MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Akıl Hastalığı Sonucu Boşanma

1. Akıl Hastalığı Sebebiyle Boşanma Nedir?

Medeni Kanunumuzun 165. maddesinde, eşlerden birisinin akıl hastalığına tutulması durumunda hangi şartlarda boşanma kararı verilebileceği düzenlenmiştir. Bu kanun maddesinde denilmektedir.

Akıl hastalığı sebebiyle boşanma, özel ve nispi bir boşanma nedenidir. Bu sebeple akıl hastalığı sebebiyle boşanma için, akıl hastalığının varlığı ile bunun ortak hayatı çekilmez hale geldiğinin ispat edilmesi gerekmektedir.

Akıl hastalığı sebebiyle boşanma davası, herhangi bir hak düşürücü süreye tabi değildir. Bu sebeple bu dava, akıl hastalığının ortaya çıkmasından sonra her zaman açılabilir.

2. Akıl Hastalığı Sebebiyle Boşanmanın Şartları Nelerdir?

Akıl hastalığı sebebiyle boşanmaya karar verilebilmesi için 3 şartın gerçekleşmesi gerekmektedir. Bunlar;

Akıl hastalığı sebebiyle boşanmaya karar verilebilmesi için öncelikli koşul, eşlerden birisinin akıl hastalığına tutulmuş olmasıdır. Bu akıl hastalığının evlilik birliği içerisinde gerçekleşmesi bir zorunluluktur. Zira evlilik birliğinin öncesinde olan akıl hastalığı, evlenme engelleri arasında sayılmıştır. Bu kapsamda evlenmeden önce bir akıl hastalığı bulunan kişinin yapmış olduğu evlilik kanunen geçersizdir. Bu sebeple akıl hastalığının, evlenmeden önce bulunması durumunda, akıl hastalığı sebebiyle boşanma davası değil; mutlak butlan davasının açılması gerekir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Medeni Kanun’un 165. maddesinde sadece akıl hastalığı sebebiyle boşanma hali düzenlenmiştir. Bu sebeple her ne sebeple olursa olsun eşlerden birisinin kanser, AİDS, epilepsi ve benzeri hastalıklara yakalanmış olması durumunda MK 165 gereğince boşanmaları mümkün değildir.

Akıl hastalığı sebebiyle boşanmaya karar verilebilmesi için, bu hastalığın tedavisinin mümkün olmadığının resmi sağlık kurulu raporu ile tespit edilmiş olması gerekmektedir. Uygulamada akıl hastalığı sebebiyle boşanma davası açıldıktan sonra, akıl hastalığına tutulduğu iddia edilen eşin hastaneden rapor almasına karar verilerek hastaneye sevki gerçekleştirilmektedir. Yargıtay tarafından yapılan değerlendirmelerde, akıl hastalığının tespitinde bilirkişi görevlendirilerek rapor alınması yeterli görülmemiştir. Bu sebeple hastalığın geçmesine olanak bulunmadığının, resmî sağlık kurulu raporuyla tespit edilmesi gerekmektedir.

Sağlık kuruluşu tarafından hazırlanacak raporda, akıl hastalığının derecesi ve iyileşme ihtimalinin bulunup bulunmadığının net şekilde ortaya konulması gerekmektedir. Zira kişide akıl zayıflığının bulunması veya akıl geriliğinin mevcut olması gibi durumlarda MK 165 gereğince boşanmaya karar verilmesi mümkün değildir. Yine benzer şekilde akıl hastalığının iyileşme ihtimalinin bulunması durumunda da MK madde 165 gereğince boşanmaya karar verilmesi mümkün değildir.

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, akıl hastalığı sebebiyle boşanma nispi bir boşanma halidir. Bu kapsamda akıl hastalığının boşanma nedeni olabilmesi için, bu durumun diğer eş için müşterek hayatı çekilmez hale getirmiş olması zorunludur. Burada akıl hastalığı yüzünden evlilik birliğinin temelden sarsıldığının ispat yükü, davacı üzerindedir.

İfade etmek gerekir ki akıl hastalığına tutulan eşin, eylemleri iradi olarak nitelendirilemez. Bu sebeple akıl hastalığı yaşayan eşe karşı, diğer boşanma nedenleri ile boşanma davası açılması mümkün değildir. Söz gelimi akıl hastası olan eş ile anlaşmalı boşanmak veya gerçekleştirdiği hakaretlerden ötürü evlilik birliğinin temelden sarsılması sebebi ile boşanmak mümkün değildir. Zira bu eş akıl hastalığına tutulduğu için kusuru olmayacak ve eylemleri iradi sayılmayacaktır.

3. Akıl Hastalığı Sebebiyle Boşanma Davasının Tarafları Kimlerdir?

Akıl hastalığı sebebiyle boşanma davasını açma hakkı, akıl hastalığı olmayan eşe verilmiştir. Akıl hastalığına tutulan eş veya onun yasal temsilcisinin kendi akıl hastalığına dayanarak bu davayı açabilmesi mümkün değildir.

Bu davanın davalısı ise akıl hastalığına tutulan eş olacaktır. Ancak akıl hastası olan eşin vasisi bulunuyorsa davanın ona yöneltilmesi de gerekmektedir.

