Covid-19 turizm sektörünü nasıl etkiledi?

6 Ağustos 2020

Kurban Bayramı'nı geride bıraktık. Ne üzücüdür ki bayram boyunca maskesiz, sosyal mesafenin hiçe sayıldığı kalabalık görüntüler ekranlarımızı süsledi. Aylarca evde kalarak hali hazırda da kalmaya devam eden benim gibi insanları bu durum endişelendiriyor. Vakalarda ciddi artış olacağı bilim kurulu üyeleri tarafından öngörülüyor. İpin ucu bu kadar kaçmışken kime ne desek boş.

Pandemiyle birlikte evde kaldığımız günlerde Instagram mart-temmuz ayları arasında canlı yayın yapmış ve merak edilen konularla ilgili alanının önde gelen isimleri ve yakın dostlarımı ağırlamıştım. Eylül ayıyla birlikte bu yayınlara yeniden döneceğim.

Mayıs ayında "Korona Sonrasında Turizm Hizmetleri" konu bağlığıyla; Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Turizm Fakültesi, Turizm İşletmeciliği Bölümü, Dekan Yardımcısı ve Öğretim Üyesi Dr.Ebru Özlem Güven ile canlı yayında buluşmuştuk. Ebru, eski iş arkadaşım olduğu gibi hayatımda özel yere sahiptir. En özel anlarımızda hep beraber olduk. Her zaman çok değerlidir. Ömür boyu dostluğumuz baki :)

Ebru ile sohbetimizi soru cevap şeklinde gerçekleştirmemiş olsak da; bu güzel anı yazıya da dökelim istedik. Aradan uzun zaman geçmiş olsa da Covid-19 sonrası turizm ve yeni dünya düzeni hakkında Ebru'nun görüşlerini paylaşmak isterim. Bir kişiye bile fayda ve farkındalık sağlayabilirsek ne mutlu bize :)

Değerli dostum Ebru'ya bir kez daha teşekkür ediyorum. Sağlıkla, sevgiyle kalın.

Covid-19 Sonrası Dünya'da ve Türkiye'de turizm nasıl olacak?

Turizm sektörü Covid-19 sonrasında, en çok zarara uğrayan sektörlerin en başında gelmektedir. Avrupa'yı içerisine alan ve Türkiye'nin içerisinde olduğu Turizm sektöründe %40 gerilemenin 2020 sonuna kadar sürmesi söz konusudur.

Dünyadaki örneklerde olduğu gibi ülkemizde de Kültür ve Turizm Bakanlığının önlem bakımından işletme kapasitelerini yarı yarıya indirme kararı da, bunun böyle süreceğini göstermektedir. Toparlanma yılı en erken 2021 olarak ön görülmekle beraber turizmde büyümenin %3 gerileyeceği IMF tarafından ön görülmektedir.

Yazının devamı...

TikTok'ta yaşama!

10 Temmuz 2020

Tiktok; Dünyada 2 milyar kez indirilen Türkiye'de yaklaşık 30 milyon kullanıcısı olan 15 sn'lik videolar paylaşılan bir platform. Tiktok videolarının ilgi çekebilmesi için kullanıcılar saçmalık, gariplik ve komiklik üzerine paylaşımlar yapıyor. Tiktok ülkemizde çok sevilen bir uygulama. ABD ve Hindistan'dan sonra en çok kullanan ülke olarak Türkiye geliyor. En fazla gençler ve çocukların kullanması da dikkat çekici.

Geçtiğimiz günlerde kullanıcıların tüm kişisel verilerine eriştiği iddia edilen TikTok uygulaması farklı ülkelerde yasaklanmaya, soruşturulmaya başlandı bile! İngiltere ve Hollanda çocukları korumak için TikTok üzerine soruşturma açarken Avrupa Birliği'de uygulama ile ilgili yaptırımlara hazırlanıyor. Hong Kong'ta yürürlüğe giren güvenlik yasasıyla birlikte TikTok kullanılmıyor. Ülkemizde de Kişisel Verileri Koruma Kurulu (KVK) uygulamanın kişisel bilgileri ihlal edip etmediği veri güvenliği açığı iddiaları üzerine inceleme başlatmış durumda.

