aşılatmalı mı, Aşılatmamalı mı?

17 Mart 2018

Çocuğunuza ne zaman, hangi aşıları yaptırdığınızı hatırlıyor musunuz? Çocuklarını büyütmüş olan ebeveynler, aşı denildiğinde hafızalarını şöyle bir yoklamak ihtiyacı duysa da, okul çağından küçük çocukları olan ebeveynler için, aşı konusu henüz tazedir. Ülkemizde 6 yaşın altındaki çocuklara, çoğu 2 yaşına gelmeden önce olmak üzere, 30’a yakın aşı yapıldığını biliyor musunuz?

Çocuklarımızın sağlığı bizim için her şeyden önemli. Bu nedenle onları hastalıklardan korumak için tereddütsüzce aşılatıyoruz. Ancak bütün ebeveynler bizler gibi düşünmüyor.

Batıda son dönemlerde aşı karşıtı grupların oluştuğunu biliyor musunuz? Peki, aşı karşıtı insanların eğitimli kişiler arasından da çıktığını söylesem, şaşırır mısınız?

Aşının pek de sorgulanmadan uygulandığı ülkemiz için aşı karşıtlığı yeni bir kavram olabilir, ancak, bazı konuları önceden tartışıp kulak dolgunluğu yaratmanın faydalı olduğunu düşünüyorum.

Aşı Yaptırmalı mı? Yaptırmamalı mı?

Bu yazımda sizleri Amerika’da aşı konusunda yapılan tartışmalarla tanıştıracağım. Aşı karşıtı grupların ileri sürdüğü her iddianın karşısında, aşı yandaşlarının savunmaları yer alıyor.

Yazıda vereceğim bilgiler ışığında, aşağıdaki soruların yanıtını arıyorum:

– Çocuğumu aşılatmak doğru mu ya da

Yazının devamı...

Hayır Demeden, Özgür Çocuk Yetiştirmek

30 Eylül 2016

Üst üste gelmeseydi valla yazmayacaktım, ama bir anne olarak beni düşündürdü bakalım siz ne diyeceksiniz? Konu şu: Bir-iki gün arayla birkaç anneden duydum: Birisi “Evde karar aldık, biz oğluma hiç hayır demiyoruz.” diyor. Öbürü 2, 3, ve 5 yaşındaki üç çocuğu için “Hayır demeden yetiştirmeye karar verdik çocuklarımızı, böyle daha özgürler… İstedikleri zaman yatıp kalkıyorlar, istedikleri yerde istedikleri şeyleri yiyorlar. Biz böyle mutluyuz.” diyor. Bir diğer anne 8 yaşındaki çocuğuna hemen hiç hayır demiyor. “Artık büyüdü, kendi kararlarını versin, doğruyu yanlışı ayırt etsin, özgür olsun.” diyor. Bir de eskiden duyduğum bir baba vardı “Annem, babam benimle ilgilenmezdi, çok mutsuz bir çocukluk geçirdim. Ben çocuğumla ilgileneceğim, hiçbir söylediğine hayır demiyeceğim, her istediğini yapacağım…” demişti. Kulağımda yer etmiş. Kısacası bizim yaşlarımızdaki bazı ebeveynler arasında yeni trend çocuğa asla hayır demeden büyütmek… Gerekçesi de daha özgür çocuklar yetiştirmek…

Bakalım bu trend neden çıkmış? Bazı uzmanlar diyor ki:

Çocuğa sık sık hayır derseniz, çocuk dünyayı olumsuz-negatif bir yer olarak algılar. Bu da büyüdüğünde negatif bir insan olmasına, liderlik etmeye çekinmesine yol açabilir.

Kim çocuğunun negatif bir yetişkin olmasını ister ki… Kaldı ki çocuğa hayır denildiğinde ardından gelen mızmızlanma, ayağı yere vurma ve ağlamalarla baş etmeyi kim ister? Bu nedenle belki de evet demek daha kolay… Çünkü evet pozitif bir kavram. Bir de evet deyince, çocuk o an için gülümseyince dünyalar bizim oluyor değil mi? Belki de hep evet diyerek, biz de özgür çocuklar yetiştiren iyi bir ebeveyn oluyoruz.

Hayır Duymadan Yetişen Özgür Çocuklar

Hiç hayır duymadan yetişen bir çocuğu sizce nasıl bir gelecek bekliyor? Biraz beyin jimnastiği yapalım.

