MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

AYAKKABI TAMİRCİSİNİN SİHİRLİ DÜNYASI…

Enteresan bir konu ile karşımıza çıkan yazar-yönetmen Thomas Mc Carthy,ortaya koyduğu “Cobbler” filmiyle ayakkabıların esrarını çözmemiz adına güzel bir yön çiziyor. Bildiğimiz klişelerden yola çıkmayan ve bir hikâyeyi farklılaştırıp, lezzetli bir yemek gibi önümüze servis eden Mc Carthy, kendini sürekli yineleyen filmlerdeki mantığı tersine çevirip, hikâyeyi ötekileştiriyor ve ötekileşen hikâyedeki karakterlerle bizi özdeşleştiriyor.

Bir varmış bir yokmuş, dededen kalma bir dükkânı olan sihirli bir ayakkabıcı varmış. Özel bir dikiş makinası ile ayakkabıları diken ayakkabıcı, ayakkabıları müşterilere teslim etmeden önce, ayağına giyermiş ve giydiği an sahibinin kimliğine bürünürmüş. Onlar gibi görünüyor oluşu da işin ilginç tarafı! Sürekli değişik kimliklere bürünen ayakkabıcı, büründüğü kimliklerle ilgili sorun yaşayınca ortadan toz olmuş, ama toz olmadan evvel, ayakkabıların nasıl tamir edildiğini oğluna öğretmiş, sebebi de işin başına oğlunun geçmesiymiş. Ama ne bilsin ki armudun dibine düşeceğini…

İşte “Cobbler” ile ilgili hikâyemiz böyle başlıyor. Babadan oğula geçen hikâyenin, ana kahramanı olan Adam Sandlar, hayatını gayet sıradan bir şekilde yaşayan bir ayakkabı tamircisidir. Sürekli evinden işine, işinden evine dönen bir adamdır. Yaşlı annesi ile beraber vakit geçiren Sandler, babasının öldüğünü sandığı için, annesini kaybetmemek adına elinden geleni yapar. Bir gün dükkânda şans eseri bir müşterisinin ayakkabısını dener ve dönüşüm geçirir. Aklını kaçırdığını sanan Sandlar, tam bunun nasıl olabileceğini araştırırken, aniden aklına babasının zamanından kalma o meşhur dikiş makinasıyla elden geçirdiği ayakkabı gelir ve işin sırrını çözer. Daha sonra müşterilerin bıraktığı ayakkabıları o makinayla diker ve hepsini ayağına geçirerek, onlar gibi görünür. Tam da bunun üzerine annesi bir kerecik bile olsa babanı görmek bana yeter demez mi! Hikâyenin buradan sonrası için, üç nokta koyarak film hakkındaki detaylı analizimize geçiyoruz.

AYAKKABILARIN DİLİ VAR

Ayakkabıların dili var diye boşa dememişler öyle değil mi? Ayağa giyilen ayakkabılar gerçekten de insanın karakteriyle birebir orantılı, yani dememiz o ki; giydiğimiz ayakkabılar bizi temsil ediyorlar. Sanırız film de buradan yola çıkarak, farklı karakterlere bürünen Sandlar’ın başına gelenleri onların gözünden görmemize vesile oluyor. Sandlar sanki kılık değiştiren bir sihirbaz gibi… Bazen insanlar, keşke şu karaktere bürünsem ya da onun yerine geçebilme durumum olsa derler, hatta daha da abartarak, farklı bir yaşam sürdüreceklerini zannederler. Acaba sürdürürler mi? Bu sorunun kökünü kazıyarak, bize yanıt veren film, bunun o kadar kolay olmayacağını söylüyor.

Mesajlarla dolu olan filmin vurguladığı şey şu: eğer insanlara yardım etmek için, başkalarının kimliğine bürünüyorsanız sorun yok, ancak eğlence için yapıyorsanız gerçekten de sorun var. İlk başta bunu eğlence için yapan Sandlar, zamanla bu işin eğlenceli olmaktan öteye gittiğini fark ederek, bu sihri insanlara yardım etmek için kullanıyor. Hatta alt metinlerde şöyle bir cümle geçiyor: “bu ayakkabılar kimlere yardım etmedi ki…” Farklı bedenlere geçerek o insanların duygularını anlamak gerçekten de çok anlamlı. Dışarıdan bakmakla, içine girmek çok farklı bir duygu olduğu için, film bize bunu eğlenceli bir dille anlatıyor, lakin ufak bir sorun var, o da filmdeki mizah duygusunun geri planda kalıyor oluşu…

Adam Sandlar’ın diğer filmlerinden çok farklı bir yerde yer alan “Cobbler”, aslında güldürmek için yola çıkmıyor, filmi komedi filmi diye izleyip hayal kırıklığına uğrayan çok kişi olduğunu tahmin ediyoruz. Peki, filmin esprisi ne? Çeşitli dersler vermesi! Hayatında hiçbir renk olmayan Sandlar’ın hayatını değiştiren ayakkabılar, işlevlerini o kadar güzel yerlerine getiriyorlar ki, Sandlar’ın hayatı gerçekten de bir başka oluyor. Sihirli makine olmasaydı belki de Sandlar, bir ömür boyu bir fanusun içinde yaşayacaktı kimbilir… Poker komedisini anımsatan film, Sandlar’ın hiç gülmeyen suratıyla daha bir anlam kazanıyor, çünkü Sandlar’ın yalnızlığı suratına yansıyor.

BAŞKA BEDENLERDEKİ YAŞAM

Kendi bedeninizi kısa bir süreliğine de olsa terk edip başka bir bedene geçişin, çok büyük sorunlar doğuracağını mantıklı bir şekilde ortaya koyan film, olayların nasıl arap saçına döndüğünü perdeye yaftalayarak, karakterlerin birbirleri ile kavgalarını merceğe alıyor. Yalnız film boyunca sanki bir gözetmen gibi Sandlar’ın yaptıklarını gözetleyen berber karaktere çok dikkat etmek lazım, zira o karakter filmin çıkış noktasını oluşturuyor. Her şey o karakterde gizli. Sürprizleri bozmadan yolunda ilerleyen film, seyirciyi masal-vari bir yolculuğa çıkartarak, yaşamımızı hiçbir türlü terk etmeyen sıkıntılardan bizi uzaklaştırıyor ve içine bazı güzellikler ekliyor. Özü de şu: “iyi insan olun ve enerjinizi iyi şeyler için kullanın”

Dramatik çatının tam olarak yerine oturduğu hikâyenin, en büyük işlevi de finalde yaşanacak olan olay… Kendi içinde kısa epizotik hikâyeler barındıran film, büyük lokmayı sona saklıyor ve hikâyenin genelinde bize küçük lokmalar yedirtiyor ki, sonunda vay be diyelim. Cidden de sonunda vay be diyoruz. İyi ki de öyle olmuş! Hiç sıkılmadan izlediğimiz film, yer yer kılık değiştirmeye ilişkin bazı ufak tefek sorunlar içerse de, film sizi ablukası altına alarak amacına ulaşıyor ve sahnelerin arasına yerleştirilen, dikkat çekici müzikler eşliğinde huzur buluyorsunuz.

YİDİŞÇE KONUŞULAN REPLİKLER

Ama filmin mantıksız bir tarafı var, onu da şu şekilde açıklayalım: Filmde Sandlar Yahudi olduğundan bahsediyor, bu birkaç kez yineleniyor. İyi de bunun vurgulanmasına ne gerek vardı ki? Direk ‘ben Yahudiyim’ repliği biraz sert kaçtı. Filmin ilk sahnelerinde zaten bununla ilgili ufak bir detay verilmişti, hatırlarsanız garip bir aksanla konuşuyorlardı. O aksanın Yidişçe olduğunu biliyor muydunuz? Yidişçe; Avrupa, Amerika ve Asya’da 3,5 milyon’dan fazla Aşkenaz Yahudisi tarafından konuşulan, Cermen kökenli dildir ve İbrani Alfabesi ile yazılır. Açıkça itiraf etmemiz gerekiyor ki; filmde bunu ilk duyduğumuzda tuhaf gelmişti bize ve ne aksanı olduğunu çözememiştik, araştırmalarımız neticesinde Yidişçe olduğunu öğrendik. Tabi Yidişçe’nin konuşulduğu bölümler 1903 yılında geçiyordu. Demek ki, o dikiş makinası o kadar eskiymiş.

Genel itibariyle; milyonların gözdesi olan “Up” filminin hikâyesini yazan Thomas Mc Carthy’nin hem yazarlığını, hem de yönetmenliğini üstlendiği “Cobbler”, dram ile komedinin birleşiminden doğan sinerji ile iyi bir dostluk hikayesine dönüşüyor. Orta direk bir ayakkabı tamircisi olan Sandlar’a güzel bir sınır çizen Mc Carthy, ona fantastik bir boyut katarak, yürüyen ayakkabıların dengesini güzel bir şekilde sağlıyor.