Tiktok kullanıcıları bir amaç uğruna hayatlarında olan ya da olmayan özelliklerini gözler önüne sunmak için her türlü yolu deniyor. Abartılı hareketler kadar hakaretler, ilginç eylemler TikTok'ta mübah sayılıyor. Kısa sürede fark edilmek, ünlü olmak hayaliyle çok kişi bu dünyanın içinde. İnsanların şöhret olma ihtiyacı TikTok'ta abartılı durumda.

Güncel ve popüler olan ne varsa TikTok'ta o kadar etkileşim alıyor. Uygulamada etiketler önemli bir role sahip olduğu için ilgi alanına göre herkes istediği etiketi arayabiliyor. Meydan okumalar, şakalar, grup etkinlikleriyle birleşiyor. TikTok'ta popüler olan şarkılar söyleniyor, garip dans figürleri, saçma hareketler ve soru-cevap etkinlikleri revaçta. Popülerlik uğruna gerçek hayatta asla yapılmayacak hareketler, davranışlar "rol yapıyorum nasıl olsa" diyerek normal sayılıyor. Dijital kişilik ve gerçek kişilik birbirine karışıyor. Etkileşim, beğeni ve yorum sayısıyla popülerlik uğruna hayatlar suistimal ediliyor.

Dün Afyonkarahisar'da Tiktok'ta paylaşmak için video çekerken taş ocaklarının açtığı su dolu çukura düşerek hayatını kaybeden Oğuzhan Baylan haberini tüm haber sitelerini ve televizyon ekranlarından izledik. Daha önce de benzer durumu selfie çekerken görmüştük. Ne üzücüdür ki etkileşim arzusu hayatlara mal oluyor.

Tiktok; kullanıcılar arasında akımları oluştururken kimse bağımlılık, yeme bozuklukları, psikolojik rahatsızlıklara sebep olabilir mi diye düşünmüyor. Ayrıca paylaşılan videolara sonrası gelen yorumlar sıklıkla küfür ve argo içerirken kimse şiddet mesajlarına ya da videolarına tepki vermiyor. Çıplaklık, cinsellik, şiddet, uyuşturucu kullanımına teşvik videolarını yaşı küçük olanda büyük olanda izliyor. Siber zorbalık, cinsel istismar, çevrim içi güvenlik sorunları fazlasıyla ortaya çıkıyor. Video paylaşımlarıyla kullanıcılar hedef haline geliyor. Ailelerin, gençlerin ve 13 yaşından küçük çocukların çok dikkatli olması gerekiyor. Kötü örnek teşkil eden içerikler TikTok'ta fazlasıyla mevcut. Çocuklar için ciddi filtreleme uzak tutmak en iyisi.

Sosyal medya kullanımının en büyük yan etkisi bağımlılıkken insan sağlığına verdiği zararlar ile ilgili araştırmalar yapılmaya devam ediliyor. Sosyal medyanın aşırı kullanımının depresyon, kaygı, stres, huzursuzluk vb sorunlara yol açtığı ortaya koyulmuş durumda. .

Şimdi size soruyorum "Sosyal Medya İçin Ölmeye Değer mi?

Yazının devamı...

Günlerden Hıdırellez

5 Mayıs 2020

#evdekal ile geçen bilmem kaçıncı gün. Evlerin içindeyiz. Yüzyılın pandemisine denk geldik. Şu güne kadar sayısız haber okudunuz. Belki de okumamayı tercih ettiniz. Ben bana ne iyi geliyorsa onu yaptım. Oradan buradan gelen mesajları, videoları okumadan sildim. Kıyamet senaryolarına kapattım kulaklarımı. Bilim ve teknoloji gündemimin tam ortasında.