Çocuğun iyi kötü 6-7 yaşına kadar (anaokuluna gidiyorsa 3-4 yaşına kadar) çoğu zamanı evde geçiyor, ilk terbiyeyi aileden alıyor. Hiç hayır duymayan, yemesinde içmesinde, yatmasında kalkmasında hiçbir sınır olmayan, sonsuz özgür bir çocuk anaokuluna ya da ilkokula başlayınca ne olacak? Belki o çocuk hareketlerinde hiç kısıtlama olmadığı için ileride dahi bir sanatçı ya da bilim adamı olur. Sanırım pek çok ailenin sonsuz özgür çocuk yetiştirirken gizliden gizliye hayali bu… Ya da ilk verdiğim örneklerden hareketle çocukken kendi ailelerinden bulamadıkları ilgi ve özgürlüğü kendi çocuklarına sonsuz bir şekilde vererek, bazı ebeveynler manevi bir tatmin yaşıyor olabilir. Kim bilir? Ancak başarılı sanat ürünleri ya da bilim ürünleri veren o dahi çocukların büyük çoğu bunu özgür düşüncelerinin yanısıra disiplinli çalışmaları sayesinde gerçekleştiriyor. O başarılı çocuklar belli bir saatte yatıp, belli saatte kalkıp, ilgi alanları neyse o konuya bir gün içinde saatlerini veriyor ve bu düzeni uzun yıllar boyunca sürdürdükten sonra başarılı ürünler vermeye başlıyor.

Asla hayır denmeyen bazı günümüz çocukları da büyük ihtimalle bir şekilde okuyup meslek sahibi oluyorlar. Ancak büyüme sürecinde onlarla aynı sosyal ortamları paylaşan insanlar sizce neler düşünüyor? Evde sınırsız özgürlüğe sahip olan bir çocuğun aynı davranışları okulda da devam edeceğini varsaymak çok da yanlış olmaz. Ancak evin tam tersine okulda mutlaka bazı kurallar var. Sınıfta öğretmen arkadaşlarına kitap okurken susmayan (çünkü canı şarkı söylemek istiyor), arkadaşının elinden boya kalemini gönlü istediğince alan (çünkü o mavi kalemle boyamak istiyor), herkes belli bir aktivite yaparken yerde yatıp tepinen (çünkü aktivite kurallarına uymak ona göre değil), gece keyfine göre bir saatte yattığı için sabah yataktan kalkmak istemeyen, okula gitmek istemeyen ve sırasında uyuklayan, öğle yemeğinde sebze verilince elinin tersiyle itip şeker ve patlamış mısır yemek isteyen özgür çocuğumuz… Sanırım böyle bir çocuğu okula vermeye de gerek yok öyle değil mi? Çünkü çocuk okulda uyumsuz ve mutsuz, çevresindeki arkadaşlar mutsuz, öğretmen şikayetçi… Bu çocuğu okula göndermek yerine evde eğitim vermek daha mantıklı. Sonsuz özgür çocuk yetiştirmek isteyen aileler buna hazır mı?

Yazının devamı...

Çocuğum oto koltuğuna oturmak istemiyor

7 Ağustos 2016

Instagram’da haftada en az bir kez rastlıyorum. Aile arabada seyahat ediyor, anne önde, 2-3 yaşındaki çocuk arkada… Müzik sonuna kadar açılmış, keyifle radyodaki şarkıya eşlik ediliyor. Çocuk arka koltukta ayakta dikiliyor. Müziğin temposuna göre kah iki koltuğun ortasına gidiyor, kah sola, kah sağa geçiyor, bazen arka koltuktan anneye sarılıyor. Alttaki yorumlara bakıyorum. Genelde “Ayyy, harika!“, “Sesiniz ne kadar güzel“, “Kuzum ne kadar güzel eğleniyor maaşallah.” diyorlar. Sadece bir kadın, ezilip, büzülüp, biraz da çekinerek “Ama ufaklık keşke oto koltuğuna otursaymış.” diyor. Uvvvv! Ne yaptın sen bacım! Küfürden beter. Hemen cevaplar geliyor: “Annesinden iyi mi bileceksin.“, “Yine geldi keyif bozucular…“. Anne de rahat: “Trafik zaten ilerlemiyor, çocuk sıkıldı. Sonra bağlarız teyzesi…” diyor. Bu tabloda size ters gelen şey, keyifle seyahat eden aileye müdahale eden kadınsa bu yazıyı en çok siz okumalısınız…

Gerçek Tablo

Çocuklarda oto koltuğu, yetişkinlerde emniyet kemeri takmanın önemi güzel ülkemde bir türlü anlaşılmadı, anlaşılamıyor. Rica etsen olmuyor, “Çok önemli!” desen “Biliyoruz” diyorlar, ama uygulayan yok. Israr edince “Aman sen de abartıyorsun, şuradan şuraya gideceğiz, bir tek senin çocuğun mu kıymetli!” diyorlar. Böyle diyenlere “Evet çocuğum kıymetli. Senin çocuğun da kıymetli, bütün çocuklar kıymetli. Bu nedenle oto koltuğu şart…” diyorum.