Sonuç olarak; kaba komedi türünden uzaklarda dans eden “Cobbler” ayakkabı ile haşır neşir olan karakterin, macerayı farklı bir yerde aramasından yana olmadığı için ayakkabıyı ve dikiş makinasını metafor olarak kullanıyor. Tek bir mekân ile enteresan bir buluşa imza atan Mc Carthy, hikâyeyi karışık bir çorba haline dönüştürmektense, onu sadeleştirerek farklı motiflerle donatıyor. Nesne ve hikâye ilişkisini iyi kurgulayan yönetmen, çok fazla derinlere açılmadan, elindeki hikâyeden güzel bir film inşa ediyor ve özgün bir iş yaptığının kanıtını bize teslim ediyor.

Yazının devamı...

ŞEYTAN BİR KEZ GELDİ Mİ, GİTMEZ!

‘Herhangi bir anlaşma yaparken çok dikkat edin, yoksa sonuçları ağır olur’ diye seyirciye mesaj bırakan “At Devil’s Door”, şeytan ile anlaşma yapan bir kızın başına gelenleri öykülendiriyor. Özgür kalmak isteyen şeytanın, kendine yeni bir vücut arayışı, filmin bel kemiğini oluşturuyor. ‘Beni özgür bırakın artık’ şeklinde haykıran şeytan sabırla yeniden doğacağı günü bekliyor. Ama doğacağı bedeni iyi bir şekilde tartıp biçmeli ki, istediğini başarabilsin!

Şeytanın sayısı olan 666’dan bahseden “At Devil’s Door”, şeytanın kapıda bizi beklediğini anlatarak, seçimlerimiz konusunda bizi uyarıyor. Oyunsu bir atmosfere dönüşen film, şeytanın korkutucu sesiyle gerilimi, korkuyu ve gizemi seyirciye vermeye çalışıyor.

Tabi bunu her zaman yalnız bir karakter üzerinden işliyor. “Şeytanla oyun olmaz!” cümlesini hikâyeye yaftalayan film, perili ev filmleriyle bağlantı kurarak, kötü şöhretli ev mantığını öne çıkarıyor. Basit düzeyde bir korku filmi olan “At Devil’s Door” komplike olmayan detaylardan beslenerek, sade bir hikaye oluşturuyor. Hikâye şöyle gelişir: emlakçı Leigh, lanetli olduğu söylenen bir evin satışı için uğraşmaktadır. Evin kontrolü için mekâna gittiğinde eski ev sahiplerinin uzun süredir kayıp olduğunu öğrendiği kızları ile tanışır. Bunu kardeşi Vera ile paylaşan Leigh, kendini korkunç bir olayın içinde bulur ve karanlık peşini bırakmaz.

Flashback ve flashforward mantığına göre ilerleyen film; şeytana dönüşen Hannah karakterinin yolculuğuna ayna tutarak, Hannah’ın Leigh ve Vera kardeşleri esir almasına neden oluyor. Şeytan öldürdüğü karakterin içinden çıkıyor, amacı da yeni bir eve kavuşmak isteyişi! Ele geçirilen beden (Hannah) aslında 1987 yılında ölmüş ve ruhu eve hapsolmuş, ara ara öldüğü evde gözüken Hannah’ın yaşadığını düşünüyorlar, kimsenin aklına onun şeytan ya da hayalet olduğu gelmiyor. Ama Hannah bazı zamanlar şeytan formuna bürünüyor, sebebi de Hannah’ı kostüm gibi üzerine giyiyor oluşu.

Para için ruhunu şeytana satan Hannah, içindeki şeytan için şunu söylüyor: “O tam bir insan olmak istiyor”. İstiyor çünkü, insan bedenini çok seviyor. Şunu da unutmadan hatırlatalım; tüm bunların meydana geldiği yer ise yolların kesiştiği orta nokta. Net ifadeyle; şeytan kendine bir ev bulana kadar öldürmeye devam ediyor ve bakire olan Vera’yı hamile bırakıyor ki, yeniden doğabilsin.

Zaten filmin birçok sahnesinde çocuk sahibi olmaktan bahsediliyor, bu da filme güzel bir referans olmuş. Ama o çocuğun büyüyüp yıllar sonra kötülüğün sembolü olacağını nereden bilebilirdik ki… Çocuk şeytanın ta kendisi! Yaşanan olayların merkezi olan ev, sanki sürekli kasedi geri sarıyor ve aynı şeyler yaşanmaya devam ediyor. Klişe korku efektlerine başvurmadan hikâyedeki korkuya odaklanan film, alıştığımız formları sonuna kadar kullanıyor ve sonra da onları deforme ederek şaşırtıcı bir kurgu ile birleştiriyor. Filmin amacı, hikâyeyi bize değişik bir açıdan anlatıyor oluşu.

BİLİNDİK BİR HİKÂYEYE FARKLI BİR FORM

Korku öğeleriyle harmanlanan karakterlere ait mistisizm olgusu, yavaş yavaş hikâyenin içine sızarak, olayların daha ağır gelişmesine neden oluyor. Böyle olması iyi olmuş, çünkü hızlı ilerleyen korku filmleri seyir zevkimizi kamçıladığı için tat vermiyor. Genel itibariyle; şeytani çocuk temasını işlemek için, ara sıra hikâyeyi tersine çeviren yönetmen, zıplayan kurguda bazı ufak tefek hatalar yapıyor. Hikâyedeki bazı çatışmaları birleştirmekte zorlanan yönetmen özgün bir iş yapayım derken biraz çuvallıyor, ama sonrasında toparlıyor. Film; söyleyeceği şeyleri direk olarak ifade etmek yerine, dolaylı yoldan perdeye tutkallıyor. Demek istediğimiz şu: eldeki veriyi yapı bozumuna uğratarak, seyirciye yeni bir şeymiş gibi izlettiriyor. Lakin üzerinde durmamız gereken bir unsur var, o da Vera’nın çocuğunun şeytan olarak doğacağını bilmesine rağmen onu doğurması. Vera nasıl hamile kaldı sorusunu sorup cevabını veren film, hem şeytanın aldatıcı tarafını, hem de Vera’nın güçsüzlüğüne vurgu yaparak şeytanı merkeze yerleştiriyor. Vera’nın anaç oluşunu seyirciye yansıtması da cabası.

Vera’nın doğurduğu bebek, her ne kadar şeytan da olsa, masum görünümlü olduğu için öldürmek pek kolay olmuyor. Ne demişler “kuzguna yavrusu şahin gözükür”. Vera hiçbir zaman böyle bir çocuk hayal etmemişti. Kardeşi Leigh ile çocuk sahibi olma konusundaki tartışmalarında bunu açık bir şekilde gördük zaten.

Sonuç olarak; perili ev ile şeytani çocuk birleşimini göz önüne seren film, başından sonuna kadar sıkmadan seyrettiriyor ve korku dolu sahnelerle seyirciyi besliyor. Güldürmüyor oluşu da artısı! Efektler konusunda aynı şeyi söylemek pek mümkün değil, çünkü efektler bir hayli yapay olmuş. Karakterlerin uçarcasına havalanışları, korku filminde olmaması gereken bir hata, sebebi de efektlerin filmin akışına zarar vererek mantıksızlığa sürüklemesi. Bir de bazı geçiş hataları var, ama onlar, efektlerin yanında önemsiz kalıyor. Maliyetini ucuz tutarak hikâyeye odaklanan yönetmen, bağımsız ama düşük bütçeli bir iş yaptığını gizlemiyor. Buna karşın; filmin sinematografik öğeleri üzerinde daha fazla çalışması gereken yönetmenin, bir sonraki projesinde hataları fark edip etmeyeceğini bilemiyoruz, ama umarız fark eder. Bekleyip görelim.

Yazının devamı...

SONUNA KADAR GÜLÜP EĞLENELİM

Bu hafta vizyona giren “Kocan Kadar Konuş” komik mi komik, eğlenceli mi eğlenceli, enteresan mı enteresan, bir romantik durum komedisi… Romantik komedilere yeni bir tat katan film, Türk aile yapısını, kadınları ve erkekleri inceleyerek, onlar arasındaki ince ayrımı bulmaya çalışıyor. İlişkilerin kuralı olur mu demeyin, çünkü oluyor, yapmanız ve yapmamanız gereken davranışlar buna güzel bir örnek. Bunun haricinde, aceleci olmayıp, kimsenin sizi yönetmesine izin vermemeniz gerekiyor.

Tipik Türk aile yapısı nasıldır diye sorulduğunda nasıl bir cevap verirsiniz? Herkesin benzer cevaplar vereceğine dair şüphemiz yok. O halde hemen anlatalım: Eğer 30 yaşını geçtiyseniz ve halen bekârsanız evde kalmış bayan sıfatını yakıştırırlar hemen. Bunun sebebi de elalem ne der baskısıdır, çoğu zaman bu baskılar sizi öyle bir bezdirir ki feleğiniz şaşar. Sonra ilk bulduğunuz adama yapışıverirsiniz ve koca arayan bir kız imajını da, yansıttınız mı eyvah eyvah!

Eğer tepenizde şakayla karışık, sürekli evlen evlen diye baskı yapan bir aileniz varsa ve evlenmek cazip geliyorsa hemen koca aramaya başlarsınız, ama bir şeyi unutmamak lazım: flört ettiğiniz adamlar sizinle evlenmeye razı gelmeyebilir, onu elde tutmanın yolları evlilikten hiç bahsetmemektir yoksa sizi itici bulurlar. Genelde erkekler evlilik mevzusunun açılmasından pek hoşlanmazlar.