Mutlu Günler

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Uygulamada İştirak Nafakası

1. İştirak Nafakası Nedir?

Kural olarak iştirak nafakası, Türk Lirası olarak belirlenmektedir. Ancak tarafların, nafaka miktarının yabancı para birimleri ile ödenmesi konusunda mutabakata varmaları mümkündür.

İştirak nafakası, konusu ve önemi itibari ile kamu düzenine ilişkindir. Bu sebeple hakim, velayet hakkı sahibi talepte bulunmamış olsa dahi iştirak nafakasına hükmedilebilir. Yine bu durumun sonucu olarak boşanma davalarından sonra da bağımsız bir dava ile iştirak nafakası talebinde bulunmak mümkündür.

İştirak nafakasının her ay irat biçiminde ve peşin olarak ödenmesi gerekir. Aylık olarak hükmedilen nafaka, aksine bir karar olmadığı sürece aynı miktarda devam eder. Ancak nafaka alacaklısının dava başında usulüne uygun olarak talepte bulunması halinde nafakanın gelecek yıllarda küçüğün ihtiyaçları göz önüne alınarak artırılmasına karar verilebilir.

2. İştirak Nafakası Miktarı Nasıl Belirlenir?

İştirak nafakasının miktarının belirlenmesinde 3 önemli kriter bulunmaktadır. Bunlar; çocuğun ihtiyaçları, annenin sosyal-ekonomik durumu ve babanın sosyal-ekonomik durumudur. Bu kapsamda Yargıtay içtihatlarına göre iştirak nafakası belirlenirken, çocuğun yaşı, eğitim ve sağlık giderleri gibi konular yanında anne-babanın kazançları, malvarlıkları, hayat standartları ve alım güçleri göz önünde bulunduracaktır.

Uygulamada tarafların ekonomik durumlarının tespiti bakımından sosyal ekonomik durum araştırması (SED) yapılmaktadır. Bu araştırma için mahkeme, tarafların ikametgahlarının bulunduğu kolluk kuvvetine müzekkere yazmakta ve araştırma yapılmasını istemektedir. Bu araştırmalarda taraflara; kazançları, yan gelirleri, giderleri, sahip olduğu malvarlıkları, sağlık sorunları, bakmak zorunda oldukları kişilere ilişkin sorular yöneltilmektedir. Bu sorulara verilecek cevaplar doğrultusunda düzenlenen SED raporları, çoğunlukla taraf beyanları üzerine inşa edilmektedir.

İştirak nafakası, anne-babanın çocuğa bakım yükümlülüğünün bir sonucudur. Bu sebeplerle velayet kendisinde olmayan ebeveyn, çalışmadığı iddiasında bulunsa dahi nafaka sorumluluğundan kurtulamaz. Bu durumda dahi çocuğun ihtiyaçları konusunda uygun miktarda nafakaya hükmedilmesi gerektiği Yargıtay içtihatlarında bildirilmiştir.

Yargıtay tarafından yapılan değerlendirmelerde yoksulluk nafakası alan tarafın, yoksul olduğunun sabit olduğu ve çocuğunun giderlerine dahi katkı bulunmasının beklenemeyeceği ifade edilmiştir. Bu sebeplerle yoksulluk nafakası alan eşten, iştirak nafakası talebinde bulunulması mümkün değildir.

3. İştirak Nafakası Ne Zaman Başlar ve Ne Zaman Sona Erer?

İştirak nafakası; boşanma, ayrılık, evliliğin butlanı veya feshine ilişkin davaların kesinleştiği tarihten itibaren başlamaktadır. Burada belirleyici tarih, bu yöndeki kararların kesinleştiği tarihtir. Kararın kesinleşmesinden önce hükmedilen nafakalar ise tedbir nafakası olarak isimlendirilmektedir.

İştirak nafakası, bu nafakanın mahkeme kararı ile kaldırılması, çocuğun ergin olması, velayetin değiştirilmesi, çocuğun ya da nafaka borçlusunun ölümü gibi durumlarda sona ermektedir.

4. İştirak Nafakasının Artırılması ya da Azaltılması Mümkün mü?

İştirak nafakasına hükmedilmesinden sonra çocuğun ihtiyaçlarında artışlar yaşanabilir. Elbette bu durumun tam tersi olarak çocuğun giderleri azalabilir ya da nafaka borçlusunun ekonomik durumu bozulmuş olabilir. Böyle durumlarda taraflar, iştirak nafakasının artırılması ya da azaltılması için dava açabilirler. Bu durumda hakim, çocuğun ihtiyaçlarında artış ya da azalış olup olmadığı ile anne-babanın ekonomik sosyal durumlarının ne yönde değiştiğini tekrar araştırarak karar verecektir.

Boşanma davası sonrasında iştirak nafakasının artırılmasına ilişkin davalarda aile mahkemeleri görevlidir. Bu davalarda, iştirak nafakası alacaklısının yerleşim yeri mahkemesi yetkilidir.

5. Çocuğuna Fiili Olarak Bakan Ebeveynin, Nafaka Yükümlülüğü Devam Eder mi?

