MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Kadın Hayatın Tam İçinde

Hiç birimiz birbirimizle aynı koşullara sahip gelmedik dünyaya. Aklımız bu varolma işini bir yarış olarak algılıyorsa bitiş çizgisini aynı kabul etsek de başlangıç çizgimiz birbirinden fersah fersah farklı.

İç dünyamızın gücü, dayanıklılığı bile nasibini almış bu başkalıktan. Sanki hepimizin ruhunu oluşturan maddenin geçirgenliği, rengi, katılığı, yoğunluğu kendine münhasır.

Dünya aynıların dünyası değil yani. Dahası benzerlerin dünyası bile değil.

Herkes; gökyüzünde binlercesi dönen alemler gibi kendine has. Kiminin dağları çiçekli, kiminin taşları elmastan, kiminin buzul, kiminin un ufak kum....

Bunca farklılık içinde beşer kendine kategori oluşturmakta pek maharetli. Kadın ve erkek. Neredeyse kadın bilinen tüm tarih boyunca (bir kaç sıra dışı topluluk, bir kaç sıra dışı çağ hariç) hep ikinci sınıf, hep ezilen hep ..

Bence şu ana kadar sürmüş tarihin kadın için zirve dönemini yaşıyoruz. Halen koşullarımız eşit değil. Kendimizin bile kendimize bakışı hasarlı, aksak. Ama güçlü olan kadın için ferah, müreffeh bir hayatı elde edebilme şansı sanırım hiç bu kadar çok olmamıştı.

Fiiliyatta çok eksiği varsa da kanunlar ve pozitif ayrımcılık denen şey henüz alışılmamış haklarımızı, en azından teorik olarak kabul ediyor.

Fiziksel güç altın çağında değil. Ve var olan gücünü her geçen gün daha da yitiriyor.

Gelecekte daha eşitlikçi bir toplum inşa edebilmek için her şeyden, herkesten önce kadın kendi gücüne kendi inanmalı.

Gövdemizin üstünde taşıdığımız kafamız bizi hayata karşı sağlam tutar. Kafamız ve kalbimiz iyi olanla doluysa kimsenin bizi nasıl gördüğü ile ilgilenmeyiz. Yaşayabileceğimizin en iyisi, en arısı bir hayatla veriyorsak aldığımız nefesi. Üretiyor, öğretiyor, öğreniyor ve yaşamın tam damarlarında var olmayı başarıyorsak hayatın hakkını veriyoruz demektir.

Bu gün onlarca video izlenecek, onlarca söz işitecek kulaklarımız.

Ne kutsanmış varlıklarız, ne değersiz. Beşere sunulan bütün yük ve bütün güzellikler erkeğe verildiği gibi bize de verilmiş. Hayat birlikte, bölüşerek nasiplendiğimiz büyük nimet. Ne biz erkekten üstünüz ne de o bizden mühim. Herkes fıtratı uyarınca eşsiz benzersiz kıymette. Feminist bir bakış açsıyla, kavgacı bir tutumla erkekle rekabete de girmeye gerek olduğunu düşünmüyorum. Onların yapabildiği ve gönlümüzün dilediği her işi başarabiliriz bunu tartışmaya bile gerek yok.

Aile için de aynı şey geçerli. Her ailede zaman içinde doğal iş bölümü oluşur. Biri arabanın tamirini yaptırmak konusunda istekliyse diğeri yemek yapar, biri temizlik konusunda sorumluluk aldıysa diğeri alış verişe gider. Kesin çizgiler zorlukları artırır, bazen hoşlanmasa da biri temizlik yapabileceği gibi öteki arabayı sanayiye götürebilir. Aile içinde kadına farz erkeğe farz iş yoktur.

Çocuklarımızı buna göre yetiştirmeliyiz. Herkes tek başına hayata tutunmasını sağlayacak kazanımları edinmeli. Herkes tüm ailenin yükünü bir kişiye yıkmayacak vicdana sahip olmalı.

Dünya uyumla güzel.

Kadın olarak evlatlarımızı donanımlı yetiştirmeli, hayata karşı savunmasız bırakmamalıyız. Cinsiyetleriyle kavgalı ona küskün insanlar olmamalılar. Güç, özgüven donanımla kazanılır.
Akil insanın eğitim eğitim diye çırpınışları bundan değil mi?

Kadını erkekten ayıran fıtri özellikleri binlerce yıl eksiklikmiş gibi görünse de hayata can katar. En sevdiğim yanlarımdır bunlar.

Kadın kolay ağlar.
Kadın düzenleyicidir.
Kadın merhamet konusunda erkekten daha ehildir.
Kadın daha uzlaşmacıdır.
Kadın süsleyendir.
Kadın kahkahada bonkördür.
Kadın küskünçtür.

Daha onlarcası belki.
Ama ben fıtratımdan gelen her özelliğimizi seviyorum.
Çocuklarım da sevsinler istiyorum.

Hayat müşterekler içinde uyum sağlandığında güzel. Ne ırk, ne din, ne cinsiyet bize insanlıkta mahir olmak konusunda garanti sağlar. Öz olan, özde olanı güzelleştirebilmekte.

Aynı gemideyiz diye bildik bir söz var. Toplumlarda mutluluk bir kesimin bencilliği ve sahip olma çabasıyla oluşmuyor. Adil, paylaşımcı, fırsatta eşitlikçi sosyal düzen oturduğunda mutlu olabiliriz ancak.