Şimdi diyorsunuz neden tüm bunları anlattınız, anlattık çünkü bu hafta vizyona giren “Kocan Kadar Konuş” bu yazdıklarımızı hem komik, hem de masalsı bir şekilde anlatıyor. Şebnem Burcuoğlu’nun aynı isimli romanından adapte edilen film, erkek-kadın ilişkilerinde yeni bir pencere açarak, ateş ile baruttan pek farkları olmayan erkekler ile kadınların yaşadıklarını kendi kriterlerine göre yansıtıyor.

KADINLAR SÜSLENMEYİ, ERKEKLER DE FUTBOL MAÇI İZLEMEYİ ÇOK SEVERLER

Kadınların göze güzel gözükmelerinden tutun da, sosyal medya kurdu oluşlarına kadar, her şey yakın merceğe alınıyor. İdealist kadın tipine çarpı atan film, çok okumanın, çok bilmenin evlilik için, işe yaramadığını savunarak, kadınların her daim bakımlı ve süslü olmaları gerektiğinin altını fosforlu kalemle çiziyor. Tam fosforlu hem de! Hayatlarının birçoğunu kuaförde güzelleşerek geçiren kadınlar, erkeklerin dikkatini çekmek adına tüm hünerlerini gösteriyorlar, bir de trip mevzusu var ki, tam Türk Kadınının yapacağı türden! Türk kadınları hakkında bir başka detaya daha ışık yakalım. Hikâyeye konu olan Türk kadınının, dizi izlemeyi çok sevdikleri için ne söylenebilir peki? Hatta çoğunun hemen hemen benzer zevkleri var. Erkeklerin de futbol mevzusunu unutmayalım.

Kadınları anlamak zordur derler, peki ya erkekleri anlamak kolay mı? Bazı erkekler âşık olduklarında kolay kolay itiraf edemezler ve bu duyguyu yıllarca içlerinde saklarlar. Diyelim ki âşık olduklarını söylemeye karar verdiler, işte o zaman kendilerini iyi ifade edemezler ve korkup kaçarlar. Erkekler kapalı bir kutu gibidirler, şayet anahtarı size verirlerse şanslısınız demektir.

Hazır erkeklerden bahsetmişken araya ufak bir not düşelim. Filmde börek yapan bir baba karakteri var, sanırız evdeki bayanlar onu da kendilerine benzetmişler. Şu bir gerçek ki; insan olduğu gibi olmalıdır, hamurunda işve ve cilve yoksa yapacak bir şey yok. Zorla güzellik olmaz öyle değil mi?

‘Türkler gösterişi sever’ olgusu ile hikâyedeki Türk aile yapısını olduğu gibi ortaya koyan filmin bazı sahnelerinde kadınların, erkeklere kolayca teslim olma diye veryansın edişlerini gözümüzün önüne getirdiğimizde, gündelik yaşamla olan bağını daha da net kavrıyoruz. Aslında bir bakıma doğru, kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş. Aynısı erkekler için de geçerli. Kolay ulaşılan bir lokma olduğunuzda, sizden sıkılıp yeni arayışlara girerler. Ama size liseden beri âşık bir adam varsa ve yıllar sonra karşınıza çıkıyorsa, işte o zaman iş değişir.

EFSUN VE SİNAN BİRLİKTELİĞİ

Burada devreye Efsun ve Sinan girer. Efsun ve Sinan etrafında gelişen olaylar, bir ilişkide olması ve olmaması gereken olayları perdeye tutturuyor. Erkek ve kadın ilişkileri üzerine bazı ufak dersler veren film, kadınların ve erkeklerin dışarıdan nasıl gözüktüklerine dair güzel bir kriter belirliyor. İnsan dışarıdan nasıl gözüktüğünü bilemediği için, bu yolla öğrenmiş oluyor. Yalnız olduğu zamanlarda veya dara düştüğü durumlarda bir hayaletle nam-ı diğer akıl hocası ile konuşan Efsun, ondan bazı tavsiyeler alıyor. Bu hayaleti bir anlatıcı olarak belirleyen film, Efsun karakterini kendi kendine konuştuğunu göstermemek için, böyle bir tercihte bulunuyor, bu da filme ayrı bir renk katıyor. Efsun’un monolog konuşmalarını ve iç seslerini güzel kullanan film, bizi Efsun’un hayali dünyasına davet ediyor, o dünyada Efsun’un sevinçlerini ve üzüntülerini paylaşıyoruz. Wes Anderson’ın masal dünyasından bazı kesitler sunan hikâye, hayallerin inandığımız zaman gerçeğe dönüşebileceğini ortaya çıkararak, kendi hikâyemizi yalnızca kendimiz yazabileceğimizi simgeliyor. Etrafınızdaki insanlar her ne kadar şunu şöyle yap, bunu böyle yap dese de, sizi ancak, siz en iyi şekilde tanırsınız.

Bunları güzel şekilde bir araya getiren film, mizahın dibine vurarak romantik ilişkilerin eti ve kemiği olan eğlence dolu anları, komik bir biçimde seyirciyle paylaşıyor ve filmin her karesinde kahkaha atıyorsunuz. Espriler o kadar yerinde ki yapay kokmuyorlar, sadece güldürmek amaçlı yapılmadıkları aşikâr! Durum komedisi örneğini iyi temsil eden film, karakterlere getirdiği farklı kanla, seyircilere yok artık dedirtiyor. Sanki kendimizi seyrediyoruz. Şu sıkıntılı günlerimizin en büyük ilacı olan film, düşüncelerimizi, örflerimizi, adetlerimizi, saplantılarımızı, yaşayış biçimimizi ve kurallarımızı şakaya vurarak aktardığı için filme olan sempatimiz daha da artıyor. Saçma sapan klişelerden uzak duran film, bel altı esprilere başvurmadan, kendinden bekleneni fazlasıyla yapıyor ve seyircilerle özdeşlik kurmaya çalışıyor.

Yalnız filmle ilgili ufak bir eleştirimiz olacak. Filmdeki bazı sahnelerde keşke şu sahne bu kadar uzamasaydı da ilerleyen sahnelere rahatça geçebilseydik diyoruz, yönetmen sanıyoruz ki çektiği sahneleri atmaya kıyamamış. Keşke o sahneler hiç olmasaydı. Ona rağmen çok büyük bir sorun teşkil etmediğini belirtelim. Ezgi Mola’nın usta oyunculuğu sayesinde, her şeyi aniden unutuveriyoruz, Mola bizi inandırmak için oynamıyor, bu yüzden de canlandırdığı karakterin içine rahatça girebiliyor. Seyirci sanki yaşadığı olayların yansımasını izliyor perdede…

Sonuç olarak; “Kocan Kadar Konuş” hayaller ve gerçeğin arasında bocalayıp duran Efsun karakterinin stilize edilmiş haliyle bizi baş başa bırakarak, irade ve inancın hayat için çok önemli olduğunu belirtiyor. Tabi buradaki en önemli vurgu; kendiniz ile barışık olabilmeniz. Başkalarının önerileri ile siz başka biriymiş gibi davranmak zorunda kalıyorsanız, bu da karşınızdaki insanı sizden uzaklaştırıyor. Tüm bunları filmde izliyor olmak, hikâyeye bizi zamk gibi bağladı. Hele o kaliteli mizah yok mu, işte o filmi katbekat öne çıkardı.

Yazının devamı...

AŞK MI, YOKSA SEVGİ Mİ GALİP GELECEK?

“Pak Panter” filminin uygulayıcı yapımcılığını üstlenen Hakan Yıldız’ın yapımcılığını üstlendiği “Bana Adını Sor” yılın en iddialı yapımlarından biri. Klasik aşk filmlerinin çok ötesinde olan film, yapay unsurlardan ve klişelerden uzak durarak farkını ortaya koyuyor. Zaten başrolde Engin Hepileri gibi bir oyuncu varsa film kendini sevdirir. Filmi başından sonuna kadar kopmadan seyredeceğinizin garantisini veriyoruz, pişman olmayacaksınız.

Hüzünlü bir aşk hikâyesi olan “Bana Adını Sor” imkânsız aşkı ve kavuşamamayı hikâyenin dramatik alanına yerleştirerek, aşkın güllük gülistanlık olmadığını perdeye akıtıyor ve bunu destekleyen müzikler ile de sonsuza dek sürmeyeceğini anlatıyor.