Velayet hakkı sahibinin, çocuğa fiili olarak bakması bir zorunluluktur. Hükmedilen iştirak nafakasının amacı da bu fiili bakım konusunda ekonomik destek sağlamaktır. Bu kapsamda velayet hakkı sahibinin hükmedilen iştirak nafakasını talep edebilmesi için, çocuğa fiili olarak bakması gerekir. Aksi durumda velayet hakkı sahibinin nafaka talep edebilmesi mümkün değildir. Uygulamada zaman zaman velayet hakkı kendisine bırakılan ebeveynin, çocuğun bakımını diğer ebeveyne bıraktığı durumlar ortaya çıkmaktadır. Bu durumlarda mahkeme kararına göre velayet hakkı sahibi olan taraf, iştirak nafakası hükmedilmiş olsa da bu nafakayı talep edemez. Zira velayet sahibi olmayan taraf fiili olarak bakıp; çocuğuna dair maddi sorumluluğunu yerine getirmektedir. Bu hususta icra takibi başlatılmış olsa dahi, açılacak dava ile takibin iptalini sağlamak mümkündür.

Mutlu Günler

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Ortak Hayatın Kurulamaması

1. Ortak Hayatın Kurulamaması Sebebiyle Boşanma Nedir?

Medeni Kanunumuzun 166/4 maddesinde “ denilmektedir.

Kanunda düzenlenen bu boşanma hali, ya da olarak isimlendirilmektedir. Bu boşanma nedeni, mutlak boşanma nedenlerindendir. Bu sebeple ortak hayatın kurulamaması sebebiyle açılacak boşanma davalarında hâkim, dava şartlarının oluşup oluşmadığını tespit edecek ve şartlar oluştuğunda boşanmaya karar verecektir.

2. Ortak Hayatın Kurulamaması Sebebiyle Boşanmanın Şartları Nelerdir?

Ortak hayatın kurulamaması sebebi ile boşanmaya karar verilebilmesi için 3 şartın gerçekleşmesi gerekmektedir. Bunlar;

Ortak hayatın kurulamaması sebebi ile boşanmaya karar verilebilmesi için öncelikli koşul, daha önce bir boşanma davasının açılmış olmasıdır. Açılan bu boşanma davasının hangi sebeple açıldığı veya kimin tarafından açıldığı önemli değildir. Daha önce bir boşanma davası açılmış olması ve bu boşanma davasının reddedilmiş olması yeterlidir. Bu sebeplerle taraflar ne kadar uzun süredir fiili olarak ayrı yaşıyor olursa olsun, bu şart gerçekleşmeden ortak hayatın kurulamaması sebebi ile boşanma kararı verilemeyecektir.

Daha önce açılan boşanma davasında yetkisizlik veya görevsizlik kararı verilmesi ya da davanın açılmamış sayılmasına karar verilmesi gibi haller davanın reddi ile aynı sonuçları doğurmamaktadır. Bu nedenle açılan ilk davanın reddedilmiş olması şarttır.

Ortak hayatın kurulamaması sebebi ile açılacak boşanma davasında, daha önce açılan ve reddedilen boşanma davasının kesinleşmiş olması ve kesinleşmeden sonra 3 yıllık sürenin geçmesi gerekmektedir. Kanun koyucu tarafından belirlenen bu 3 yıllık süre ret kararının kesinleştiği anda başlar. Bu sebeple ilk açılan boşanma davasının kesinleştiği tarih büyük öneme sahiptir.

Ancak istisnai olarak açılan ilk davadan feragat edilmesi durumunda, kesinleşme tarihinin hesaplanması feragat tarihinden itibaren başlayacaktır. Nitekim feragat, karşı tarafın kabulüne bağlı olmayan, davayı sonuçlandıran ve kesin hükmün sonuçlarını doğuran bir usul işlemidir. Feragat durumunda hüküm maddi olarak kesinleşmekte olup; şekli olarak kesinleşmesine ihtiyaç bulunmamaktadır.

Kanunda belirtilen 3 yıllık süreçte ortak hayatın hiçbir şekilde kurulamaması ve bu sürenin kesintisiz devam etmesi gerekir. Tarafların bu süreçte ortak hayatı zaman zaman devam ettirmiş olmaları durumunda, ortak hayat kurulmuş sayılacaktır. Bu durumda ise ortak hayatın kurulamaması sebebi ile boşanmaya karar verilebilmesi mümkün değildir. Ancak tarafların çocuklarını görmek için kısa süreliğine yan yana gelmiş olmaları, ortak hayatın kurulduğu anlamına gelmeyecektir. Tarafların ortak hayatı kuramadıklarına ilişkin 3 yıllık süre, hâkim tarafından kendiliğinden dikkate alınacak ve deliller ışığında değerlendirilecektir.

3. Ortak Hayatın Kurulamaması Sebebiyle Boşanma Davasını Kimler Açabilir?

Her iki taraf da ortak hayatın kurulamaması sebebi ile boşanma davası açabilir. Bu sebeple ilk açılan ve davası reddedilen tarafın davacısı da davalısı da bu davayı açabilecektir.