Kadınların çokça söylemeye başladığı gibi kimsenin bizi korumasına, kollamasına, acımasına ihtiyacımız yok. İhtiyacımız olan tek şey insanın insana karşı sorumluluklarının herkes için toplumda yerine getirilmesi. Ne eksik ne fazla...

Yazının devamı...

Okullar Açılırken: Korkular ve Kaygılar

Yaz dönemi bizim için sancılı geçiyor. Pek çok ailede de durum sanırım bizimkinden farklı değil. Devlet okulları yazın kapandığı için çocuklar yaz okullarına gidiyorlar. Yaz okullarına adapte olmak, yeni alışkanlıklar, yeni arkadaşlıklar kurmak zorlaştığı gibi yeni ve kötü alışkanlıklar ediniyor çocuklar. Okula başladıkları dönemlere geri dönüyoruz. Sabah ağlamaları, gerginliğin getirdiği mide bulantıları.

Her sabah, günaydından önce "bak anne ateşim var beni doktora götür, ben hastaneye yatmalıyım" sözleriyle açıyorum güne gözlerimi. Biliyor ki o hasta olduğunda anne izin alacak. Bundan başka kozu yok. Bir de "başkanın yoksa ben de seninle gelmek istiyorum". Yaz boyu kulağımda her sabah yankılanan sözler.

Empati kurmaya çalışıyorum, kalbimin bir yanı onu anlasa da alışmasını zorlaştırmamak için olmazlar peşi peşine sıralanıyor geniş açıklamalarıyla birlikte. Ama bir cümleyi elli kere söyleme kapasitesine sahip çocuklarım var benim. Size evet yada tamam dedirtmeden yakanızı bırakmaları çok zor.

Bu yaz gece ağlamaları, hastalık bahanelerine daha çok dayanamadığımızdan Sarişin okulunu değiştirdik. Çok sevdiği bir öğretmenle geçirdik yazın ikinci bölümün. Fakat peş peşe gelen izinler, uzun yaz tatili iyice böldü düzeni. Kalan yazda mutsuz gitti ama hiç olmazsa mutlu döndü eve.

Sare sözlerine şöyle başlar "söz vererek ve unutmadan toplantınız bitince beni erken alacaksınız" "söz vererek ve unutmadan beni bu gün doktora götüreceksiniz" Doktoru bu kadar çok seven çocuk tanımadım ben. Her gün gitse doymuyor.

Yapamayacağımız sözler vermemeye çalıştık, yorulmuş olsak da. Bazen usanıp "söz bu gün seni erken alacağız" dediğimizde işimiz yoğun da olsa yarım saat de olsa erken çıkıp aldık onu. Bazen iş yerine getirdik bir gün de olsa stres yapmasın rahatlasın diye.. Ama ele tutulur bahanelerimiz oldu. Bu gün işler yoğun değil vs. gibi. O istediği yada ağladığı için yapmadığımızı anlaması için büyük efor harcadık. İş yerinde sıkılsın diye ona bir şeyler izlemeyi kesinlikle yasakladık. Ama o bulduğu kağıt, kalem ve yapıştırıcıyla kafi derecede eğlenmiş göründü her seferinde.

Ne yaptıysak boşa çıktı anlayacağınız. Şimdi sonbaharla birlikte kış okulu açılıyor. Umudumuz bu ağlamaların kesilmesi lakin neler olacağını göreceğiz.

Bu gün yaz okulunun son günü ve ben bir kez daha yenildim. Okulun kapısından içeri sokamadım. Bizimle gelmesine izin vermediğimiz için okulun önünde durdu "ben akşama kadar sizi burada bekleyeceğim" dedi. O kadar kararlıydı ki "peki o zaman akşama görüşürüz ama dikkatli ol bir tehlike görürsen hemen okula gir" dedik. Umduğumuz arabaya binerken "anne ben okula gideceğim" demesiydi. Öyle olmadı, sesiz baktı arkamızdan. Eşime "ee ne yapacağız şimdi" dedim. Arabayla okulun köşesini dönüp pusuya yattık. Koşarak içeri girecekti şimdi. Yine olmadı beklemeye devam. Tam o sırada sevdiği öğretmenlerden bir geldi yanımıza, durumu anlattım. "Ben onu ikna ederim" dedi. Beş dakika kadar konuştu sonra kucağına alıp okula girdiler.

Ağlamadı.. Akşam neler anlatacak bilmiyorum.

Müdürüyle de karşılaştık okul kapısında. Sare'den bahsettik biraz. Israrlı sorularıyla sanırım onu da yormuş epeyce. "Anneme mesaj atar mısın, annemi arar mısın, ben onlar gelene kadar senin odanda bekleyebilir miyim?" Bildiğiniz müdürün odasında kendine ait bir köşe edinmiş. Müdür "Bu gün Sare'nin son günü değil mi?" diye sordu. "Evet" cevabı alınca gözlerinden bir mutluluk ışıltısı geçtiğini gördüm sanki. Derin bir nefes alıp "oh" der gibi oldu sanki. Yada bana öyle geldi evet evet kesin yanlış anladım

Zor bir çocuk Sare. Yaramaz değil ama kararlı ve inatçı.