Hangi aşk sonsuza kadar sürmüş ki? Ömrümüz yettiği müddetçe aşkı yaşamalıyız diye, mesaj gönderen film, anda kalmanın ve anın tadını çıkarmanın önemli olduğunu vurguluyor. Yeşilçam’ın geleneksel melodramatik aşk hikâyesinin çağdaş örneğini izlediğimiz ve melodram ile sarıp sarmalanan “Bana Adını Sor”, insanın içini burkan acı dolu bir hikâye… Ama şunu belirtelim: her acı hikâyenin mutlaka güzel bir tarafı vardır. Her şey tamamıyla karanlık değildir. Nasıl ki hayatta eksi ve artı kutuplar varsa, aynısı aşk için de geçerli. Aşk; uçsuz bucaksız bir deniz misalidir, bazen hiç dalga olmaz, bazen de dalgalarla boğuşup durursunuz. Tıpkı Hakan gibi…

TEKDÜZE AŞK FİLMLERİNİ TEKMESİ İLE UZAKLAŞTIRIYOR

Çağan Irmak filmleri tadında olan “Bana Adını Sor” karakterlerini doğru bir çizgiye oturtarak, onlarla özdeşleşmemize ve onların duygularına ortak olmamıza vesile oluyor. Duyguyu seyirciye geçirme konusunda sıkıntı çekmeyen film, yukarıdaki paragrafta da belirttiğimiz üzere Yeşilçam ile bağ kuruyor. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, Yeşilçam filmlerindeki aşk duygusu çok güçlüydü ve karakterler aşk için, bir sürü fedakârlıklar yapıyorlardı. Ama ondan da öte; aşk sahiciydi. Şu ara çekilen aşk filmlerinde bu kadar sahici bir aşk görememiştik, filmin bize bu aşkı yaşatması yerinde oldu. Tekdüze aşk filmlerindeki bilindik metotları çöpe atarak, canlı renklerle daha da çekici hale gelen film, Yeşilçam melodramlarının birkaç tık daha ötesinde…

Filmin hafızalardan silinmeyecek sahnelerinden biri Yasemin ile Hakan’ın yaptıkları dans şu ana kadar çekilen sahnelerin neredeyse en iyilerinden… Karakterlerin birbirleriyle olan uyumlarını da hesaba kattığımızda filmin başarısının, kaçınılmaz olduğundan rahatça söz edebiliyoruz.

Konu ise şu şekilde vücut buluyor: Yasemin ve Hakan yetiştirme yurdunda büyümüş iki dosttur. Aralarında kimsenin açıklamayacağı derin bir bağ vardır. Hakan’a âşık olan Yasemin bu duyguyu kalbine gömer ve bunu bir türlü açıklayamaz. Çünkü araya Merve isimli sağır bir kız girer. Hakan Merve’ye deli gibi âşık olur. Ta ki o yıkıcı olay yaşanana değin…

Buradan hareketle; film hakkında önemli bir yere değinmek istiyoruz. Filmde Hakan’ın yakalandığı hastalık ile Stephen Hawkings’in yakalandığı Als hastalığı arasında bazı benzerlikler var. Hatırlarsanız Oscar’da yarışan “The Theory Of Everything” filminde bunu görmüştük. Ama buradaki durum biraz farklı. Proje aşamasında olan filmin hikâyesi ve senaryosu çok önceden yazıldığı için, buna ufak bir tesadüf diyoruz, bazen bu tarz tesadüfler olabiliyor. Bunun film için sıkıntı yaratacağını düşünmüyoruz, ancak filmde bazı sıkıntılar da yok değil…

Filmdeki bazı sorunlu sahne geçişleri, devamlılık hataları ve uzatılmış sahneler, ufak tefek kopukluklar, zaman zaman akışa zarar veriyor, ama hikâyenin kaliteli dokusu sayesinde, bunları görmezden geliyoruz. Çünkü elde güzel bir hikâye var. Önemli olan o hikâyeyi dağıtmadan ve mantık hatalarından arındırarak çekmek. Bazı sahneler üzerinde daha fazla çalışılsaymış ortaya kusursuza yakın bir iş çıkarmış. Yaşanmış bir hikâyeyi ele alan film flashback ve flashforward sahnelerle hikâyeye yön vererek, geçmişte yaşanılan bazı tatsız olayların bugün bile hayatımızı etkileyeceğini anlatıyor. Mesela genetik rahatsızlıklar gibi…

AŞK SEVGİ KADAR KALICI MI?

Başına gelen hastalık nedeniyle yaşadıklarını unutan Hakan ile filmin ismi arasında kurulan bağ gerçekten çok anlamlı. Yasemin’e ‘eğer bir gün unutursam bana adını hatırlat’ diyen Hakan’ın ve filmin düğümü işte bu sözde saklı. Bu söz gözyaşı dökmenize bile neden olabilir, zira filmin ruha dokunan tarafı da ağlatmasından kaynaklanıyor. Bir de buna etkileyici müzikleri ekledik mi işlem tamamdır. Filmin vites yükselten müzikleri, bize bambaşka anlar yaşatıyor ve müzikler eşliğinde filmin sahneleri arasında kaybolup gidiyoruz. Bir de filmde Daisy isimli şirin mi şirin bir köpek var. Daisy kimi zaman kilidi açan anahtar görevi görüyor.

Çatışmayı doğru kuran film, bunların yanı sıra sevgi nasıl olmalıdır sorusuna cevap arayarak, sevginin gücünü ortaya koyuyor. Buradan hareketle; Yasemin ve Hakan arasındaki bağın aşk olmayıp sevgi olduğunu öğreniyoruz. “Aşk sevgi kadar kalıcı değildir” düsturunu irdeleyen film, ayrıca şunu soruyor aşk mı kazanır, yoksa sevgi mi? Cevabı filme bırakalım. Aslında filmin bize vurgulamak istediği asıl şey, bazı zamanlarda burnumuzun dibindeki sevgiyi bile göremiyor oluşumuz. Peki, Hakan’ın bu sevgiyi göremeyişinin altındaki neden nedir, aşk mı? Hem aşk, hem de kardeş gibi büyüdüğü Yasemin’e zarar vermemek. Çünkü onunla çok iyi anlaşıyor. Ama bazı kişiler âşık olmadan sevginin değerini anlayamıyorlar. Bu yüzden bu sahneler filme güzel yansıtılmış!

GÜNÜMÜZÜN YÜKSELEN OYUNCUSU ENGİN HEPİLERİ

Düş ve gerçek arasındaki ince çizgide dolanan Yasemin ve Hakan, hayallerine kavuşmak adına bir hayli mücadele ediyorlar. Yasemin Hakan’ı istiyor, Hakan da Merve’yi. Bu düşlere yer veren filmin değişik efektler kullanması ise sahneler arasındaki dengenin güzel kurulduğunu gösteriyor. Hakan bazen geçmişe dönerek yaşadıklarını anımsıyor, orada görmemiz gereken çok önemli detaylar var. Sanki hayatını başına gelecekleri bilirmiş gibi yaşayan Hakan’ın aşka fazla önem veriyor oluşu, belki de geçmişte tanık olduğu bir olay yüzündendir. O olay Hakan’ı tüketmiş olsa gerek ki, bazı şeyler onu hiç şaşırtmıyor.

Oyunculuklara gelince: Hakan’ı canlandıran Engin Hepileri “Yağmur Kıyamet Çiçeği” filminde de buna benzer bir rol oynamıştı. Buna benzer rolden kasıt şu: sonu hazin biten ve seyirciyi üzen mutsuz son… “Yağmur Kıyamet Çiçeği”nin üzerine böyle bir rolün gelmesi biraz enteresan oldu. Ama iyi ki de gelmiş, Engin Hepileri’nin ne kadar usta bir oyuncu olduğunu bir kez daha gördük. Her rolün altından kalkan Hepileri, son dönemin en üretken ve en parlak oyuncularından biri. Karakterini gerçek kılabilmek ve içine rahatça girebilmek adına emek sarf eden Hepileri, film boyunca bizi kendisine sıkıca bağlıyor ki, kendisinden kolayca kopamayalım. Özge Borak, Başak Parlak ve Cihat Tamer de en az Hepileri kadar iyi.

Engin Hepileri’nin çocukluğunu oynayan “Poyraz ve Karayel”in küçük sevimli Sinan’ı (Akberk Mutlu) filmin geçmişle bağlantısını güçlendiren önemli bir flashback karakteri. Hakan’ın babası karakterine can veren Levent Sülün ise filmin sürpriz isimlerinden… Kendisini “Kızım Nerede” dizisiyle sevmiştik.

Sonuç? Dramatik tarafı baskın olan film, hikâyenin akmasına özen göstererek yavanlaşmasına engel oluyor. Son zamanda izlediğimiz en etkili aşk filmlerinden biri oluşu da cabası! Gerçeklerden sapmadan, aşkın ve sevginin sınırlarını çizen film, bakışlarıyla konuşan karakterlerin, gözlerindeki kaygıyı, endişeyi, hayal kırıklığını ve sevinci aktararak onların yolculuğuna ortak olmamıza imkân tanıyor.

Yazının devamı...

ÇEKMECELERİ AÇ VE FERAHLA!

Bir kuş kadar özgür olmak için ne yapmanız gerek hiç düşündünüz mü? Düşünenler vardır elbet. Ama biz düşünmeyenler için şunu söyleyelim: Beyninizde sizi kemiren tüm negatif etiketleri, asla bir yerde kilitlemeyin, yoksa o etiketler ömür boyu sizin bir parçanız haline gelirler. Nasıl ki kuşu kafesinden salıyorsanız, onları da salıverin gitsin! Gerçekler acıtır bunu hepimiz biliyoruz, ama o gerçekler bir gün bizi bulacak. Nereye kadar kaçabilirsiniz ki? Bunu güzel bir biçimde anlatan “Çekmeceler” Türk Sineması için çok değişik bir iş. Olumlu ya da olumsuz referansları ile izlenmeyi hak ediyor.