4. Ortak Hayatın Kurulamaması Sebebiyle Boşanmada Kusurun Önemi Nedir?

Ortak Hayatın Kurulamaması Sebebiyle Boşanma davasında, kusurun kimde olduğunun önemi bulunmamaktadır. Daha kusurlu olan taraf da ortak hayatın kurulmadığını ispatlayarak boşanma talebinde bulunabilir. Bu sebeple davalı eşin, davacının daha kusurlu olduğunu ileri sürerek boşanmaya itiraz etmesi mümkün değildir. Kusur konusundaki değerlendirme, sadece tazminatın tayini bakımından önem arz edecektir.

Yazının devamı...

Eşlerin Kişisel Malları

Günümüzde kurulan evliliklerin büyük çoğunluğunda edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanmaktadır. Bu durum Medeni Kanunumuzda 01.01.2002 tarihinde yapılan değişikliğin bir sonucudur. Bu kanun değişikliğine çerçevesinde eşler, aksine bir düzenleme yapmadıkları takdirde edinilmiş mallara katılma rejimine tabidir. Yasal mal rejimi olan edinilmiş mallara katılma rejimi ise “edinilmiş mallar” ile “eşlerden her birinin kişisel mallarını” kapsamaktadır. Bu yönü ile kişisel malların neler olduğunu tespit etmek büyük öneme sahiptir. Kişisel mallar ise kanundan doğan kişisel mallar ve sözleşmeden doğan kişisel mallar olarak ikiye ayrılmaktadır.

A. Kanundan Doğan Kişisel Mallar:

Eşlerden birisinin kişisel kullanıma özgülenen her türlü eşya, kişisel maldır. Söz gelimi günlük hayatta sürekli olarak kullanılan cep telefonu, bilgisayar, kıyafet, saat, mücevher gibi eşyalar, kişisel maldır. Yine Yargıtay içtihatları doğrultusunda, düğünde takına ziynet eşyaları kadının kişisel kullanımına yarayan eşya niteliğinde olup; kişisel mal niteliğindedir. Bu eşyalar, sahibi olan eşin kişisel kullanımına bırakıldığı için diğer eşin bu eşyalar üzerinde hak talep edebilmesi mümkün değildir.

Burada sağlıklı değerlendirme yapabilmek için mal rejiminin başlangıcını tespit etmek gerekir. Bu kapsamda kurulan evliliklerde mal rejiminin başladığı tarih, evlilik tarihidir. 01.01.2002 tarihinden kurulan evliliklerde ise mal rejiminin başlangıcı 01.01.2002 tarihi olarak belirlenmiştir. Bu sebeple bu evliliklerde, 01.01.2002 tarihinden önce edinilen mal, o eşin kişisel malıdır.

Ancak evlilik birliğinin kurulmasından önce edinilen bir malvarlığının, kredi borçlarının evlilik birliği içerisinde karşılanması ihtimal dahilindedir. Bu durumda evlilik birliği içerisinde ödenen kredi borçlarında diğer eşin edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklanan hakları olacaktır.

Miras yoluyla elde edilen malvarlığı değerleri, kimden miras kalmış olursa olsun kanuni olarak kişisel mal niteliğindedir. Bu sebeple miras olarak kalan bu mallarda diğer eşin, edinilmiş mallara katılma rejiminden kaynaklanan bir alacak talep edebilmesi mümkün değildir.

Eşlerden birinin bedensel, finansal veya zihinsel hiçbir çabası olmamasına rağmen tümüyle karşılıksız olarak elde ettiği eşyalar kişisel maldır. Uygulamada bu tür durumlar üst soydan yapılan karşılıksız kazandırmalar şeklinde kendisini göstermektedir. Bu kapsamda evlilik birliği içerisinde eşlerden birisinin üst soydan alacağı her türlü kazanım, kural olarak kişisel mal niteliğindedir.

Burada en kritik soru, üstsoydan evlilik birliği içerisinde bağışlama olarak intikal eden ancak tapu müdürlüğünde belirli harçlardan kaçınmak amacıyla “satış” olarak gösterilen işlemler bakımından sorulmaktadır. Yargıtay içtihatlarına göre üst soydan gelen taşınmazlarda tapu işlemi satış gösterilse dahi mal bağış olarak değerlendirilmektedir. Zira anne-babanın çocuğuna yaptığı devir işlemi hayatın olağan akışı içerisinde bağışlama niteliği taşımaktadır. Bu durum gizli (örtülü) bağış olarak isimlendirilmektedir. Burada yapılan işlem aslında satış değil; bağış olduğu için karşılıksız kazanma ile elde edilen bu malvarlığı, kişisel mal niteliğindedir.

Evlilik birliği içerisinde eşlerden birisi kişilik haklarına saldırıda bulunulması sonrasında manevi tazminat alacağına hak kazanmış olabilir. Elde edilen bu manevi tazminatın kişisel mal olduğu kanunda açıkça belirlenmiştir.