Bu yazıyı okuyorsanız sağlıklı ve evde olduğunuzu düşünüyorum. Hayat devam ediyor. Her ne şartta olursak olalım her duruma alışmaya çalışıyoruz. Evde kaldığım ilk günlerde sudan çıkmış ördek gibiydim. Duruma alışmaktan öte hayatın verdiği kadarıyla da yetinmeye çalışıyorum. Hala da olduğu kadar olur diyerek zorlamadan yaşamaya çalışıyorum. Kabul etmek benimkisi. Yıllar sonra yaşadığımız günlere bakıp "ne zamanlardı" diyeceğiz biliyorum.

Sadece yaşamak... Sihirli kelimemiz bu olsun. O kadar çok duruma alışmaya çalışıyoruz ki. Bir düşünün; zorunlu haller için maskeyle sokağa çıkarken, eldivensiz herhangi bir yere dokunmayı bundan önce düşünür müydük? Hayatın durma noktası geldiği günlerde sağlıklı ve özgür olmak ne kıymetliymiş. Sayısız durumun içindeyiz. Var olalım yeter ki...Hayat akışında ne getirdiyse kabul...

Bugün Hıdırellez. Baharın ve bereketin müjdecisi olarak inanan herkese mutluluk verir. Sayısız ritüel ve dilek mesajları paylaşılır. Annemin anlattığı günden bu yana hep heyecanla beklerim. Genç dönemimde o kadar önemsememiş olsam da 30'lu yaşlarımla birlikte hayatımda olmaz oldu. İnanmanın bu kadar güzel vücut bulduğu bir gün. Bugün de aynı heyecanla gül ağacına dileklerimi asacağım. Bu sene tek fark dilekleri yazdığım kağıt deniz ile buluşamayacak. Varsın olsun.

Hayatın içinde olduğumuz günler yine gelecek. Yeni bir dünya düzeni ortaya çıksa da hayat devam edecek. Asıl bu süreç bize neler öğretti, neler bizim için daha anlamlı.

Yeşim olarak hayatı hep dolu dolu yaşayan bir kadındım. Bundan sonrasında da daha fazla yaşamaya ve hiçbir anı ertelememeye karar verdim. Klinik psikolog ve varoluşçu psikoterapist Ferhat Jak içöz'ün "Kendin Olmanın Dayanılmaz Hafifliği" kitabından da bahsetmek isterim bu kararımla birlikte. Uzun zamandır okuma listemde olan ve ne büyük tesadüf ki şu günlerde okuduğum kitapta "Bu dünyada kendimizden başka evimiz yok" satırları öyle derin anlam taşıyor ki... Okumadıysanız mutlaka okuyun derim.

Ertelemeyin hayatı, sevdiklerinizi... İnanın yaşam dediğiniz iki nefes arasında. Yaşayın değerini bilerek... Hem zaten "öyle bir geçer zaman ki" .

Yeşim Mutlu

Yazının devamı...

Aşka küsmek olur mu?

12 Şubat 2020

Şubat ayı kadar aşkın konuşulduğu bir ay yok. "Sevgililer Günü" sebebiyle herkeste bir aşk hali gidiyor.

Sevgililer gününün tarihçesi 3.yüzyılda Aziz Valentine'nin gizli kıydığı nikahlara dayanıyor. Roma İmparatoru Claudius II, orduyu güçlendirmek için genç erkeklerin evlenmesini yasaklar. Aziz Valentine'de gizli nikahlar düzenleyerek sevenleri evlendirmeye devam eder. Bu durum ortaya çıkınca da Aziz Valentine 14 Şubat'ta idam edilir. Bu nedenle 14 Şubat Sevgililer günü kutlanmaya başlanır. Aşkın ferman dinlemediği ortada :) Zamanında olan Aziz Valentine'ne olmuş.

Ülkemizde dahil birçok ülkede kutlanan sevgililer günü sebebiyle; sevgililer birbirine hediyeler alırken sevgilisi olmayanlarda bu gün ya yalnız kalmayı seçiyor ya da alternatif kutlamalara katılıyor. Aziz Valentine günümüzde yaşasaydı acaba sevgililer günü için ne düşünürdü? Bırakın hediye almayı, sevin sevilin mi derdi? Hiç fikrim yok.