Kafamızda bir sürü çekmece vardır. Bu çekmeceleri şu şekilde sıralayabiliriz: kariyer, hayat, yetenek, ardiye olarak kullandığımız bir depo, kilitli ve tamamıyla boş bir çerçeve… Tabi çekmecelerin isimlerini siz kendine göre değiştirebilirsiniz, ama değiştiremeyeceğiniz tek bir çekmece var, o da hayat! Boş kalan çekmece ilerleyen yıllarda kâbusa dönüşebilir. O boşlukları tamamlamak için geçmişe dönerek, oradaki verileri değiştirmek ise, kelebek etkisine neden olur.

Peki, bu çekmeceleri neyle açacağız? Beynimizdeki hayali anahtarlar ile… Eğer çekmecelerinize bazı gizli bilgilerinizi ya da anılarınızı sakladıysanız o zaman çekmeceleri açmaktan korkarsınız, ama çekmeceleriniz tertemizse korkacak bir şeyiniz yoktur. Tabi bazen de çekmeceler tozlanmasın diye açıp tozunu almanız da yararınıza olacaktır. Tamam, iyi hoş da, ya kapalı çekmecelerden çok sıkıldıysanız, içindekileri serbest bırakmak istiyorsanız o zaman ne olacak?

Tam da burada devreye “Çekmeceler” filmi giriyor. Çekmecelerini bir türlü açmak istemeyen EMDR (Psikotravmatoloji dalına bağlı bir ruhsal tedavi) hastası Deniz, geçmiş ve bugün arasındaki ince bir çizgide, hayaller âlemine dalıyor. Flashback ve flashforwardlar ile Deniz’in karmaşık dünyasına bizi davet eden film, aynı “Zenne”de olduğu gibi şaşalı yaşamın ve kostümlerin zamanla insanı tüketeceğine karşı sıkı bir eleştiride bulunuyor.

ÇIKMAZ SOKAKLARDAN ÇIKIŞ YOK!

Tabi her şey bu kadar basit değil. Teatral bir hikâye çerçevesi içinde form kazanan film, ataerkil düzenin getirdiği sıkıntıları ve pürüzleri iyice yüzeye çıkartarak, erkek hâkimiyeti altında kalan kadınların konumlarını belirliyor. Bu düzene karşı çıkan Deniz, bambaşka bir yola sapıyor. Kafasında öyle bir sanal dünya inşa ediyor ki, o dünya aynı David Lynch filmlerinde izlediğimiz dünyanın kardeşi sanki… Hayal gücümüzü sonuna kadar kullanmamız gerektiğine dikkat çeken film, gerçek ve hayal arasındaki gri alanda gezinen karakterlerin (en çok da Deniz) çapraşık fikirlerini olduğu gibi perdeye yapıştırıyor. Caf caflı ve karanlık yaşamın sorunları ile bizi yüzleştiren film, travmatik problemlerin insanın benliğini nasıl ele geçirdiğini tahlil edip, kendi özümüzle baş başa bırakıyor bizi. Filmde o kadar çok çıkmaz sokak var ki, hangi sokağa girerseniz girin oradan çıkış yok!

David Lynch filmlerinden gördüğümüz görsel esintiler-özellikle cüce karakteri-“Çekmeceler”deki hayal dünyasında yaşayan karakterler ile özdeşlik kuruyor. Film biraz “Mulholland Drive”, biraz da “Blue Velvet” gibi…

Hatırlarsanız “Mulholland Drive”da hayallerinde kaybolan başkarakter ünlü olmanın yollarını arıyordu ve hatta hafızasını yitiriyordu. Hatta filmde kutular ve kutuları açan anahtarlar da vardı. Çekmeceler bu yönüyle “Mulholland Drive” filmini andırıyor.

“Blue Velvet”da ise şarkı söyleyen Isabella Rossellini’nin çoğu zaman giydiği mavi kadife kostümü… “Çekmeceler” filminin temasının (mavi ışık sahnesi, hastane koridorları, mitolojik teatral sahne, bazı mavi giysiler ve aksesuarlar) mavi oluşu “Blue Velvet” filmine bir atıf niteliği taşıyor sanki…

Çağdaş argümanlar post-modernizm üzerinden giden film, David Lynch’in mistik öğeleriyle, hikâyeyi ve içeriği güçlendirerek, tiyatro ile oyunculuk arasındaki farka parmak basıyor. Puzzle-vari manevralarla bilinmezliğe karşı vurgu yapan yönetmenler M. Caner Alper ve Mehmet Binay, psikolojik teknikleri hikâyeye oturtarak metaforları burnumuzun dibine dayıyorlar ki, onları sorgulayıp irdeleyelim.

SHAKESPEARE TAKINTILI BABA

Buradan hareketle; çağdaş sanatı reddeden ve William Shakespeare’e kafayı takmış takıntılı bir babanın, kızı Deniz’e sürekli oyuncu ol diyerek, onu tam tersine fahişeliğe doğru itmesi yenilir yutulur cinsten değil! Kızının ne istediğinin hiçbir önemi yok. İşte bu da Deniz’in çekmecelerinin bir bir kapanmasına sebebiyet veriyor. Deniz de bu yüzden kendine ait bir yaşam alanı oluşturuyor. Aile olgusuna daha fazla eğilmek gerektiğini savunan film, baskıcı toplumlardaki sorunları hayaller üzerinden aktarıyor. Kadınları ezmeye çalışan sadistik bir babanın, hegemonyasını her açıdan değerlendiren film, kadınlara karşı ikinci sınıf muamelesi yapılmamasını karmaşık bir yoldan ortaya koyuyor ki, filmin zorlayıcı tarafı ön plana çıksın. Zorluklarla mücadele eden kadınları, zor bir filmle baş başa bırakan yönetmenler, her daim kapalı olan pandora’nın kutusunun sonsuza kadar açık kalmasını istiyorlar. Film içinde film, tiyatro içinde tiyatro, hikâye içinde hikâye anlatan yönetmenler, sıradan bir Türk filmi yapma zincirini kırarak, teorilerle dolu karma bir film yapmayı ön görmüşler belli ki… Gerçekleri tiyatro üzerinden anlatan filmin, teorileri tiyatro sahnelerindeki bölümlerden aktarıyor oluşu da cabası!

LABİRENTİN İÇİNDE DÖNÜP DOLAŞAN KARAKTERLER

Tüm bunlar bir kenara, filmin asıl olayı karakterlerin seyirciye verdiği derin mesajlar… Ama karakterler biraz havada kaldığı için, mesajlar da havada kalmış oluyor. Melankolik havasıyla Pedro Almodovar sinemasını hatırlatan film, melodram unsurunu hikâyenin omurgasına yaslayarak, karakterleri tamamen Almodovarlaştırıyor. Yalnız, karakterler üzerinde daha fazla çalışılsaymış daha yerinde olurmuş. Film; hikâyesi ve içeriği ile David Lynch’e, karakterleri ile de Pedro Almodovar’a benziyor. Tam bir tür kırması!

Başka bir ifadeyle; bir labirentin içinde dönüp dolaşan karakterlerin, çıkış yollarının kapatılması üzerine kafayı sıyırmaları ve buna neden olan olaylarla boğuşmaları filmin ana eksenini oluşturuyor. Freud’dan izler taşıyan hikâyedeki karakterler aslında Freud’un dünyasının belli başlı parçaları… Karakterlerin şüpheci yaklaşımları, mutsuzlukları, hayal kırıklıkları ve üzüntüleri onları depresyona doğru sürükleyerek, kendi kimliklerini yitirmelerine neden oluyor. Yitirilen kimlikle bir insan nasıl yaşar ki? Zaten bu sorunun cevabı filmde etraflıca inceleniyor. Bu yönüyle film çok anlamlı, ama filmde çok fazla detay var, bazen o detayların orta noktada birleşemiyor oluşu, filmin yer yer dağılmasına neden oluyor. Buluş orijinal ama Türk insanına biraz ağır gelebilir, çünkü Türk insanı zor anlaşılan filmleri sevmez. O halde bu film için bir buluş ya da yenilik filmi diyebilir miyiz? Kesinlikle! Didaktik dersler veren film, insanların adeta bir pamuk ipliğine bağlı olduğunu dile getirerek, acının çok derinlerde bir yerde gömülü olduğunu ve acıdan kurtulmak için de zihnimizi serbest bırakmamızın doğru olduğunu savunuyor. Bir bakıma öyle…

GÖRSEL İÇERİKLİ BİR TEZ GİBİYDİ

Filmin teknik özellikleri ise şunları söyleyebiliriz: ‘3 act’(perde) sistemine göre çekilen filmin sekansları biraz uzun olduğu için sıkıntı yaratıyor. İdeali 90 dakika olan ‘3 act’ sistemi günümüzde 120 dakikaya kadar çıkabildiği için “Çekmeceler” bu sınırlar içinde kalmaya özen gösteriyor. Sanki bir sürü filmin birleşiminden oluşan “Çekmeceler” biraz ağır ilerlediği için seyirciyi yoruyor, geçişler de kopuk kopuk olunca teknik sıkıntılardan kurtulamıyor film. Kurgudaki sıkıntılardan hiç bahsetmiyoruz bile… Eğer tüm bunları görmezden gelirsek, filmi farklı gözlerle yorumlayabiliriz. Hatta üzerinde saatlerce, haftalarca ve senelerce konuşulacak bir film olduğundan dahi bahsedebiliriz.

