Yeni başbakan, eski sorun...

Yeni başbakan, eski sorun...


Abdullah Gül için, "Washington’ın en yakından tanıdığı AKP’li" demek yanlış olmaz. Ankara’da görev yapmış ve o dönemde Gül ile çeşitli defalar görüşmüş bir ABD’li diplomata göre, Türkiye’nin yeni başbakanı, "iç ve dış politikadaki ılımlı mesajları Washington’da öteden beri not edilen, Türk - Amerikan diyaloğunu, yakın ve yapıcı bir çizgide sürdürmek isteyeceğine inanılan" bir siyasetçi.
Bu izlenimin oluşmasında, Gül’ün son yıllarda ABD başkentine yaptığı ziyaretlerde izlediği tavır ve verdiği mesajlar da etkili oldu.

Öne çıkan "İkinci Adam"...
Refahyol döneminde devlet bakanı olarak, daha sonra Fazilet Partisi’ndeyken ve nihayet AKP yöneticisi sıfatıyla Washington’a gelen Gül, bu ziyaretlerin hiçbirinde yalnız değildi.
Şubat 1997’de, o zamanki Clinton yönetimi, bir yandan Gül ile, Refah’ın Türkiye’yi nereye götürmek istediğini konuşurken, bir yandan da aynı anda Washington’da bulunan, dönemin genelkurmay ikinci başkanı, emekli orgeneral Çevik Bir’den Türk ordusunun Refah’ı nerede durduracağını dinliyordu. Türk siyasetindeki şizofreni aynen ABD başkentine de taşınmıştı: Gül, "hükümeti," Bir ve yine aynı sırada Washington’ı ziyaret eden, o günün dışişleri müsteşarı, emekli büyükelçi ve şimdiki CHP milletvekili Onur Öymen ise "devleti" temsil eder haldeydiler. Gül, Refahyol’un başbakanı Necmettin Erbakan’ın Batı karşıtı söyleminden kendisini ayrı tutma çabası ile, bu şizofreniye bir üçüncü boyut eklemişti.
Ardından Kasım 1999’da, daha sonra kurultayda karşısına rakip olarak çıkacağı FP lideri Recai Kutan’la birlikte Washington’a geldiğinde, verilen mesajların ince ayarını yapmak, Kutan’ın eksik bıraktıklarını tamamlamak ve FP’yi ABD’ye, "içte tam demokrat ve ılımlı, dışta Batı ile işbirliğine yatkın ve sorun çözücü bir siyasi oluşum" diye pazarlamaya çalışmak Gül’e düşmüştü. Washington, "Refahyol deneyiminden ders çıkardık" ifadesini ilk Gül’den duymuş, Türkiye’nin bir zamanlar "İslam Ortak Pazarı" fikrini işleyen siyasi hareketinin artık "Avrupa Birliği’ne üyelikten yana" olduğunu en kapsamlı biçimde Gül’den dinlemişti.
2002 kışında Washington’da bu kez Recep Tayyip Erdoğan’ı görücüye çıkaran AKP heyetinin de, ABD’liler açısından en tanıdık simasıydı Gül. Gerçi Bush yönetimi, Türkiye’deki koalisyon hükümetinin hatırına, AKP heyetine üst düzey bir randevu vermemişti ama, fikir kuruluşlarındaki toplantılar, Erdoğan’ı merak eden ABD’li yetkililer ve analistlerle dolup taşmıştı. AKP ekibindekilerin anlattığı kadarıyla, "bu toplantılara sabahlara kadar soru - cevap provası ile hazırlanan" Erdoğan, ABD’lilere de, özetle "Değiştim" mesajı vermiş, "ılımlı" bir profil sunmuştu. Yine de Erdoğan’ın birçok soruda topu Gül’e attığı, İngilizce avantajı ile, ABD’lilerin meramını uzun tercüme seanslarından önce anlayan Gül’ün de, AKP liderinin muğlak bıraktığı konularda netleşme sağlamaya uğraştığı ABD’lilerin gözünden kaçmadı. AKP heyetinin ziyaretini izleyen bir Amerikalı analist, Erdoğan’ın bazı gaflarının önünü keserken, önemli saydığı bazı mesajlarının da altını çizmeye çalışan Gül ile ilgili izlenimini, "arkada duran, ama arka planda kalmayan bir İkinci Adam" diye özetlemişti o zaman.

Erdoğan başbakan olana dek...
Bu sütunda geçen hafta da yazdığım gibi, Washington, Erdoğan’ın başbakan olmasına yolu açacak Anayasa değişikliğinin, Türkiye’de istikrar açısından hayırlı olacağına inanıyor. Gül, ABD’lilerin iyi tanıdıkları ve belki Erdoğan’dan daha rahat diyalog kurabilecekleri bir siyasetçi olsa bile, Washington’a göre işin makulü, "birinci adamın" başbakanlık koltuğuna oturup sorumluluğu birinci derecede üstlenmesi ve Ankara’da ikibaşlılık görünümünün engellenmesi.
Ancak Erdoğan başbakan olana dek (belki birkaç ay, belki de 2004 yerel seçimlerine kadar), AKP hükümetine düşecek öylesine kritik dış politika görevleri var ki, Gül’ün göstereceği liderlik son derece önemli olacak.
Bu kapsamda, Gül’ün AB ve Kıbrıs’tan "Önceliğimiz" diye söz etmesi Washington’ı memnun etti. ABD yetkilileri, Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın da, geçen hafta BM Genel Sekreteri Kofi Annan’la görüşmesi ardından söylediği gibi, Annan’ın Kıbrıs Planı ile önemli bir açılım yakalanabileceğine inanıyorlar ve bu kapsamda AKP’nin "müzakereye açık" olduğunun işaretini vermesinden umutlanıyorlar.
Eski dışişleri bakanı Şükrü Gürel’in giderayak yaptığı "komplo" açıklaması konusunda görüşlerini sorduğum bir ABD’li yetkili, bu sözleri, "Türkiye’ye bugüne dek hiç yardımcı olmamış bir alışkanlığın devamı" saydıklarını belirterek "Kıbrıs’ta çözüm, ancak ve ancak iki tarafın da tavizi ile mümkün. BM planı, hem Türk hem Rum taraflarının tavizine dayanıyor, ancak bazı temel Türk tezlerine de sahip çıkıyor. AKP’nin, planı müzakere temeli alabileceğini söylemesi, yeni Türk hükümetinin, bu eski sorunda yol açıcı olabileceği umudu doğuruyor" dedi.
Ankara’da, Kıbrıs’ta çözümü isteyenler kadar, hiç ama hiç istemeyenlerin de olduğuna inanan Washington, çözüm karşıtı tutumun Türkiye’nin AB macerasını da er geç bitireceği kanısında. Önümüzdeki günlerde, Kıbrıs konusunda Ankara’da edilecek her laf ve atılacak her adım o nedenle ayrı bir önemseniyor.
Şimdi Gül’ün başbakanlığındaki yeni hükümetin, Kıbrıs’ta "çözüm yanlısı" bir politikayı gerçekten benimseyip benimsemeyeceği ve (Erdoğan’ın bu konulardaki cehaletini açığa vuran son gaflarını yinelemeyecek bir ciddiyetle) Kıbrıs dosyasını önüne alıp çözüm yönünde içte ve dışta konsensusu zorlayıp zorlamayacağı merak konusu. Gül, bütün güçlüklere rağmen bu yönde liderlik gösterebilirse, Kıbrıs Türkü’nün de, Türkiye halkının da ufkunu ferahlatacak bir adım atılması mümkün.