Sevgililer gününde sevgilisi olmayanlar için bugün bazen can sıkıcı olabiliyor. Sırf sevgililer gününde sevgilisi olsun diye sevgili olan kişilerde olabiliyor. İlişki durumu güncelleniyor, cafcaflı reklamlara tıklanıyor, hediyeler alınıyor, planlar yapılıyor. Ey Valentine sen nelere kadirsin!

"Aşk, sadece bir güne mi özel kutlanmalı? Sevgililer günü mü aşkı özel kılan? " soruları her sevgililer gününde ortaya çıkar. Hararetli konuşmalar yapılır. Herkesin aşka bakışı, sevgililer günü anlayışı farklıyken cevap çoklukla yetersiz kalır. Bana hiç sormayın aşık olduğu zaman aklı seyahate çıkanlardandım:) Eskiden aşka aşıktım, ama çok yıldır aşkın aşk halini seviyorum. Bana göre hayatın her anında aşk var. Okuduğunuz bir satırda, dinlediğiniz şarkıda, izlediğiniz bir filmde, kokladığınız çiçekte...

Fuzuli'ye sormuşlar:

- Sevmek mi güzel sevilmek mi?

- Sevildiğine emin olamazsın hep içinde bir şüphe kalır. Lakin sevdiğini bilir ve hissedersin. O yüzden sevmek

Yazının devamı...

Yaratılış amacım kitabımmış

24 Ocak 2020

Hatıralar değil midir unutulmayan? Hayaller değil midir gerçekleşmesi için zaman bekleyen? Sekiz sene önce bir kitap projesi için Mario Levi'nin fotoğraflarını çekmiştim. Mario Levi ile tanıştıktan sonra satırlarıyla beni derinden etkileyen yazarın öğrencisi olmayı hayal etmiştim. Tam sekiz sene sonra bir eylül ayında "bir gün mutlaka katılmalıyım" dediğim "Mario levi ile Yaratıcı Yazarlık Atölyesi" ne katılarak 12 hafta boyunca kendisinden yeni anılarını ve hikayelerini dinleyeceğimi bilemezdim.

Atölye Maçka'da katıldığım yaratıcı yazarlık atölyesinde bir masa etrafında buluşup Mario Levi'den ders dinlemek terapi gibiydi. Kelimelerimizle çıplak kalırken, satırlarımızda farklı hayatlarda buluşuyorduk. Çok güzel hikayelerini olan, kelimelerle dans eden muhteşem kadınlarla tanıştım.

12 haftanın son dersinin asla son olmayacağını biliyordum. Çünkü zamanım elverdikçe derslere katılmaya devam edecek, bu harika kadınların hikayelerini paylaşacaktım. Ders çıkışı sohbetlerimizi şimdiden özlüyorum.

Atölyenin bana kazandırdığı bu harika kadınlardan biri de Ayfer Gültekin. Sevgili Ayfer; içinden geldiği gibi yaşadığı bu hayatta yazdığı kitabıyla çok farklı dünyaların kapısını aralıyor. Gerçekten şu hayatta hiçbir şey tesadüf değil.

Ayfercim, "İki Ucu Boklu Değnek" kitabın gerçek hayattan kurgulayarak yazdığın bir kitap. Kitap yazma fikri nasıl ortaya çıktı biraz anlatır mısın?