Netice? Ülkemizde kökleşen muhafazakâr toplum yapısı nedeniyle “Çekmeceler” filmini yapan yönetmenler, kadına ait cinselliğin ve özgürlüğün saptanması adına güzel bir yol çizdi. Bunun üzerine de şunu vurgulamak istediler: “Çekmeceler açılsın ki, kadınların iç dünyasını keşfedelim.” Bunların yanı sıra film, gerçeküstücülük akımıyla ve mitolojik göndermeleriyle, karakterlerin sıradışı düşlerini yansıtarak, renkli bir pencereden bakmalarını istedi, ancak bu pek mümkün olmadı. Aslında film görsel içerikli bir tez gibiydi.

Yazının devamı...

BAŞARILI BİR KASTAMONU KOMEDİSİ

Türk filmleri haftası olarak ilan ettiğimiz 27 Şubat’ta bir sürü film vizyona giriyor. Bunun yanı sıra Oscar kazanan “Birdman” ile Stephen Hawking’in hayatını anlatan “The Theory Of Everything” de bu hafta vizyonda olacak. Bol bol film izleyeceğimiz 27 Şubat haftası tüm sinemaseverler için, bulunmaz bir nimet! “Manda Yuvası” ile beyazperdeye transfer olan İlyas İlbey ile Yasemin Yalçın’nın köylü üzerine inşa ettiği, durum komedisini güçlü bir hikâye üzerinden seyirciye aktarıyor. Bu yönüyle oldukça tatlı bir film…

“İnce İnce Yasemince”televizyon programında karakterlerini canlandıran İlyas İlbey ile Yasemin Yalçın, yeniden bir aradalar! Bu kez televizyon projesi ile değil sinema projesi ile huzurlarımıza çıkıyorlar. Yasemin Yalçın’ın yapımcılığını yapıp, ufak bir rol aldığı “Manda Yuvası”, İlyas İlbey’in yönetmenliğini üstlendiği durum komedisini ortaya koyan doğal ve sade bir film…

“Dondurmam Gaymak” tadında olan “Manda Yuvası” bizi natürel yaşama doğru sürükleyerek köyün ve köylünün arkasında duruyor. Kastamonulu köylülerin eğlenceli maceralarına kucak açan film, onların ne kadar içten ve samimi olduklarını ön plana alıyor. Köylülerin içlerinde en ufacık bir kötülük yok, ama biraz fazla küfürbazlar, küfürbaz oluşları tuhaf karşılanmasın, çünkü Kastamonulular genellikle öyledir. Fıtratlarında var yani bu küfür olayı! Küfür ediyorlar, ama kesinlikle göze batmıyor, nedeni de ettiği küfürlerin doğal oluşu… Bazı insanlar sinirledikleri zaman etrafa öfke saçarak küfür savuruyorlar, işte bu onların karakterlerini gösteriyor.

Buradaki hiçbir şey yapay değil. Bazı şeyleri bilerek ya da mahsus yaptığınızda, o zaman işlevini yitiriyor. Aynı bel altı ve basit esprilerle donatılan slapstick (kaba) komediler gibi… Panoramik görüntülerle örülü olan filmin bize anlattığı şey şu: köylü mü, yoksa şehirli mi daha çabuk kanıyor anlatılanlara? “Daha sert bir ifadeyle; “El mi yaman, bey mi yaman” diye bir söylemde bulunan film, köylü ve şehirli arasındaki farkı ortaya koyarak, bakış açımızı genişletiyor. Hikâyeye iki taraftan bakan İlyas İlbey, köylünün kandırılacak kadar saf olmadığını dile getirerek, köylünün tam tersine kafasının çok iyi çalıştığını merceğe alıyor, bu yönüyle film harika bir ders niteliğinde!

Hikâyenin arasına gizlenmiş olan didaktik söylemler, filmin büyüsünü bozmuyor çünkü olaylar abartıya kaçmadan anlatılıyor. Burada önemli olan stres atıp gülmek… Bunu da başarı ile ortaya koyuyor film. Rahatlayıp gevşiyorsunuz. Zaten Yasemin Yalçın’ın parmağı varsa bu işte, film boyunca eğlenmeniz için hiçbir engel yok. Filmdeki sahnelerin hiçbiri zorlama değil, bütün karakterler kendi hayatlarını yansıtıyorlar, bu sebeple yapmacık eylemler filme damgasını vurmuyor. Komedi filmlerinin en zor tarafı insanı güldürmek için yapılan türlü türlü numaralardır. Burada bunu görmüyor oluşumuz, filmle olan bağımızı güçlendiriyor.

Başka bir okumayla; Sanayileşme ile birlikte kırsal kesimde yaşanmaya başlanan, değişim sürecini insan ve çevre açısından ele alan film, köylünün hiçbir şeyi olmadığı için, bazı şeyleri tersten yapıyor oluşuna ışık tutuyor. Zengin olmak ve köyün geçimini sağlamak amacıyla köyün yeni muhtarı olan Aşur (İlyas İlbey) iyi bir plan kuruyor. Bu plan; şehirde çalışan şirket çalışanlarını köye doğru yönlendirmek… Lakin şirket çalışanları, köylülerin onları yenecek güçlerinin olduğunu düşünmüyorlar. Onları aciz sanıyorlar, bu da çileden çıkmalarına neden oluyor. Tabi tüm bunların altında yatan bazı özel mesajlar var, aktaralım hemen. Şehirli insanların, köydeki insanlar için yapılandırma çalışması yapmaları gerektiğinin altını çizen İlyas İlbey, onları küçümsememiz gerektiğini belirterek, bazı yerlere gönderme yapıyor sanki…

Filmin bazı tarafları taşlamalarla dolu, ama bu taşlamalar komik esprilerle harmanlandığı için kesinlikle yanlış anlaşılmıyor. Yani önümüzde sıradan ve basit bir film yok. Filmdeki ironiyi iyi anlamak lazım, yoksa izledikleriniz sizi tam olarak tatmin etmeyebilir.

Bunların dışında filmle ilgili neler söyleyebiliriz, onlardan söz edelim biraz da… Yasemin Yalçın’ın canlandırdığı Deli Akile rolü filmin en vites yükselten taraflarından biri, keza Aşur karakteri de öyle… Yasemin Yalçın’ın filmin diğer karelerinde de görmek isterdik, ama maalesef göremedik. Tek sahne kesmedi bizi. İlyas İlbey’in muhteşem oyunculuğu sayesinde filmin resmen içine girdik, hani bu da olmasaydı diyeceğimiz gereksiz herhangi bir sahne yok…

Filmin bize bir de ufak bir sürprizi var o da, müzisyen Mazlum Çimen’in filmde yer alıyor oluşu. Çimen sadece filmde yer almakla kalmamış, aynı zamanda da filmin müziklerini yapmış.

Sonuç olarak; “Manda Yuvası” aşırıya kaçmadan mizahı doğru şekilde kullanan, seyirciyi keyiflendiren ve karmaşıklığa mahal vermeden derdini anlatan bir film… Şu son dönemde Türk filmleri yeteri kadar başarılı olamadığı için, bu film ilaç gibi geldi bize. Ama filmdeki şehirli karakterlerden birinin Seray Sever olması işi bozdu. Daha da öteye gidersek; köyde yaşayıp da neredeyse şehirliden daha iyi konuşan, Pişçi Vedat karakterini canlandıran Kemal Kocatürk filmin akışa yer yer gölge düşürdü. Yıllarca şehirde yaşamış olup, sonra köyüne dönen Pişçi Vedat filmin her karesinde Kastamonu aksanıyla konuşsaydı daha yerli yerinde olacaktı. Köylülerin arasında aksanı biraz sırıttı sanki… Hem sesinin tonu, hem de vurgusunun iyi oluşu, film için, tam bir handikaptı. Bu hataları görmediğiniz zaman filmin sıcaklığının içinizi kavurmaması için hiçbir sebep yok. İyi seyirler!

Yazının devamı...

YAŞANILANLARIN ÜZERİNİ ÖRTMEYELİM!