Keşke yaz sorununa bir çare bulsak. Çocuklar okullarından ve alışkanlıklarından kopmak zorunda kalmasalar. Çalışan anneler bütün günü endişeli geçirmese.

İlkokula giden çocuklar için de aynı durum geçerli. Geçen yıl Ayşe yaz tatilini bizden uzakta geçirdi. Çünkü verecek yaz okulu bulamadık. Daha 8 yaşında bir çocuk için çok uzun yıpratıcı bir süreç. Oysa annelerin çalışmasını teşvik etmek istiyorsak önce akıllarındaki bu soru işaretleri giderilmeleri. Akrabalarla aynı şehirde yaşayan aileler için biraz daha kolay atlatılsa da yaz bizim gibi ailelerinden uzak olanlar için üç ay öncelden kaygı yaratan bulunan çözümlerin içimizi ferahlatamadığı yıpratıcı bir süreç. Umarım yakın zamanda yazı eğlenceli, verimli ve huzurlu kılacak düzenlemeler yapılır.

Maceralarımızın daha fazlası için

https://www.facebook.com/ANNEEBAK/

Yazının devamı...

Anne Olmak

Hayat dümdüz bir yol mu? Hayır! Hayat bir cangıl. Cangılın ağaç dalları, dikenleri bazen elinizde, yüzünüzde, kalbinizde derin yarıklar açar. Ama kokusunun, ahenginin, baharda çiçeklerinin, kuşlarının, kelebeklerinin ihtişamının; gözünüzden, burnunuzdan kalbinize akıp, kalbinizi her daim diri tuttuğu bir cangıl.

Kötü desem kötü değil, her dem şen desem hiç değil.

Yaşam bir maksatlı iş. İmtihan derler bilenler. Biz yeni yeni öğreniyoruz. Yaş büyüdükçe "level atlamak" derler ya gençler, level atlıyoruz imtihanda. "Olmak" hali dert yüklü bazen.

Olmanıza yardım eden en büyük zaruret anneyseniz babaysanız, anneliğiniz babalığınız oluyor. Düşseniz kalksanız da olmak için gayreti bırakamıyor yüreğiniz. Hayata tırnaklarınız sımsıkı geçiyor, "ellerim gevşiyor" dedikçe, gülen bir yüz kenetliyor gene sizi yaşamak; ama iyi yaşamak, olarak olgunlaşarak yaşamak görevine.

Bazısı daha mahir. Ben o kadar mahir değilim sabırdan yana. Ama içimde büyük bir gayret ve şevkle çalışıyorum.

Kutsallık addetmesem de anne olmak durumuna, şu dünyada bana verilmiş en büyük görev biliyorum anneliğimi.

Kendimi en çok sorguladığım, en çok başaramadığım, başaramadıkça en çok gayret ettiğim.
Herkes bir şey yetiştirir. Kimi çiçek, kimi hayvan, kimi evlat, kimi öğrenci, kimi umut. Neye meylettiysek gayretimiz, sevgimiz kadar büyük olmalı.

Anne olduğunuzda bazen çoğalmanız gerekiyor. Arkadaş da olabilmelisiniz mesela oyun saatlerinde, ikame olarak babalık yapabilmelisiniz, öğretmen olabilmelisiniz zaman zaman, hizmetçi, hasta bakıcı falan.

Bunların içinde en zor olan ikame baba olabilmekmiş. Ne denli gayretiniz olsa da hep yarım.
Hayat dümdüz bir yol mu? Hayır! Hayat bir cangıl.
Yaşam bir maksatlı iş. İmtihan derler bilenler.
Maksat tam da olmak değilmiş anladım, olmaya çalışmak olmaktan daha elzem.

https://www.facebook.com/ANNEEBAK

Yazının devamı...

İki Yaş Sendromu Yaktın Bizi

Evde sıkı yönetim var.

Bizim küçük tiran canımızı okuyor. Allahtan iş denen şey icat edilmişte günde sekiz saat azad olmanın keyfini çıkarıyoruz.

Kreşten alırken başlayan vıyy vıyy ‘lar; gıy gıy’lar tüm gece beynimde tiril tiril titreşen yapraklar gibi. Zavallı kulak zarım sürekli çalışıyor. Nöronlarım Sariş’in çığlıklarını beynime taşımaktan mecalsiz düştüler.

Olsun gece dinleniyorsunuzdur demeyin. Küçük tiran gece nöbeti yazdı bize, hem de her gece.. Üstelik geceyi bekleyen tek asker olarak Murat seçildi. Ne yaptıysa bunu haketmek için artık. Ben gittiğimde “babaaaa” diye çığlıklarına devam ediyor. Çaresiz nöbet yerini Murat’a teslim ediyorum.

“Hayır” en popüler söz artık evimizde. Hayır hayır hayır... olacak, olmayacak ne varsa toptan hayır işte .

Zannetmeyin ki öyle çocuğa kul köle olacak tavizkar bir tip var bizde. Son derece kuralcı bir aileyiz. Çocuklar oldu olalı yemek saati, uyku saati, yenilecek yenilmeyecekler listesi hepsi kurallara bağlı idi. Ta ki Sare bir gün bu sistemi değiştirmeye karar verene kadar.