Uzun yıllar gittiğim ülkelerde yaşadığım deneyimleri, hayatın içinde karşılaştığım olayları, insanları, anları hep yazdım. Ayrıca bazen Allah'a, bazende sevdiğim birine teşekkür mektupları yazardım. "Kuraldışı Akademi" ile karşılana kadar kendi kendime yazdığım metinlerdi bunlar. Sevgili Nil Gün ve Saim Koç'la tanıştıktan sonra onların beğenisi ve teşviği ile kitap yazma düşüncesini hayata geçirmeyi planladım. Fakat yazabilmem için kitap haline gelecek konunun beni heyecanlandırması, birilerinin hayatına dokunması gerekiyordu. Önce kitabıma ben inanmalıydım. Bu sebeple çok iyi bildiğim bir konuyu ele almam gerektiğine inanıyordum. Yoksa ben kitap yazmış olmak için kitap yazmak istemiyordum. Sonrasında yazmaya değer konu ve kişinin zaten hayatımda olan insanlar olduğunu gördüm.Henüz bipolar hastalığı ile ne ben ne de onlar tanışmamıştı. Onlarla birlikte ben de ilk kez o gece tanışmış oldum. İlk hastaneye yatırıldığı gece. Sonrada tam hayatlarının ortasında buluverdim kendimi...

Kitap ile birlikte farklı projeler hayatına girmeye başladı. Önce kitabın İngilizceye çevrildi. Sonra kitabın kahramanına modern dans eşliğinde hayat verdin. Barcelona'da bir sanat galerisinde performans sergiledin. Bizi daha neler bekliyor?

Benim hiçbir gün, kitap yazmak gibi ne bir fikrim ne de hayalim olmadı. Yazmayı çok seviyordum evet. Duygularımı kaleme almak çok özel bir şeydi benim için. Ama benim asıl hayalim sahneye çıkmaktı. Lise yıllarından bu yana, bir gün bir şekilde sahneye çıkmak hayalimdi ama bir gün yazacağım kitabımın bana bu yolu açacağını hiç düşünmezdim. Üstelik Barcelona'da bir sanat galerisinde, kitabımla elimden tutularak "haydi çık, sahne senin" denileceğini.

Yazının devamı...

Terapi Odasında Neler Oluyor?

31 Ekim 2019

Kitap okumayı her zaman çok sevdim. Okumayı söktüğüm günden bu yana okuyorum desem yalan olmaz. Ortaokul yıllarından üniversiteye kadar kütüphaneden aldığım kitapları okurdum. Ortaokulda en çok kitap okuyan öğrenci ödülünü aralıksız üç sene almıştım. Hiç unutmam edebiyat öğretmenim " Hangi ara bu kadar kitap okuyorsun, sen hiç ders çalışmıyor musun?" diyerek her okuduğum kitaptan sorular sormuş gerçekten okuyup okumadığımı sorgulamıştı.

Yıllar geçtikçe okuma alışkanlıklarım değişti. Üniversite yıllarımla birlikte kitaplarımı arşivlemeye başladım. Eskiden; okuduğum kitaplarımı rahatlıkla okumak isteyenlere verirken, zaman ile kitaplarımı kimselere veremedim. Aynı kitabı yeniden satın alarak kitapları onlara hediye etmeye başladım. Altını çize çize, dantel gibi işlediğim sayfalara dönüp dönüp baktığım çok olur.

Kitaplar, her zaman baştacımdır. Psikoloji kitapları okumaya en büyük kızımın doğumundan sonra başladım. Kızım bugün psikoloji yüksek lisans öğrencisi :) Onun sayesinde de farklı kitapların dünyasına giriyor ve benzersiz yazarlarla tanışıyorum.

Klinik Psikolog Mehtap Güngör; kızımın süpervizörüydü (gözetmen). Çok uzun zaman sonra biz tanıştık, iyi ki de tanıştık. Mehtap Hanım; kitabından bahsettiğinde kitap daha son halini almamış, yayınevine bile gitmemişti.

"İlk söyleşinizi ben yapmak isterim" diyerek sözünü aldığım kitap eylül sonunda raflarda yerini aldı. Üç farklı danışanının hikayesine yer verdiği ve EMDR psikoterapi yaklaşımını anlattığı kitabı "Ukde"yi bugün sizlerle paylaşıyor olmak benim için büyük mutluluk. Terapiye gitmiş biri olarak terapi koltuğuna oturmanın ne kadar zor olduğunu biliyorum. Hele yazmanın zorluğunu hiç düşünemiyorum. Ki Mehtap Hanım kitabında tüm terapi süreci ve ukdeleri muazzam anlattığı gibi bize unutulmaz bir süreç yaratıyor. Kitabı okuduktan sonra epey sarsılıyor insan.