Ülkemizde henüz gösterime girmemiş olan “Rosewater” (Gül Suyu) !f film festivali kapsamında gösterildi. Filmin vizyonda gösterilip gösterilmeyeceğini bilmiyoruz. Tek söyleyeceğimiz filmi izlerken, çok etkileneceğiniz ve yaşanılanların adeta gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi akacağı… Bu bakımdan film çok başarılı, ama sinemasal anlamda bazı şeyler yoksun sanki… Detaylar havada kalıyor, hikâyenin kurgusunda bazı sıkıntılar var, taşları tam olarak yerine oturtamıyorsunuz. Biz bunları umursamayız gerçeklere bakarız diyorsanız, o zaman film tam size göre…

Bir gazetecinin acı gerçeğini anlatan “Rosewater”, düşünce özgürlüğünden yoksun İran’ın resmini çekerek, en ufacık bir hatanızdan dolayı, hapsi boylayacağınızı ustaca aktarıyor. Ağızdan çıkan ufacık bir sözcük, sizi içten içe tüketebilir. Eğer İran’daysanız bir şeyi söylemeden önce iki kere düşünmeniz önem arz eder. Gözünüzün yaşına bakmazlar çünkü gözyaşı nedir bilmezler.

Medyanın tarafsız ve objektif olmasına dikkat çeken film, toplumsal eleştiri yaparak yozlaşmanın halen devam ettiğini ve bazı ülkelerde medeniyet gelişmediği için, özgürleşemediğimizi ve bu yüzden bireysellikten kurtulamadığımızı kendi yöntemleriyle dile getiriyor. Zaten dünyanın en büyük sorunlarından biri de bu değil mi? Ülkemizde de benzer sorunlar yaşanıyor. Medya hiçbir zaman uçan bir kuş kadar özgür olamadı. Bu şartlarda olabilmesi de pek mümkün değil. Kafamızda düşündüğümüz sözcükleri ya da kelimeleri istediğimiz biçimde aktaramıyor oluşumuz, bizi hem sınırlandırıyor hem de duygularımıza ket vuruyor. Sanki kendimiz çalıp kendimiz söylüyoruz. Tüm bunları biyografik bir şekilde anlatan “Rosewater”, gerçeklerden yola çıkarak İranlı-Kanadalı gazeteci Maziar Bahari’nin hayatına yolculuk yapıyor sanki, o yolculuk hiç bitmeyecekmiş gibi… Başarılı bir roman adaptasyonu olan film, tehdit altında yaşayan gazetecilerin hislerine tercüman olarak, onların ne zor şartlar altında işlerini yaptıklarını Maziar Bahari üzerinden anlatıyor. O halde Bahari’nin kapıları açan ortak bir anahtar olduğundan rahatça söz edebiliriz, öyle değil mi?

TEMA GÜZEL AMA BAZI MANTIK HATALARI VAR

Dünyada sadece Maziar Bahari yok bu sıkıntıları çeken, o kadar çok gazeteci var ki Mahari gibi suçlanan saymakla bitmez. Dar alanda kısa paslaşmalar yaptığımız için, yazabileceğimiz konular maalesef limitli... Bunu sonu olmayan bir filme benzetebiliriz. Gelişmemiş bir ülkenin yapacağı en bilindik olaylardan biri hiç şüphesiz barbarlıktır. Bu barbarlığı filmde görüyoruz, ancak filmle ilgili büyük bir açmaz var. Filmdeki gazeteci Maziar Bahari’nin İranlı olduğundan bahsediliyor, ama Maziar bir melez; İran ve Kanada kırması… Bahari Londra’daki Newsweek gazetesi için çalışıyor. Senaryoda Maziar’ın ne Kanadalı oluşundan, ne de Londra’daki hayatından kesitler gördük. Bahari’ye içeri tıkan adamlar ona Amerikalıymış gibi davranıyor, lakin Maziar’ın Amerika ile önemli bir bağı yok, sadece arada Amerika’ya gidip geliyor. Senaryoya göre Amerika baskın çıkıyor, hep bir Amerikanlaşma var, tüm detaylar Amerika’nın hâkimiyeti ile ilintili…

Mazari’yi Amerika’nın casusu olmakla suçluyorlar, ağzından “ben Amerika’nın casusuyum” lafı çıktı diye hem de! Hâlbuki onu komedi şovu için söylemişti. Kötü bir niyeti yoktu. Kim anlar ki halinden?

Evine baskın yapan adamlar, önce DVD’lerini sonra da müzik CD’lerini karıştırarak Maziar’a kötü damga vuruyorlar. Yok, sen pornocusun yok, Yahudi özentisin falan diye… Leonard Cohen’in müziklerini dinlemek bile suç olduktan sonra, üzerine daha ne söylenebilir ki… Sanat eseri olan filmler porno olarak lanse ediliyor. Peki, insanların uydudan televizyon izleyememelerine ne söyleyeceksiniz?

Gerçekten içler acısı! İnsanlık ayıbını anlatan filmin en üzücü tarafı da, bestekâr, şair ve müzisyen Leonard Cohen’in Yahudi şarkıcısı olarak simgelenmesi… Bu bağlamda; Maziar’a ablasının Leonard Cohen’in plağını hediye etmesi, özgür olmak ve dilediğini yapabilmek için çırpınan Maziar’ın tek düşüyken, o düşünün aniden elinden alınması, onu hüsrana uğratıyor. İşte bu geri kafalılığın güzel bir sembolü!

BAŞROLDE NEDEN MEKSİKALI OYUNCU VAR?

Bunları çok iyi anladık, ama Maziar’ı neden Meksikalı oyuncu Gael García Bernal canlandırdı? Hani İranlı ya da Kanadalı bir oyuncu olsa anlardık, ancak Gael García Bernal ne İranlıya, ne de Kanadalıya benziyor. Oyunculuğu konusunda zaten eline su dökemeyiz, orası ayrı… Tek takıldığımız nokta, sima olarak oyuncunun İranlıyı ya da Kanadalıyı andırmaması. Latin olduğu çok belli…

Bu sorunu irdelemek yerine, filmin derinine inerek, Maziar’ın başından geçenlere yer verelim. Maziar’ın işlemediği bir suç için 3-4 ay tecrit altına alınması, hikayenin belkemiğini oluşturan en önemli dayanak olduğunu belirtmekte fayda var. Ama filmde sadece tek bir belkemiği yok, birkaç tane var. Diğer belkemiklerinden şu şekilde bahsedebiliriz: Mazier, kötü anlarda bile gülebilen, yaşadıklarını ti’ye alan, duruşunu ve çizgisini bozmayan bir gazeteci… Tecrit odasında Leonard Cohen’in “Dance Me To The End Of Love” şarkısıyla dans ediyor. O sahneyi nasıl unutabiliriz ki? Yıllarca plağını dinlediği Leonard Cohen’in şarkısıyla dans ediyor oluşu, kötülüklere karşı meydan okuyuşunun bir göstergesi. Bunu nispet olsun diye yapıyor belki, ama bu bir karşı duruş! Şu bir gerçek ki; Gael García Bernal’ın güzel dansı ile bambaşka bir yere uçtuk gittik.

SONUNA KADAR MÜCADELE

Sözün özü; Leonard Cohen’in müziğinin filmde yer alması nostaljinin büyüsünü yaşattı bize. Bunun haricinde Maziar tek başına kaldığı zamanlarda, tecrit odasında babasının silueti ile konuşarak manevi gücünü korumaya çalışıyordu, babası da ona bazı tavsiyelerde bulunuyordu. Bir adam nasıl böyle sakinliğini korur şaşılacak şey. Düşünsenize hapiste her şeye “peki efendim” diye karşılık veren birini. Hatta karşısındakileri kafaya alarak, cinsellikle ilgili enteresan hikâyeler anlatması, kendisinin mizah ile iç içe olduğunu hissettirdi bize. İyi de bu mizah anlayışı nereden geliyor? Kimi zaman yüksek sesle kahkaha atması, mizah ile bütünleştiğinin bir kanıtıydı belki de…

Yapılan tüm kötü muamelelere karşı ayakta duran Maziar, karakterinden ödün vermeyerek, karşısındaki insanlarla laf dalaşına girmedi hiçbir şekilde. Bunu yapmasının sebebi de karşısındaki insanların neler düşündüklerini çok iyi biliyor oluşuydu. Karşılık verse daha kötü olabilirdi. Maziar için bu hapishane sabrının sınandığı bir labirentti sanki… O labirentten kurtulmanın bedeli de sessiz kalabilmesiydi. Ağzını açsa içerideki günleri daha da beter olabilirdi, o bunu yapmak yerine kendini önemsedi. Azap yolunu seçmediği için de, öfke krizlerine girmedi. Ne demişler “keskin sirke küpüne zarar”. Hapishanede vaktini kötü geçirmemek için çabalayan kaç kişi vardır ki…

Sonuç olarak; “Rosewater” bir insanın ayakta kalabilme gücünü tartan, kurallara körü körüne bağlı, baskının ve zorbalığın hâkim olduğu bir sistemi eleştiren trajik bir film. Her şeyi çok iyi özümsedik, ama filmin adı neden Gül Suyu derseniz ona da cevabımız hazır: Eskiden Gül Suyunu günahları olanların üzerlerine dökelermiş, bunun sebebi de onları günahlarından arındırmakmış. Filmin adının Gül Suyu oluşu buradan geliyor. Mutlaka seyredilmesi gereken bir film!

Yazının devamı...