Spartaküs gibi isyan etti bize. Kırdı zincirlerini. Biz şimdi kaybetmek üzere olduğumuz otoriteyi tekrar ele geçirmek için o internet sayfası senin, bu uzman benim, kim ne reçete yazdıysa uygulamaya çalışıyoruz.

Sendrom denen şey ne feci imiş meğer. 2 yaş yaktın bizi.

Baktım olacak gibi değil. Geçen Sare’yi aldım karşıma . “Bak kızım” dedim, “tamam senin sendrom hallerini anlıyorum; lakin ben de orta yaş bunalımındayım. Senin büyüme ağrılarının benim kemik ağrılarımın yanında esamesi okunmaz , bunalım desen ona keza. Bak saçlarım tutam tutam beyazlıyor, kaz ayakları perdeli perdeli gülümsüyorlar yüzümde ama ben sendromumu yansıtıyor muyum sana? Adam gibi içimde yaşayaduruyorum. Ehh sen de yaşa, ama içinden olsun.”

Konuştum konuştum... Dinledi. Bir yerde terslik olduğunu anladı ise de olayı kavramadığını düşünüyorum. Biraz karışık mı konuştum ne?

“Tamam anne bir daha yapmayacağım, seni çok seviyorum” cümlesiyle noktaladı konuyu.

Sendrom hali başladığından beri genelde diyaloglarımız şöyle gelişiyor.

“Anne elbisemi giydir.”

Giydirmeye çalışırken

“Hayıyyy giydirme. Öle koyma, onu oraya katlayıp koy. Hayyıy katlayamamışsın. Katla ben giycem. Hayıyyy giyemiyorummm.”

“ Kızım yardım edeyim mi?”

“ Hayıyyy istemiyorum.”

Sonra ağlamaya başlar “Elbisemi giydirrrrr... “

Bu diyaloglar tüm gün ve gece döngü halindedir. Nesneler, temalar, konular değişse de “hayıy istemiyorumm; hayıy istiyorumlar “ sürer gider..

Ama demiş ya ozan; “bir derdim var bin dermana değişmem” diye. Var mı durumumuzu bu sözden daha güzel anlatacak şey.

Çocuklu maceramızın diğer kısımlarına ulaşmak için

https://www.facebook.com/ANNEEBAK

Yazının devamı...

Hoşçakal Emzik, Merhaba Gece Terörü.


Her anne benzer adımlarla yürür ve benzer duraklarda mola verir, sıkıntı yaşar. Hikayelerimiz birbirine çok yakın da olsa, fark yaratan ayrıntılar çocuğu yeşertir yada çölleştirir.

Tuvalet eğitimi zor duraklardan. Biberon hayatınızdaysa biberon bırakma, emzik emiyorsa emziği unutturma. Hepsi zor, hepsi benzer. Ama hepimiz ayrı hikayeyi yazıyoruz; biberon, emzik gibi aynı kelimelerle.

Sare uzun zamandır kreşte emzik emmiyor olsa da evde tam gaz devam ediyordu emzikle muhabbetine. Sabahları okula yaklaşınca bana emziğini teslim edip “çantama koyar mısın” diyor akşamları arabaya biner binmez “emziiiiik” feryadı kopuyor bir kaç aydır.

Evde neredeyse tüm akşam emzik ağzında.

Aile dediğin tam kumpas kurucular tayfası. Oysa ki Sariş ve emzik aşkı başlasın diye ne çok çaba sarf ettik.

İlk haftalarda minnak ağzına emzik ağır geldiğinden durmadan düşerdi. Emzik düştükçe ağlamalar arttığından emziği ağzına bantlamayı bile düşündüğüm olmuştu. Şaka şaka...

Emmesi için internetten araştırmalara mı girmedik, el açıp dua mı etmedik. Elde ne imkan varsa hepsini kullandık işte.

Aradaki bağ bunca çabayla kuruldu. Sariş emziğe meftun oldu.
Konuşmayı öğrendiğinde anne, baba mı yoksa “nenneee” (emziğin Sarişçesi) mi dedi önce hatırlamıyorum ya da hatırlamak istemiyorum.

Bir ara emzik sayısı iki,üç, beşe falan çıktı. Her iki parmaktan birine bir emzik takar öyle uyur hale geldi. Çantada üç beş yedek, arabada üç beş yedek, kreşte üç beş yedek , mutfakta tencere içlerinde, beşikte falan derken renk çeşit çoğaldıkça çoğaldı.

Çoğu kişilik sahibiydi bu emziklerin, isimleri vardı. Mesela en kocaman olan “inek emziği”, damaklı olup da Sare’nin emmediği ama uyumadan önce elinde olması konusunda ısrarcı olup çıngar çıkardığı “keçi emziği “.

Her 3 fotoğrafından 2 si emziklidir.

Emzik bırakma kararımız biraz doğaçlama oldu. Yarı yıl tatilinin ikinci haftası Ayşe halasında kalacağı için tek Sare’nin kalması avantaj sağlar, daha kolay ilgileniriz diye düşündük. Ayşe’yi bırakıp haladan dönerken “aaa bir de bakmışız emzik de hala da kalmış”.
Çocuk koltuğuna oturup, araba hareket eder etmez Sare dedi ki “Anne emziğim halada kaldı. Haydi dönüp alalım.”