Terapi odasından dökülen hikayeleriyle "Ukde" Dünya'da alanında ilk eserler arasında yer aldı bile. Size söyleşimizi aktarırken ikinci baskıya girmişti. Eminim ki daha çok baskısı olacak. Satırlarla çıplak kaldığınız bir kitap "Ukde". Okumak için kendinize en doğru zamanı hediye edin lütfen. Bu arada söyleşi için yeniden terapi koltuğuna oturdum ama sohbet için o koltukta olmak çok başkaymış :)

TERAPİ ODASINDAN DÖKÜLENLER

Yazının devamı...

Bütünsel Beslen, İyi Yaşa!

1 Ekim 2019

Sevgili Karen Hill ile tanışmamız Mert Tatlı sayesinde oldu. Mert, sağlıklı beslenme ve sağlıklı yaşama duyduğum ilgiyi bildiği için sevgili Karen ile muhakkak tanışmamızı istedi. Karen Hill Türkiye'de ve Amerika'da çok kişinin hayatını değiştirmiş bütünsel beslenme, fitness ve yaşam koçu. Belirli aralıklarla Türkiye'ye geliyor, bütünsel beslenme ve spor programlarıyla insanların hayatına dokunuyor.

Karen ile ikimizde bir araya gelmemizin tesadüf olmadığını tanıştığımız anda hissettik. Karşımda duran muhteşem kadın şu ana kadar hakkında ne söylenmişse hepsinden daha fazlasıydı. Beraber geçirdiğimiz saatlerde Karen'in ve beraber geldiği annesinin enerjisi hepimizi sarmıştı. Karen'i sanki yıllardır tanıyordum. Hayat hikâyesini masaya yatırdığımızda derin bir sohbetin kapıları çoktan aralanmıştı. Konu konuyu açtı, doyumsuz bir gün anılarımızda kaldı.

Karen'in üniversite eğitimiyle başlayan Amerika yolculuğunun hayatının aşkıyla taçlanması, 23 yıllık evlilik, iki evlat ve güçlü aile bağları. Kendini hayatındaki insanların yaşamına adamış harika kadının hikâyesini bir de size ben anlatayım.

Sevgili Karen, Türkiye seni ve eşin Tony'i Kıvanç Tatlıtuğ'un baklava kaslarının mucitleri olarak tanıdı. Her ne kadar Tony şu an İstanbul'da olmasa da sizi biraz senden dinleyelim mi?

Biliyorsunuz ki Tony ile 23 senelik evliyiz ve 23 senedir beraber yaşıyoruz. Biz birbirimizi evlilikte ve mesleğimizde de tamamlıyoruz. Bu hayattaki bütün amacımız nefes aldığımız müddetçe insanlara bir kerelik verilen bu hayatı, kaliteli, sağlıklı, güçlü, iç huzurlu ve kafaca da zinde yaşamaları.Yani var olmak yerine YAŞAMAK ve bu yaşam ile etrafımızdaki kişilere bir IŞIK olmak.

Biz Amerika'da yaşadığımız için bütün dünyadaki Türkler ile online ve bireysel çalışıyoruz. Las Vegas'ta eğitim amaçlı seminerler düzenliyoruz. Şu günlerde üzerinde çalıştığım "Kadınlar" projesi var. Bu projeyi önce İstanbul'a getirmek sonra tüm Türkiye'ye yaymak istiyorum.

Senin ABD'ye gitmen, eşin ile tanışman film gibi bir hikâyeniz var. Bu hikâyenin tam ortasında harika bir eş, anne, ailesine bağlı muhteşem bir kadın görüyorum. Yaşam enerjin ve değerlerine bu kadar bağlı olman ilham verici. Peki, bu dengeyi nasıl sağlıyorsun?