Eşlerden birisi yukarıda ifade ettiğimiz şekilde kişisel mal olduğu sabit olan malvarlığı değerlerini satmak veya takas etmek isteyebilir. Bu durumda satış sonrasında elde edilecek bedel ya da takas sonrasında yeni iktisap edilen mal varlığı da kişisel mal olacaktır.

B. Sözleşmeden Doğan Kişisel Mallar:

Yukarıda ifade ettiğimiz şekilde kişisel malların nelere olabileceği kanunda net olarak sayılmıştır. Ancak MK 221 gereğince eşlerin, 2 konu ile sınırlı olmak üzere, hangi eşyaların kişisel mal olduğuna dair kendi aralarında anlaşma yapabilmesi mümkündür.

Mutlu Günler

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Boşanmada Ses ve Video Kaydı

Boşanma davalarında ses ve video kaydının delil olarak kullanılıp kullanılamadığı en çok merak edilen konuların başında gelmektedir. Kural olarak boşanma davalarında ses ve video kaydının delil olarak kullanılabilmesi mümkündür. Ancak bu konuda bazı şartların gerçekleşmesi gerekmektedir. Buna göre;

1. Hukuka Uygun Olarak Elde Edilen Ses Ve Video Kaydı:

Bir iddiada bulunan taraf iddiasını ispat etmek için her türlü delile başvurabilir. Bu sebeple hukuki sınırlar içerisinde elde edilen ses ve video kaydı, boşanma davaları da dâhil tüm davalarda delil olarak kullanılabilir.

Ancak Yargıtay yapmış olduğu değerlendirmelerde yalnızca bir adet ses ve video kaydı ile vakıaların ispat edilemeyeceğini değerlendirmiştir. Buna göre sunulan ses ve video kaydının tanık, mesajlaşma kayıtları gibi başkaca deliller ile de desteklenmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

2. Hukuka Aykırı Elde Edilen Ses Ve Video Kaydı:

HMK 189/2. maddesinde açıkça denilmiştir. Bu kapsamda;

Boşanma davalarında karşı tarafın bilgisi ve rızası olmaksızın elde edilen ses ve video kaydının kullanılması mümkün değildir. Buna göre müşterek konut içerisine bir dinleme cihazı yerleştirilerek alınan kayıtların delil vasfı olmayacaktır. Yine benzer şekilde taraflardan birinin diğerinin rızası olmaksızın telefon konuşması esnasında aldığı ses ve video kaydı delil olarak kullanılamayacaktır.

Burada önemli olan ses ve video kaydı alınırken karşı tarafın bilgisi ve rızasının olup olmadığıdır. Karşı taraf, ses ve video kaydı alındığını biliyorsa ve rıza gösteriyorusa bu durumda ses kaydı delil olarak kullanılabilir. Ancak bilgi verilmeden ve rıza alınmadan elde edilen ses ve video kaydının delil olarak kullanılması mümkün değildir.

Yargıtay uygulamalarında ise diğer eşin bilgisi ve rızası alınmadan elde edilen ses ve video kayıtlarının bazı durumlarda kullanılabileceği kabul edilmiştir. Buna göre karşı tarafın bilgisi ve rızası dışında alınan ses kaydının delil olarak kullanılabilmesi için şu şartlardan gerçekleşmesi gerekir;

Yukarıda belirttiğimiz iki durumdan birisinin varlığı halinde elde edilen ses ve video kaydı, karşı tarafın bilgisi ve rızası dışında elde edilmiş olsa dahi boşanma davasında delil olarak kullanılabilir.

3. Hukuka Aykırı Olarak Ses ve Video Kaydı:

Ses ve video kaydının, birbirine eklenmesi, değiştirilmesi, bazı bölümleri çıkartılması veya içeriklerinin farklılaştırılması gibi durumlar hukuka aykırı delil yaratılmasıdır. Delilin hukuka aykırı "elde edilmesi" ile "yaratılması" birbirinden farklıdır. Delilin hukuka aykırı olarak yaratılması durumunda boşanma davasında kullanılması mümkün değildir.

Benzer şekilde eşinin gerçekleştirdiği fiilleri anlatması için yönlendirici sorular sorarak veya tahrik ederek elde edilen ses ve video kaydının boşanma davasında kullanılması mümkün değildir. Zira bu konuşmalar, hayatın olağan akışı içerisinde değil; ses kaydı alan tarafın yönlendirmesi veya tahrikleri sonrasında oluşturulmuş, yapay delillerdir.

4. Müşterek Konut İçerisine Diğer Eşin Rızası Olmaksızın Kayıt Cihazı Yerleştirilmesi Boşanma Sebebidir.

Yargıtay yapmış olduğu değerlendirmelerde, müşterek konut içerisine ses ve video kaydı için cihaz yerleştirmenin hukuka aykırı olmasının da ötesine geçerek bunun bir boşanma sebebi olduğunu değerlendirmiştir. Yapılan değerlendirmeye göre müşterek konuta eşin rızası olmaksızın ses ve video kaydı alınması, güven sarsıcı bir davranıştır. Bu emsal nitelikteki karar doğrultusunda eşinin bilgisi ve rızası olmadan elde edilen kayıtlar hem boşanma davasında kullanılamayacak ve hem de sesi kayda alınan eş için boşanma nedeni yaratacaktır.