2011 senesinde Can’ı doğuracağım hastanede hamilelik/annelik/bebek bakımı eğitimi almıştım. Eğitimin bir parçası da bebek güvenliğiydi. “Bebeğinizi araba koltuğuna bağlamadan hastaneden çıkmanıza izin vermezler.” dediler. Hastanedeki eğitimden eve dönünce ilk işim internetten yeni doğanlara uygun araba koltuğu bakmak oldu. Uzun araştırmalardan sonra Chicco Keyfit 30 Infant Car Seat‘te karar kıldık. Yaklaşık 1-1,5 sene sonra Can mevcut koltuğuna artık sığmamaya başlayınca Britax Frontier 85 Combination Booster Car Seat‘ terfi ettik. Yeni koltuğumuzu şu anda 5 yaşında olan Can için kullanmaya devam ediyoruz ve Can yaklaşık 54 kilo olana kadar bize hizmet edecek.

Çocuklarda oto koltuğu kesinlikle taviz verdiğimiz bir konu değil. Can hastaneden çıktığı gün oto koltuğuna oturdu. Bugüne kadar da bir gün bile oto koltuksuz seyahat etmedi. Türkiye’ye tatile giderken ya kendi koltuğumuzu götürdük ya da güvendiğimiz akrabalarımızdan onların artık kullanmadıkları oto koltuklarını ödünç aldık. Oto koltuğu bulamadığımız durumlarda yürüyerek dolaştık ya da evde kaldık. Çünkü hiçbir seyahat ya da gezme çocuğumun sağlığından ve yaşamından önemli değil.

Şimdi bazı arkadaşlar diyor ki…

Dost acı söylermiş derler, mazur görün. Laf aramızda çocuklarda güvenli seyahate azami dikkat gösterirken, kendi yaşamımı da seviyorum. Kemer takmasını hatırlatmayı hakaretle eşdeğer sayan yurdum insanı bir yana, ben arka koltukta seyahat ederken bile kemer kullanırım. Sıkılsam da, oflasam da, 10 saatlik yola gitsem de, sadece köşedeki bakkala gitsem de kemerimi takarım. Direksiyonuma çok güvensem de, eşim çok dikkatli araba kullansa da takarım. Çünkü siz ne kadar iyi bir sürücü olursanız olun, trafikte kontrol edemediğimiz bir de karşı taraf var. Bununla beraber güzel yurdumun bazı güzel insanları, hani o eğitimli, kültürlü diye bildiğimiz kişilerin bir kısmı emniyet kemeri takmak istemiyor. Bir de, arabanın emniyet kemeri alarmı ötmesin diye kemeri önce kilitleyip, sonra üzerinden çıkaranlar var, onu da ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.

Bizde çocuklarda oto koltuğu zorunluluğu rivayate göre 2010 senesinde geldi. Şaka gibi 55 liralık da cezası varmış. Verelim 55 lirayı çocuk rahat rahat seyahat etsin değil mi? Zaten oto koltuğu cezasını uygulayan bir trafik polisi olduğunu bugüne kadar duymadım.

Yazının devamı...

Ne Menem Bir Şeymiş Bu Montessori

14 Ocak 2016

Bir süre önce zavallı bir modern anne Facebook hesabında çocuğuyla beraber yaptığı bir Montessori etkinliğini paylaşmıştı. Her paylaşımın altına olumsuz bir yorum yapmadan rahat edemeyengillerden biri altına hemen bir yorum ekleştirmiş: “Bu ne yav, minicik çocuklara bezelye ayıklatmayı bize etkinlik diye yutturuyorlar.” O esnada iş mi yapıyorum, ne yapıyorum, elim meşgul, bu tür durumlar için sakladığım pekbilmişlik madalyasından o yorumcu bünyeye takdim edemedim. Bunun yerine ortam bir anda dalgalandı, dünya siyah-beyaza dönüştü, 20 sene öncesine (vay babam vay, yaşlanmışız) flashback yaptım. Sene 1995… Mevsimlerden sonbahar… Sicilya :) … Üniversite öğrencisiyim. Anlatıyorum bak çok matrak hikaye, dinle…

O sene hayatımda en çok etkilendiğim ilk 10 film arasında girmeye aday Braveheart (Cesur Yürek) çıkmış. Bir değil, iki değil, manyak mıyım bilmiyorum ama, 7 kere sinemada izlemişim. Sanırım Türkiye gişesinin büyük kısmı benim ve arkadaşlarımın öğrenci harçlığından çıkmıştır. Gençlik işte sevgili okur, gençlik… Bu da yetmemiş evde, tatilde, komşuda olmaya bakmadan televizyon kanallarında ne zaman bulursam tekrar seyretmiş diyalogları ezberlemişim. Manyaklığa gel…