Evetttt! Ailem yani eşim ve çocuklarım bana Allah'tan bir hediye. Ben yaşam enerjimi Allah'tan alıyorum. Ben eşime enerjik ve iyi bir eş olmak istiyorum Çocuklarıma kuvvetli, güçlü ve en önemlisi yalnızca sözle değil yaşadığım hayat ile örnek olmak istiyorum. Aynı anda benimle çalışanlara örnek olmak istiyorum. Ben yapabilirsem onlarda yapabilirler. Ve bütün bunları yapabilmek için kendine bakman ve özen göstermen gerekir.

Yazının devamı...

Bozcaada'dan Paris'e Sanat

12 Eylül 2019

Bozcaada, her geçen yıl popülerliğini arttırıyor. Türkiye'nin en iyi adası, Dünya'nın en iyi dördüncü adası seçilmişliği var. Bu yıl da The Guardian tarafından Bozcaada Akvaryum Plajı Avrupa'nın en güzel 30 plajı arasında yer aldı. Açıkçası Bozcaada'nın eski halini görseler bütün birincilikleri alırdı :) Eski Bozcaada ile şu an ki Bozcaada arasında o kadar fark var ki. Ada için çok üzülüyor, turizmin ve popüler kültürün getirdiği bozlaşan/ yozlaşan Bozcaada için acil eylem planının hayata geçirilmesini diliyorum. Sürdürebilir turizm anlayışına geçmez ise yakın gelecekte doğal kaynakları aşırı ve bilinçsizce tüketen ekonomik anlayış, yakın gelecekte üzüm bağları yerini tamamen betonlaşmaya bırakacak.

Bozcaada çok özel ve büyük titizlikle korunması gereken bir adadır. Doğal ve kültürel mirasın korunması için yasal düzenleme ve kuralların acilen planlanması gerekiyor. 2017 yılında otopark olarak kullanırken gördüğüm mezarları sorarak hikayesine ulaştığım ve o süreçte terk edilmiş araç, otopark ve çöp alanı olarak kullanılan Nekropol kazı alanının 2018 yılında güvenlik altına alınması sevindiricidir. Adanın tarihi yerlerinin koruma altına alınması, kültürel ve sosyal etkinliklerin daha da artması ve var olan sanatçılara sahip çıkılması gerekmektedir.

Bozcaada'ya gittiğinizde neredeyse her bir köşede adanın sembolü haline gelmiş duvar resimleriyle Cemil Onay sizi karşılar. Cemil Onay; ürettiği eserleri kadar Bozcaada'dan çok sayıda güzel sanatlar öğrencisi çıkaran, Bozcaada'yı uluslararası sanat arenasında temsil eden bir yer haline getirmiş muazzam bir sanatçıdır. 2018'den bu yana Bozcaada Sanat Galerisi'nin küratörlüğünü yaparken, galeride açılan benzersiz sergileriyle herkesi sanatla buluşturuyor.

Cemil Onay kendini sanata adamışken bu yaz eserlerine verilen zararları instagram paylaşımlarıyla izledik. Sayısız yerde yer alan eserlerinin yok edilmesi sanat ve Ada adına çok üzücüdür. Duvar resimlerinden adını silmek anaokul çağına dahi yakışmayan bir aymazlıktır! Cemil Onay, Bozcaada için büyük değerdir. Kendi isteğiyle Bozcaada'ya yerleşmiş bir resim öğretmeni olarak yaşadığı yeri eserleriyle güzelleştirmiş adayı sanatla anılır hale getirmiştir. Bozcaada'daki "Göz Kırpan Kız" duvar resmi Türkiye'nin 10 iyi selfie noktasından biri seçilmiştir. Cemil Onay; kendi eserlerinin önünde o eserin sahibi olduğunu söylemeden fotoğraflarını çekmesini isteyenlerin fotoğrafını çeken bir ressam olarak mütevazi ve sıra dışı kişiliğiyle gerçek bir dosttur.

Yazının devamı...