DİKENLİ TELİN ARDINDA…

Biyografik hikâyeleri aktarmak genelde zordur. Eğer kendi yorumunuzu katmazsanız biraz sıkıcı olabilir. Bu kez biyografik bir hikâyeye can veren Tim Burton, bizi gerçeklerle baş başa bırakarak sıkı bir şekilde düşünmemizi istiyor. Eğer sanat ve çapraşık hayatlar konusunda bilgi sahibi olmak istiyorsanız Burton sizi bekliyor. !f film festivalinin açılışında izlediğimiz “Big Eyes” (Büyük Gözler) Mart ayında vizyona girecek, ama filmi festivalde herkesten önce izlemeniz mümkün

Ressam Margaret Keane’ın hayatını perdeye taşıyan Tim Burton’ın biyografik projesi “Big Eyes” diğer Tim Burton filmlerinden farklı bir kulvarda yer alıyor, Tim Burton’dan böyle ani bir değişiklik beklemiyorduk. Bu ani değişiklik bazı kişileri korkutabilir, çünkü beklentiyle yaklaşılan filmler, ne yazık ki insana tat vermiyor. Film boyunca Burton neden rotasını değiştirdi diye homurdanmaktansa, filmdeki güzel sahnelerle özdeşleşerek, filme karşı objektif yaklaşmak daha doğru olacaktır.

Genelde Tim Burton gotik, fantastik, macera, animasyon türünde filmler çeker. Peki, “Big Eyes”ı neden çekti? Tim Burton çocukken okulda sürekli kâğıtlara resim çizermiş, kendini çizerek daha iyi ifade ettiğini düşündüğü için, kâğıda çizdiği karakterler Burton’ın en yakın arkadaşlarıymış. Sanıyoruz ki Burton kendi çocukluğu ile bağ kurduğu için bu filmi çekti, belki de kendini filmdeki karakterin yerine koydu. Demek ki Margaret Keane Tim Burton’ın ilham perisiymiş. Bazen sevdiğimiz yönetmenlere zehirli ok fırlatmadan evvel onlarla empati kurmamız lazım, aksi takdirde önyargıdan kurtulamayarak tek bir perspektiften bakmış oluruz. Unutmayın, her filmin bir hikâyesi vardır bu filmin de var.

İNCE MİZAH HAT SAFHADA

Güzel bir mizah duygusuyla işlenen Margaret Keane’ın yaşamı, Tim Burton’ın usta çekimleriyle ve dramatik çizgisiyle izleyiciyi hem güldürüyor, hem de hüzünlendiriyor. O kadar fazla ironi var ki, hikâyeyi nereye çekerseniz oraya gider. Aynı uzayan lastik gibi… Hikâye çok yönlü olduğu için farklı bakış açılarına göre değerlendirilmesi gerekiyor. Her yönetmenin mutlaka bir ters köşesi vardır, bu da Burton’ın ters köşesi olmuş. Gerçek bir hikâyeyi masalsı bir teknikle çeken Burton, seyirciyi sürekli gerçeklerle boğmayıp, kendi sunumunu hazırlayarak, zihnimizdeki bazı eksik parçaları birleştirmemizi sağlıyor. Neden Niçin sorularını sormamızı istemeyen Burton, didaktik hikâye örgüsünü alegorik yöntemlerle netleştiriyor. Hikâye zaman zaman gizemli sıçramalar yapıp, resim tuvalinin renkleriymişcesine bir tablo oluşturarak görsel bir ritim tutturuyor.

İçeriğe gelince: Güçsüzlük ve kendine güvensizlik gerçeklerin sapmasına yol açar, bir perdenin arkasına saklanmak da öyle… Kendine hayali bir karakter yaratan Margaret’ın (Amy Adams) eşi Walter (Christoph Waltz), geçmişte içinde ukde kalan şeyi, eşi üzerinden yapmaya çalışıyor. Margaret da saf ve güçsüz (kendi tabiriyle) bir karakter olduğu için, eşine katlanmak zorunda kalıyor. Walter egosu altında yaşıyor. Egosu onun en kadim dostu, kendisini sanatçıyım diye kandırıyor, maksadı tatmin duygusunu harekete geçirmek.

Sözün özü; “sahtekârlık” pis bir oyundur, ego kirlendiği zaman, insan benliğini ve ruhunu bile satar. Var olmayan bir kimliğin içinde yaşamak, gerçek yaşamdan uzaklaşmak demektir. Tıpkı Keane gibi… Sahtekârlık, yalancılık insana tuzağa düşüren şeytani duyguların en zararlıları olup, saf insanları bir girdap misali içine çeker. Kanmam deyip kanarsınız, ama bazen de mecbur kalırsınız (Örnek: Margeret) çünkü çıkış yolunuz yoktur. O çıkış yolunu bulduğunuzda da çok geç olabilir, yine de ışığı görüp ona ulaşmak lazım. Peki, Walter neden bunları eşine yaptı? Neden bu kadar zalimdi? Ezik kaldığı için! Ezikliğini eşi ile gizlemek istedi, ama bir yerde fena çuvalladı. Neticede “yalancının mumu yatsıya kadar yanar”, er ya da geç yapılan kötülükler ortaya çıkar. Yeteneğini sergile denildiği zaman, sonu Walter gibi olan bir sürü insan var. İş teoriden pratiğe geldi mi, kaçış yoktur. Sanat yalana asla izin vermez! Foyanızı nereye kadar saklayabilirsiniz ki?

ATAERKİL SORUNU

Bir başka okumayla; 50’li ve 60’lı yıllarda geçen filmde ataerkil düzenin yansımalarını görüyoruz. Aslında direk görüyoruz diyemeyiz, ama alt metinlerde ve bazı diyaloglarda bu çok açık ediliyor. Film günümüze bir gönderme yapıyor. Halen günümüzde bu anlayış bazı yerlerde varlığını sürdürüyor. Film ataerkil ve anaerkil düzen arasında yol aldığı çizgide, kadını güçsüz olarak gösteriyor. Kadınlara “sessiz kalma” mesajını iletmeye çalışan film, kadınların kendi haklarını koruyabilmelerine ve gerektiğinde cesaretlerini göstermeleri adına yol çiziyor. Ayrıca film; “korkmayın üzerine gidin” demeyi de ihmal etmiyor. Geçmişte bile Walter gibi kandırıkçı zalim insanlar olduktan sonra, günümüzde olması hiç şaşırtıcı değil. Hikâye geçmiş ve günümüzü iç içe geçiren bir ders notu sanki…

“Ne kendinizi ezdirin, ne de bir başkasını ezin” vurgusunu yaptığımız film, aslında Burton’ın yaşantısından bazı kesitler içeriyor. Burton hakkında detaylı bilgiye sahip olanlar, filmi seyrederken, ne demek istediğimizi anlayacaklar. Burton bizi filmin sonuna kadar heyecanlandırıyor, tabi sadece Burton değil, Amy Adams’ın kocaman gözleri, onu Margaret ile özdeşleştirmemize olanak sağladığı için, haliyle heyecanlanmış oluyoruz. Burton, Adams’ı tercih etmekle doğru bir seçim yapmış! Ama kafamıza bir soru takıldı, o da şu: Margaret’ı neden sarışın oyuncu Amy Adams canlandırdı, acaba Margaret da mı gençliğinde sarışındı? Muamma…

BÜYÜK GÖZLERİN SIRRI NE?

Genel çerçevede değerlendirdiğimizde; Burton karakterlerin sorunlarına yer vermenin yanı sıra, sanatın derinine inerek, sanattaki kitsch (bayağılık estetiği) olgusuna detaylı bir bakış atıyor. Zaten filmde kitsch kelimesi birçok kere vurgulanıyor. 50’li yıllarda gelişip yayılan akım, post-modernist çalışmalar yapan Margaret’ın en büyük ızdırabı oldu. Bazıları onun kitsch eserler yaptığını öne sürdüler. Sanatın farklılığını ortaya koyan Burton, çeşitli sanatçılardan bahsederek, onlar hakkında da bakış açısı sundu bize…

Filme bu kadar olumlu yaklaştıktan sonra sıra geldi ufak bir soruna… Burton’ın en büyük açmazı portredeki ‘büyük gözler’ esrarının hikâyede tam olarak çözüme ulaşamaması oldu. Büyük gözlerin esrarı, savaşın kurbanı olan küçük çocukların vücutlarının ve beyinlerinin karanlık güçlerle kuşatılmasıydı. O yüzden gözleri kocamandı.

Bazı sahnelerde konunun inceliklerine inmeden açıklama yapılmıştı, ancak çok açık değildi. Olay örgüsü karakterler üzerinden işliyordu. Keşke bu kavrama daha çok değinseydi Burton…

Sonuç? “Big Eyes” sanat ile yaşamın aynı anda işleyişinin, bazı püf noktaları olduğunu bize hatırlatarak, bir sanatçının asla sanatından ödün vermemesi ve sanatı konusunda kimseye güvenmemesi gerektiğinin altını çizip, yüzümüze sert bir tokat atıyor. Bu film öyle bir çırpıda izlenebilecek bir film değil, çok katmanlı olduğu için, o katmanların özüne inmeniz filmle olan bağınızı güçlü kılar. Filmin finali daha okkalı olsa daha iyi olurdu, orası ayrı konu…

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.