5. “Önceden Hazırlıklı ve Planlı Şekilde” Ses ve Video Kaydı Alınması, Suçtur.

Hukuka aykırı olarak elde edilen deliller TCK bakımından da suç unsuru oluşturmaktadır. Buna göre “Ancak yukarıda belirttiğimiz istisna bu durum dışındadır. Bu sebeple kişinin ani gelişen bir durum karşısında bir vakıanın ispatını sağlayabilmek amacıyla plansız, önceden kurduğu bir düzenek olmaksızın aldığı ses ve video kaydı alması suç olarak değerlendirilmemektedir.

Av. Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Kadına Şiddetin Önlenmesi

Kadına şiddet, toplumumuzda her geçen gün artan ve bir türlü çözüm bulunamayan büyük bir sorun haline gelmiştir. Bu şiddet fiilleri, kadının bedenine yöneldiğinde fiziksel şiddet; saygınlığına yöneldiğinde psikolojik şiddet; cinsel bütünlüğüne yöneldiğinde cinsel şiddet ve ekonomik varlığına yöneldiğinde ekonomik şiddet olarak kendisini göstermektedir.

2019 yılında yapılan nda, ülkemizde yaşayan kadınların en büyük sorununun olduğu tespit edilmiştir. Üstelik bu oran 2016 yılında %53 iken; 2019 yılında %60’a yükselmiştir. Böylelikle kadına şiddet konusunda artış yaşandığı bilimsel olarak da ortaya konulmuştur.

Ülkemizde kadına şiddet fiilleri arttığı gibi kadın cinayetleri de artmaktadır. Kadına şiddetin son kurbanlarından biri Emine Bulut oldu. Emine Bulut, ölmek istemiyordu ve kızı da annesinin yaşamasını istiyordu. Ancak anne öldü. Henüz 10 yaşındaki kızının yaşadığı ise ölümden beterdi.

Tüm Türkiye, izlediği 9 saniyelik video ile bu cinayete tanık oldu. Toplum olarak farkında olduğumuz ancak çoğunlukla görmezden geldiğimiz kadına şiddet, belki de ilk defa bu kadar çırılçıplak karşımızdaydı. Bu sebeple videoyu izleyen herkes, uzun süre yutkunamadı ve içinde derin bir sızı ile insanlığından utandı.

Ülkemizde kadına şiddeti önlenmeye yönelik yapılan en önemli düzenleme 6284 sayılı un uygulamaya konulmasıdır. Kadını korumaya yönelik önlemlerin düzenlendiği bu kanun, teorik olarak büyük öneme sahiptir. Ne var ki kanunun uygulanmasında sorunlar yaşandığı gözlemlenmektedir. Nitekim 6284 Sayılı Kanun çerçevesinde verilen koruma kararları belirli dönem süreyi kapsamakta ve belirli konularda tesis edilmektedir. Üstelik bu kanun çerçevesinde hükmedilen koruma kararları, içerik olarak koruyucu görünse de kadını yeteri kadar koruyamamakta veya bazı zamanlarda taraflarca amacı dışında kullanılmaktadır. Yapılan araştırmalar ile de bu kanunla istenilen sonucun tam olarak elde edilemediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu sebeple 6284 sayılı kanunun varlığını tartışmak yerine uygulamadaki sorunları ile mücadele edilmesi gerekmektedir.

Kadına şiddetin önlenmesinde bir diğer yasal düzenleme ise İstanbul Sözleşmesi’dir. Bu sözleşmenin amacı özetle ev içi şiddeti önlemek ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaktır. Uluslararası bir sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi, ilk olarak Türkiye tarafından ve İstanbul’da imzalandığı için bu ismi almıştır. Ne var ki bu sözleşme, tartışmaları beraberinde getirmiş ve ülkemizde hiçbir zaman uygulama imkanı bulamamıştır.

Kadına şiddeti önlemeye yönelik girişimlerin sadece bir kuruma ya da bir sivil toplum kuruluşuna bırakılması, istenilen sonuca ulaşılmasını engelleyecektir. Bu sebeple bu konuda bireylerin, toplumun ve devletin ayrı ayrı ödevleri bulunmaktadır. Bu kapsamda kadına karşı şiddeti önlemek için;

Özellikle kadınların, şiddet konusundaki bilgi seviyelerinin artırılması büyük öneme sahiptir. Zira şiddete maruz kalan kadın müvekkillerimize hukuki danışmanlık verdiğimizde, çoğunlukla hakları konusunda yeterli bilgiye sahip olmadıklarını gözlemlemekteyiz. Üstelik kadına verilecek bu bilgiler aile içerisinde yetişen çocukların da bilgi seviyelerinin artırılmasını doğal olarak sağlayacaktır.

Kadına şiddeti normalleştiren her türlü girişimin toplumca reddedilmesi de gerekmektedir. Toplumda şiddet duygusunun artması durumunda şiddetin dışa vurumu özellikle kadınlar ve çocuklar üzerinde gerçekleşmektedir. Bu sebeple toplumsal olarak her türlü şiddet fiiline karşı çıkılması büyük öneme sahiptir.