Teklifi reddedilince kızılca kıyamet koptu. Bu kadar erken fark edeceğini düşünmesek de hazırlıklıydık işin bu kısmına.

Bu akşam zor geçecek düşüncesiyle gittik eve, ki ağlamalar uyku saati gelene kadar bitmedi zaten. “Bu gece biz de senin odanda uyuyacağız dedik”. Yatağının yanına bir yorgan attık.
Uyku mu? O da neymiş.

Sabaha kadar ağladı , tepindi hiç uyumadı desem yeri. Üstelik son bir kaç haftasını (ben izin alamadığımdan); hastalık, kar vs derken hep babasıyla geçirdiği için benim yardımlarımı ısrarla reddetti. Bu durum bir hafta boyunca sürdü. Murat uykusuz geceler boyunca pışpışlarla geçirdi zamanını.

Ama daha kötüsü beni bekliyordu.

Birkaç gün sonra Murat eğitim için şehir dışına çıktığından biz Sare’yle başbaşa kaldık.

Gittiği ilk gece durum daha da kötüleşti.

Sare artık emzik için ağlamıyordu ama gece neredeyse saat başı kalkıp çığlıklar atıyor, tepiniyor, yardım teklifimi reddediyor ve bildiği en kötü sözü durmadan bana söylüyordu.

Hiç böyle bir şey görmedim hayatımda. Sare de Ayşe de bebekliklerinden beri asla çok hırçın, uykusuz, bu denli huzursuz olmamışlardı. Şaşkınlık, korku hepsi birbirine karıştı ama ben iyimser tabloyu silmek istemedim gene de . “Kısa sürer bu durum , geçici.... Bir kaç gece daha .. dayan..”

Tek ebeveynin çocuklarla ilgilenmeye çalışması, tüm sorumluluğu üzerine alması ne kadar zormuş meğer. Sanırım loğusalık dışında geçirdiğim, ömrümün en zor zamanı oldu bu hafta. Pazartesi günü iş yerinde ya uyuyacağım ya bayılacağım diye korktum. Murat’ın varlığı yanımdalığı ve desteği için çok çok şükrettim. Yanınızda eşiniz varsa uykusuzluğu dönüşümlü çalışmakla yeniyorsunuz, yorulduğunuzda bir kıyıya çekilip o yorulana kadar sıranızı bekliyorsunuz, üzülme geçecekleriyle güç kazanıyorsunuz. Sabah trafiği sizi kaygılandırmıyor, akşam çocukların ikisine birden yetişebilecek miyim diye dertlenmiyorsunuz.

Cumartesi gecesi Ayşe de geldi. Halaları bırakıp hemen dönmek zorunda kaldıklarından hüzünlendi biraz da. Ne zaman ki uyumak için yattık, Sare’nin inanılmaz tepkileriyle karşılaştı, işte asıl felaket o zaman yaşandı.

Bir taraftan Ayşe halamı istiyorum, babamı istiyorum diye ağlarken bir taraftan Sare çığlık atıyor ve ben kimseyi sakinleştirmeyi başaramıyordum. En sonunda Sare ablasının onun çığlıklarından korktuğuna ikna olduğundan mı, yorulduğundan mı bilmem uyudu. Tam 3 hafta boyunca gecede en az 3-4 defa çığlık çığlığa uyanıp kötü sözler söyleme, sakinleşememe, korku devam etti.

Uykusuzluğumuz, korkumuz birbirine karıştı. İnternet sağolsun. Sanırım yaşadığımız gece terörü denen olay. Haftalar boyu, gece uyandığında yoksunluğunun verdiği karmaşayla Sare bambaşka biri oldu. Çocuklar hırçınlaştığında sarılırsınız ve bir kaç sözden sonra sakinleşirler. Fakat ben geceler boyunca Sare ye ulaşamadım. Üzücü, travmatik. Ama yaşananların geçici olduğunu, internet sayesinde öğrendik.

Çocuğun, uyanması muhtemel saatleri belirleyip on on beş dakika önce onu uyandırıp sakince tuvalete götürmek, sakin ses tonuyla konuşup henüz iletişim kurulabiliyorken ona yanında olduğunuzu anımsatmak işe yarıyor. Bir kaç gecedir bunu deniyoruz. Bir de ilk akşamlar uyumasından ben de korktuğumdan, uyku saatlerini geç saate çekmiştik. Bu yaptığımız en büyük yanlış oldu sanırım. Uykusu gelip yoruldukça tedirginliği arttı çünkü Sare ilk 3 ayından itibaren nerede olursak olalım saat 8 de uyutulan, dahası reddetmeden kendi uyuyan bir çocuktu.

Bir günde emzik yoksunluğu hiç ummadığımız yerlere taşıdı bizi. Emzikle arasındaki bağın bu kadar sıkı olduğunun farkında değildim. Böyle bir travmaya sebep olacağı akımın ucundan bile geçmezdi. Bir kaç gece ağlar, biraz hırçınlaşır diye düşünürken tamamen tanımadığım bir hale büründü küçük kuzu. Bizim bebeklik maceramızın en zor dönemeci oldu bu.

Ne kreşe başlarken, ne biberondan ayrılırken, ne çiş döneminde bu kadar üzülmedik ailece. Ama çok şükür ki umut ediyorum bu dönemin de sonundayız artık. Şimdi akşamları ve geceleri daha huzurlu, en yakın zamanda eski alışkanlıkları kazanacağına inanıyorum.