Braveheart’ı bugüne kadar hiç izlememe şuursuzluğunu yapmış olanlar için tek cümlelik özet: Bir İskoç köylüsü olan William Wallace’ın eşini öldüren İngiliz askerlerinden intikam almak için başlattığı kişisel öç hareketinin bir ulusun bağımsızlık yolunda uyanışına dönüşünü anlatır. Nispeten tarihi gerçeklere dayanan filmde aşk, intikam, savaş, politika, komedi ve dibine kadar duygu vardır, özellikle final sahnesinde ağlamayan insan değildir, taştır. Buraya nereden geldik derseniz, az önce havamı bulup Braveheart’ın soundtrackini de koymuşum ki media playera, dua edin konumuz bu olmadığı için birkaç paragrafla kurtulacaksınız. Neyse, sabırlı olursanız Montessori konusuna döneceğim inşallah. Filmde Wallace’in Sterling savaşından hemen önce İskoç askerlerini gayrete getirmek için yaptığı bir konuşma vardı, hiç unutmam. Sterling savaşından önce askerlerin çoğu William Wallace’ı hiç görmemiş, ancak onun hakkında kulaktan kulağa yayılan, İngilizleri nasıl tepelediğini anlatan abartılı kahramanlık hikayelerini duymuştur. Wallace’ın savaş meydanında yaptığı konuşma şöyle başlar:

– Wallace: Sons of Scotland, I am William Wallace.

– Young soldier: William Wallace 7 feet tall.

– Wallace: Yes, I’ve heard. Kills men by the hundreds, and if he were here he’d consume the English with fireballs from his eyes and bolts of lightning from his arse.

– Wallace: İskoçya’nın oğulları, Ben William Wallace.

– Genç asker: William Wallace is 7 feet uzunluğundadır. (2 metre 13 cm)

Yazının devamı...

Oğlum Bilgisayara, Telefona ve Tablete Saldırıyor

30 Kasım 2015

Okurlarımdan Amir, küçük oğlunun ekran kullanımıyla ilgili sorun yaşıyor. Amir taa İran’dan yazıyor…

Eşim ve 3 yaşında oğlumuzla birlikte İran’da, Urmiye sehrinde yaşıyoruz. Oğlum Canalp bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlar gibi cihazları kullandığımızda sabırsızca saldırıp elimizden almaya çalışıyor. Bu duruma bir çözüm getiremedik şimdiye kadar. Bu konuyla ilgili tecrübelerinizi cok merak ediyoruz.

Selam Amir,

Çocukların ekran kullanımıyla ilgili sorunu nasıl yanıtlayacağımı düşünürken kendimi birden çok yaşlı hissetim ?? Neden mi? Bizim neslin ekran kullanımıyla, çocuklarımızın ekran kullanımı arasında dağlar kadar fark var. Televizyonun renksiz olduğu zamanı hayal meyal hatırlıyorum. Bilgisayarla üniversite çağında tanıştım. Babam ilk bilgisayarımızı eve getirdiğinde fare (mouse) tutmayı bilmiyordum. Cep telefonları çıktığında gereksiz olduğunu düşünmüştüm. Bana göre insan ya işinde ya da evinde olurdu, her ikisinde de sabit telefonlar varsa cep telefonuna ne gerek vardı… Sokağa çıktığımızda biriyle buluşacaksak trafiği de göz önüne alarak yer/saat bildirir, genelde sorun yaşamazdık. Zaman ne kadar çabuk değişti. Hayatımıza belli bir yaştan sonra girseler de şu anda tüm bu elektronik cihazlar ayrılmaz bir parçamız.

Oğluma bakıyorum. Televizyon, cep telefonu, tablet ve akıllı telefon gibi aygıtlar doğumundan beri var. Hepsini kullanmasını biliyor ve eminim ilerleyen senelerde bizden daha iyi kullanır duruma gelecek. Teknoloji yaşantımıza pek çok fayda kattığı gibi daha önce gündemde olmayan bazı sorunlara da yol açıyor. “Madem teknoloji sorun yaratıyor, kullanmayıversinler!” diye işin içinden çıkmak kolay, pratik ya da doğru değil. Bunun yerine bilinçli pek çok aile çocuklarının ekran kullanımını denetleme yoluna gidiyor. Çocuğun uygun içeriğe, uygun süre boyunca erişmesine izin veriyor.

Amir’in sorusundan hareketle, ekran kullanımı konusunda ailelere yardımcı olacak bazı önerilerim olacak. Sorunun aslında iki yönü olabileceğini düşünüyorum. Birincisi, çocuğun ekran kullanımının makul bir sürede ve uygun içerikte olması, ikincisi, çocuğun teknolojik aletleri kullanırken doğru davranışlar sergilemesi… Çocukların ekranla ilgili olumsuz davranışlarının da sebeplerini ele alıp, bunlara çözümler bulmaya çalışacağım.

Çocuğunuzun Ekran Süresini ve İçeriğini Belirlemek

Yazının devamı...