Bireysel ve toplumsal olarak üzerimize düşen ödevlerin organizasyonunun, devlet tarafından sağlanması gerekmektedir. Üstelik devletin, kadına karşı şiddet konusunda önleyici tedbirler almaması ve caydırıcı müeyyideleri uygulanması gerekmektedir.

Avukat Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Ortak Velayet Uygulaması

1. Ortak Velayet Nedir?

Evlilik birliği içerisinde anne ve baba, velayete dair hakları birlikte ve eşit olarak kullanmaktadır. Boşanma kararı sonrasında Medeni Kanunumuz velayetin, anne veya babadan yalnızca birisine verilmesini düzenlemiştir. Ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler sonrasında ise boşanma sonrasında ortak velayet kararı verilmesi mümkün hale gelmiştir.

Boşanma sonrasında verilecek ortak velayet kararı ile anne ve baba, tıpkı evlilik birliği içerisinde olduğu gibi reşit olmayan çocuklarının bakımı, korunması, eğitimi, öğretimi, denetimi ve temsili başta olmak üzere her konuda eşit söz hak hakkına sahip olacaktır. Böylelikle boşanma sonrasında düzenlenen ortak velayette, ne annenin ne de babanın birbirlerine hiçbir üstünlükleri bulunmamaktadır.

2. Ortak Velayet Şartları Nelerdir?

Boşanma kararı sonrasında düzenlenen ortak velayet, uluslararası sözleşmelere taraf olmamız sonrasında hukuk sistemimize girmiştir. Bu sebeple ortak velayet konusunda kanunlarımızda henüz bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu durumun doğal sonucu olarak ise ortak velayet şartları hali hazırda kesin sınırlar ile çizilememektedir. Ancak hukukun temel normları ve uygulamada gelişen haller çerçevesinde ortak velayet şartları şunlardır;

Ortak velayete dair karar verilebilmesinin en önemli şartı, bu düzenlemenin çocuğun üstün menfaati ile örtüşmesidir. Taraflar, her konuda anlaşmış olsalar dahi ortak velayetin çocuğun üstün menfaatine zarar vereceği kanaati oluşursa ortak velayetin uygulanmaması gerekir.

3. Ortak Velayet Uygulaması Nasıldır?

Boşanma kararı sonrasında küçüğün velayeti bakımından ortak velayet hükümlerinin uygulanması halinde; anne ve baba, çocuklarının bakımı, korunması, eğitimi, temsili, gideceği sağlık hizmeti ya da alacağı kurs gibi konularda tıpkı evlilik birliği içerisinde olduğu gibi eşit hak ve sorumluluk sahibi olmaktadır. Ancak ortak velayet durumunda dahi, çocuğun anne yanında mı yoksa baba yanında mı kalacağı, diğer ebeveyn ile hangi saatler arasında görüşeceği gibi konuların açık şekilde düzenlenmesi gerekmektedir. Bu kapsamda ortak velayet, küçüğün bir hafta anne bir hafta baba yanında kalması şeklinde uygulanmasını sağlayan bir kurum değildir. Ortak velayet uygulamasında böyle bir imkan bulunmamaktadır.

Ayrıca ortak velayette nafaka miktarının ne kadar olacağı ve kimin tarafından ödeneceği de belirlenmelidir. Bu kapsamda ortak velayette nafakanın ortadan kalkması gibi bir durum söz konusu değildir.

4. Ortak Velayet Davası Sonradan Açılabilir mi?

Boşanma kararı sonrasında küçüğün velayeti taraflardan birisine verilmiş ve bu karar kesinleşmiş olabilir. Bu durumda anne veya babanın, ortak velayet davası açması yine de mümkündür. Burada belirleyici ölçüt, ortak velayet şartlarının sağlanmış olmasıdır. Bu şartların sağlanması durumunda açılacak dava ile ortak velayet düzenlenebilir.

5. Ortak Velayet, İhtilafların Azalması İçin Bir Fırsat Ve Kazanımdır.

Velayet, boşanma davalarından en büyük çekişme konularının başında gelmektedir. Ne yazık ki boşanma davalarında taraflar, çocuklarının velayetine sahip olabilmek için çoğu zaman hırs ve hınç ile hareket etmektedir. Aslında bu durum Medeni Kanun’un mevcut düzenlemesinin doğal bir sonucudur. Zira boşanma kararı sonrasında velayet haklarının, anne veya babaya verilmesi durumunda bu konuda tek söz sahibi o ebeveyn olmaktadır. Velayet kendisine verilmeyen ebeveynin çocuğuna dair söz söyleme hakkı ise tümüyle elinden alınmaktadır. Bu sebeple anne veya babaların boşanma davalarında şeklindeki sitemlerini yakından duymaktayız.

Velayete dair çekişmelerin azalabilmesi için ortak velayetin bir fırsat ve kazanım olduğu düşüncesindeyim. Zira ortak velayet düzenlendiğinde eşit haklara sahip olacak anne ve babalar, çocuklarının velayetlerinde söz sahibi olmaya devam edeceklerini düşünerek hırslarını bir kenara koyabilir. Ancak bunun için her iki tarafın da iyi niyetli hareket etmesi mutlak öneme sahiptir. Aksi takdirde sorunlar kartopu gibi büyümeye devam edecektir.