Yaşananların onun için, bizim için olduğundan daha zor olduğunu biliyoruz, bu yüzden sabrımızı en üst düzeye çıkarttık. Emzik sığınılan bir limanmış Sariş için, şimdi o, emziğin yokluğunun huzursuzluğunu anne babanın sesinde, yanında telafi edeceğine inanana kadar daha çok sevmeliyiz onu.

Çocuklu maceramızın diğer kısımlarına ulaşmak için

https://www.facebook.com/ANNEEBAK/

Yazının devamı...

İçinden Çocuk Geçen Filmler (Anneliğinize İyi Gelecektir!)

İnsan her zaman kendi yaşadıklarını biriktirmez. Öğrenmek daha kapsamlı bir iş. Bir kitap okur, bir yakınımızla konuşur, bir anneyi gözlemler, bir film seyreder; öğreniriz. Çocuk sahibi olmak öğrenmeye meylimizi de arttırır. İyi anne modelleri seçeriz kendimize onlara sorarız, annemiz kayınvalidemiz varsa “böyle olunca sen ne yaptın”larla boğarız bazen onları. Şükür internet diye koca bir umman var da önümüzde. Sağlıktan, sorumluluğa, oyundan, ödül ve cezaya her konuda sıkı sıkı tembihler verebiliyor bize. Anne çocuk grupları da önemli bu açıdan, anneler "tek ben değilmişim" tesellisine yaslanıp, daha serin kanlı kalıp, çözümlere ulaşabiliyorlar. Zira anne olmak heyecanı, korkuyu kışkırtan bir durum.

Şuraya gelmek istiyorum ki ;size bir kaç film tavsiyem olacak. Çocuk yetiştirirken ne yapmalı, ne yapmamalı, nasıl yapmalı sorularına farklı açılardan bakıp, çocuk ve aile ilişkisine göz atarak bizi aklımıza çivilenecek sahnelerle güzele yaklaştıracak filmler bunlar.

İlk film "Kevin Hakkında Konuşmalıyız"

Bu filmden öğrendiğim en önemli şey; bebek yeni doğduğunda bile sizin gözlerinize bakarak istenip istenmediğini anlar vurgusu. Ve istenmediğini düşünen bir bebek ile ailenin serüveni çok da güzel sonlanmaz. Çocuğun bir yere ait olmasını belirleyen şey sadece künt bir birliktelik olamyor. Verilen her şeyi birbirine kenetleyen, bütün kılan şey sevgi. İçeriğinde duygu unsuru yoksa verilen tüm diğer çabalar temelden yoksun bir ev gibi zeminsiz ve faydasız oluyor. Ben bu filmi izlerken korktum. Dönüp dönüp baktım çocuklarla duygusal ilişkilerime, kendime sormam gereken çok sorum oldu ve değiştirdiğim bir kaç tutum.

İkinci film "3 İdiot"

Özelikle sınavlara hazırlanan bir evlat sahibiyseniz izleyin lütfen. Çoğunuz hak verirsiniz ki insan için hayati olan, aşkla yapılacak iki ana seçim var; eş ve iş seçimi. Doktor olacaksın, mühendis olacaksın derken çocuğumuzun hayatından neleri çalmaya çalıştığımızı hep beraber görelim.

Üçüncü film yine bir Amir Khan filmi olan “Her Çocuk Özeldir"

Beceriksiz, uyumsuz diye damgalanan çocukların çölde açması beklenen birer çiçek olabildiğinin işaret bu film. Kendi için uygun iklime taşısanız ve azıcık su verseniz serpilecek ve elimizden kayıp gitmeyecek çocukların ortak hikayesi.

Ve " Gizi Dünya"

İçinizde güçsüzüm diyen anneler mi var? Ben bu filmdeki kadının gücünden aldım izlerken. İzlerken size de geçecek filmdeki anne karakterinin gücü. Tüm koşulların içinde çocuğuna ışıltılı bir dünya kuracak güçte bir kadın. Dört duvar arasında bile bir çocuğun annesinin yüreğinden akıp duran sevgiyle nasıl beslenebileceğinin kanıtı. Annelik kutsal mı ,bilemem ama çocuk için anne ne demek daha iyi anladım bu filmle. Anne; çocuk için dünyayı kuranmış meğer. Dışarıda dünya ne renk olursa olsun güçlü ve kendini iyi yetiştirmiş bir anne; bilgisi, sabrı, şefkati, sevgisiyle çocuğunun dünyasını aydınlık tutabilir.

Güldürürken düşündüren fıkraların aksine, ağlatırken düşündüren filmler bunlar. (Hep ağlayacak mıyım diye endişelenmeyin sakın; güleceğiniz de çok yer olacak asında:)

Filmleri önemsiyorum. Çocuk yetiştiren insanların algılarının açık olmasını ve bu konuda çaba göstermelerini de. İyi filmler, iyi kitaplar, iyi insanlardan alınmış arı öğütler bizim de çocuğumuzun da ufkunu da açacaktır.

Çocuklu maceramızın diğer kısımlarına ulaşmak için
https://www.facebook.com/ANNEEBAK/

Yazının devamı...

Lohusalık Cinnetine Ay Pardon Cennetine Hoşgeldiniz...