Ortak velayet uygulamasının tam olarak oturmadığını bildiğimiz için, çocuklarının velayeti bakımından ortak velayeti kararı aldırdığımız müvekkillerimiz ile sürekli olarak dirsek temasındayız. Buna rağmen bu konuda sorun yaşadığına dair geri bildirimde bulunan hiçbir müvekkil ile karşılaşmadık. Bu sebeple ortak velayet bakımından iyimserliğimizi koruyor ve bu kurumun velayet konusundaki ihtilafların azalması için bir fırsat olduğunu düşünüyoruz.

Av. Yaşar ÖKSÜZ

Yazının devamı...

Boşanma ve Ayrı Yaşama Hakkı..

1. Evlilik Birliğinin Temelden Sarsılması Sebebi ile Boşanma Nedir?

Evlilik birliğinin temelden sarılması sebebi ile boşanma, Medeni Kanunda sayılan boşanma sebeplerinden birisidir. Ülkemizde boşanma davalarının çok büyük kısmı evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına dayalı olarak açılmaktadır. Bu boşanma hali, toplumumuzda sebebi ile boşanma olarak da bilinmektedir.

2. Hangi Hallerde Evlilik Birliğinin Temelden Sarsılması Sebebi ile Dava Açılabilir?

Şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanma davasında ve şartlarının ispat edilmesi gerekmektedir. Medeni Kanun bu konuda sadece genel çerçeveyi belirlemiştir. Hangi durumlarda evlilik birliğinin temelden sarsıldığı ise Yüksek Mahkeme içtihatları ile işaret edilmiştir. Buna göre şu hallerde şiddetli geçimsizlik sebebi ile boşanma davası açılabilmesi mümkündür;

Eşlerden birisinin, diğer eşe karşı

Eşlerden birisinin, diğer eşe karşı hakaret veya küçük düşürücü sözler sarf ederek

Eşlerden birisinin sürekli alkol alması, eve geç gelmesi, eşinin yanında olmaması veya cinsel birliktelikten kaçınarak

Eşlerden birisinin,

Eşlerden birisinin, diğer eşin maaş kartını alması veya para vermekten kaçınarak

Yargıtay tarafından yapılan son değerlendirmede eşe “gibi sözlerle hakaret edilmesi boşanma sebebi olarak kabul edilmiştir. Yargıtay’ın bugüne kadarki içtihatları bir bütün olarak değerlendirildiğinde; eşe karşı sarf edilen bu sözlerin birliğin temelden sarsılmasına ve ortak hayatın çekilmez hale gelmesine neden olduğu konusunda hiçbir tereddüt bulunmamaktadır.

3. Boşanma Davası Açıldıktan Sonra Aynı Evde Yaşarsam Dava Hakkım Düşer mi?

Evlilik birliğinin temelden sarsılması sebebi ile boşanma davasının açıldığı tarih, kritik öneme sahiptir. Zira boşanma davası açıldıktan sonra eşlerin ayrı yaşama hakkı bulunmaktadır. Davayı açan eşin ayrı yaşama hakkını kullanması ve ortak hayatın devam edemeyecek hale geldiğini ispat etmesi, davasını kazanabilmesi için büyük öneme sahiptir. Nitekim boşanma davası açılmasına rağmen, aynı çatı altında yaşamaya devam etmek diğer eşi hoş görmek olarak nitelendirilebilir. Eşinin kusurlu fiillerini hoşgörü ile karşılayan ve evliliğine devam eden tarafın ise boşanma talep edebilmesi mümkün değildir.

Bu tür durumlarda dava açmasına rağmen aynı evde yaşamaya devam eden davacı eşin, davalıyı hoş gördüğü için mi, yoksa bir zorunluluğun sonucu olarak mı aynı evde yaşamaya devam ettiğine bakmak gerekmektedir. Zira boşanma davası açan eşin, gidecek bir başka yeri olmaması veya ekonomik olarak yeni bir yaşam kuramaması ihtimali yüksektir. Gidecek başka bir yeri veya ekonomik bir dayanağı olmayan davacı eşin, yaşadığı bu zorunluluğun hoşgörü olarak nitelendirilmesi ise mümkün değildir.

4. Daha Az Kusurlu Eşin İtiraz Hakkı Var mıdır?

Davalı eş, kendisi aleyhine açılan şiddetli geçimsizlik sebebi boşanma davasına MK 166/2 gereğince itiraz edebilir. Burada davalının yapması gereken, davacının daha kusurlu olduğunu ispat etmek ve davanın reddine karar verilmesini istemektir. Ancak bazı durumlarda bu itirazın sırf davayı uzatmak ya da karşı tarafı bıktırmak amacıyla kullanılması da olasıdır. Bu durumda boşanma davasına bakan hakim, somut olayın özelliklerine ve delil durumuna göre hakkın kötüye kullanıldığını değerlendirerek karar verecektir.

Av. Yaşar ÖKSÜZ

avyasaroksuz@gmail.com

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.