Ayşeyi kucağıma ilk aldığımda ne hissettim sizce?

a)Vayyy şahane bir şey bu!

b)Bu kızla çok iyi anlaşacağız.

c)Ayy anne olmak çok güzel!

d)Dünyanın en mutlu insanıyım şuan!

Hayır bunlardan hiç biri değildi hissettiğim.

e) şıkkı ayvayı yedin kızımmm!

İşte psikopat lohusa günlerimin ilk adımını da böylece atmış oldum.

Zaten benim gibi doktor korkusu arşı alaya değen bir korkak için; bebekle ilk randevu mekanının hastanenin çok sevimsiz ameliyat masası olması, spazmodik disfoni denen acayip hastalık yüzünden narkoz alamamam, durumun şirinliğini alıp götürmüştü.

Dediğim gibi; Ayşe’yi ilk kucağıma aldığımda aynen şöyle düşündüm "artık özgürlük diye bir şey yok." Birde o kadar küçüktü ki onun neredeyse tüm sorumluluğunun bana ait olması fikri hastane yatağında beni ezdi ezdi.

Elime almaktan korkacağım bu küçük kızı nasıl doyuracak, nasıl giydirecek, nasıl yıkayacaktım?

Hatırladığım şeylerden biri de evhamlı anneliğe adımımın gene o ilk saatlerde atılmış olmasıydı. Yoğun bakıma çocuğun karnı doysun diye bebeği getiren hemşirelere bir daha buraya bebeği göndermesinler diye çıkıştım.

Çünkü bebek daha çok küçüktü ve yoğun bakımda bir sürü mikrop fink atıyordu.

Sonraki bir yıl boyunca Ayşe’ye dokunmak isteyen herkesin elini yüzünü alkollerle yıkamak gibi mülteci isteklerim oldu :)

Hala benimle dalga geçen bazı yakın akrabalarım vardır "bu çocuk İnternetle büyüdü " diye. Çünkü internetten eriştiklerim ve doktorun söyledikleri kutsal bilgiler gibi esnemez ve esnetilemez şeylerdi.

Bebeğin aylık kontrolleri benim kontrolden çıktığım zamanlardı. Hele iş kilo hesabına gelince; doktor önündeki kağıtlara bakıp elindeki hesap makinasının tuşlarına tıkladıkça benim kalbimin bütün davulları kulağımda çalardı. Ah izafiyet sen nelere kadirsin.

Hesaplar yapılıp aylık alması gereken minimum kilonun altında kaldıysa vay benim perişan haftama, ayıma...

Bu travma çok şükür bir kaç ay gibi kısa bir sürede çocuk endokrinoloji dotorunun çektiği fırçadan sonra bitti. Hoca bir sürü tahlil ve tetkikle bile beni ikna edemeyince,

- Yahu sana bakıyorum, eşine bakıyorum ne kadar büyük olacak ki sizin çocuğunuz her şey normal, dedikten sonra bu konu üstüne pek de düşmedim. Ama gene de tedbiri elden bırakmam, Ayşe’nin ara ara sınıf arkadaşlarııyla boyunu posunu bir kıyaslarım. Tam evhamlanacağım durumlarda analarının babalarının resimleri dikilir karşıma 1.80 lik ortalamalarla karşılaşınca evhamlarımı içime gömerim gene...

İlk üç ay içinde yaşadığımız komik hadiselerden biri de şöyledir.

Ayşe çok uslu bir çocuktu, 6 ay yatsın “bık” demeyeninden. Allah dağına göre kış veriyor derler, doğru söz. Neyse eşim bir toplantı için şehir dışına gitmişti; ablam da bana refakat etmek için bir kaç günlüğüne bize geldi . O dönem benim keçilerden çoğu çit dışına kaçmış, kalanları zor zaptediyorum içerde. Neyse iki üç günden sonra ablam dedi ki ( sağolsun o da evham konusunda benden aşağı değildir) Nigar sana bir şey söyleyeceğim ama sakın panik yapma. Tabi bu söz ağzından çıkar çıkmaz benim kalan keçiler firari...

Kaç gün oldu buradayım bebek hiç ağlamadı; bebek dediğin ağlar, acaba bir doktora götürsek mi ?

Ben mahvoldum, hemen yazar tarafım senaryolar yazmaya başladı.

Ayşe’nin doktorunu aradım.

Anlattım durumu; dedim ki ablam tecrübeli , bana böyle böyle diyor hemen alıp getirelim mi çocuğu.

Doktor durumun aciliyetini test etmek için sorular sormaya başladı.

İştahı var mı, sürekli uyku hali var mı, tepkileri normal mi, keyifsiz mi daha bir sürü şey..

Tüm soruların cevabının çizdiği pembe tablodan sonra

"Kızım dedi; çocuğun karnı tok, sırtı pek, keyfi yerinde neden ağlasın? ... "

Bu arada bir kaç saat sonra içeriden bir bebek feryadı koptu.

Ayyy dedi ablam bak ne güzel ağlıyor. ( ama Ayşe böyle ağlamaz, anne sesinden hissediyor tabi ) Bizi ferahlatan ağlama sebebi; o zamanlar 3 yaşında olan yeğenimin Ayşe’nin parmaklarının geriye doğru esneme payını ölçmesiymiş meğer..

Sonra; bizim kızların dişleri neredeyse dökülme yaşı geldiğinde çıktı. Tam 18 aylıkken geldi diş buğdayı vakti, bizim kızlar erkence de geniş bir elime haznesiyle konuşmaya başladılar; o yüzden gelece misafirlerle oturup havadan sudan muhabbet edebilece bir çocuğun diş buğdayını yapmayı etik bulmadım. (içimde hala uktedir bu) Bu konuda da doktorlardan fırça yemişliğim vardır. En son gittiğimiz doktorlardan biri bunun için ağlayıp sızlanınca acıdı herhal..

-Sen hiç 40 yaşına gelmiş de daha dişi çıkmamış birini gördün mü ? diye sordu. Çarpıcı bir cümle oldu, hiç unutmam. Çünkü gerçekten de görmemiştim. Realist cevaplar anneleri sakinleştirir. Daha çok gerçek hayattan örnekler verin bizi yatıştırırken.

Normal hayatıma dönemeyeceğimi düşündüren, bebeğime bakamayacağımı, bakamadığımı düşündüren her olay bu uzun depresyon günlerini arttırdı. Uzun ve yorucu bir süreçti .İkinci bebekte değişti mi? Tabi ki hayır. Aynı evhamlar..

Şimdi alıyorum ki kaybetme korkusu, ben bu işi beceremiyorum duygusu, insanda derin bir yetersizlik hissi yaratıyor.

Yukarıda da yazdığım gibi ilk görüşte aşk değildi bizim çocuklarla ilişkimiz. Daha çok sorumluluk duygusuyla atıldı ilk adımlar. Görev gibi. O gözler bana baktıkça en iyisini yapabilme gayreti kimi zaman kahraman, kimi zaman zavallı kıldı beni.

O şahane Room filmindeki diyalog tüm bu sıkıntıları özetleyip bitirmeye yeter oysa ki.

Filmin finaline doğru anne karakteri kendini yeterli bulmadığından

"Ben yeterince iyi bir anne değilim." der 5 yaşındaki oğluna

Çocuksa

"Ama annesin" diye cevap verir.

Ama annesin! Anne olmak yeterlidir çünkü, anne olmak çoğu zaman her şeyi yeterince yapmaya çalışmaktır aslında.

Zorlandığımızda bizi kötücül eleştirilerimizden sıyıracak sihirli bir söz "ama anneyim"

Ne demiş eskiler " gayret bizden tevfik Alah'tan".

Emekle yoğrulan her çocuk iyiye evrilecek her anne ferah bulacaktır...İnşallah.

Yazının devamı...

Çocuklar İçin Dünya Şimdi Daha Mı Korunaksız?

Çocuklar için dünya şimdi daha da korunaksız. Patlayan bombalar, savaşlar, kötü insanlar. Annelerin kaygıları, korkuları her okunan haberle daha da artıyor.

Dünya bütün kara ütopyaları gerçekleştirmek için çabalıyor sanki. Tüm Poliyanalar öldü bu karamsarlıkta.

Bizim evde televizyon izleme alışkanlığı yoktur, bu yüzden akşam haberlerini ailecek seyretmeyiz. Dolayısıyla çocuklar haberlerin o kara yüzünden bi haberler. Bazan birilerine gezmeye gittiğimizde, ya da es kaza arabada ilerleken açık radyoda haber saatlerinde kulaklarına çarpanlar özellile Ayşe'yi çok korkutur. Şükür ki o hala dünyada tüm bunların her gün sürüp gittiğinin farkında değil. Acele tarafından kapatırız haberleri. Artık o kara haberleri duymaya büyüklerin de kulaları dayanmıyor. Ve ne zaman savaşlarda ölen çocuk haberleri dolsa kulaklarıma Stephan Zweig'in ikinci dünya savaşının mavi küreyi getirdiği duruma dayanamayıp kendini öldürmesi gelir aklıma. Biz ise bunca kir pas içinde ruhumuzu öldürüyoruz her gün.

Anneler her akşam evde tüm çocuklar gelene ve sayılana kadar tedirginler.
Geçen gün Halep te bombardumanda yaralanmış ve yedi çocuğu bombardımanda bir yerlere kaçtığı için tekerlekli sandalyede eşiyle birikte onları araken ölen anne hepmizin malumu. O anne artık öbür dünyada cenneti de verseler dinmeyecek bir endişeye öldü. Kaygısı cennette evlatlarıyla buluşana kadar dinmeyecek bana göre.

Bu sabah kalktığımızda şehirde kar yağıyordu. Sabah hava neredeyse ağarmamıştı daha, ailecek sokağa indik arabaya binip okullara dağılmadan onbeş dakika kar topu oynadık el değmemiş beyazlıktaki sokakta. Kış günü, güne mutlu başladık anlayacağınız, ailecek ve güvende. Sonra savaşa uyananlar geldi aklıma, savaşa uyanan annelerin ısıtamağı doyuramadığı evlatlarının tuzlu gözyaşları değdi sanki elime. Savaşta sabaha nasıl uyanılır hissetmeye çalıştım, bilemedim, beceremedim empati kurmayı. Umarım asla bilemeyiz ve herkes unutur.

Ayşe küçük mahalemizde özellikle eşimin yoğun ısrarıyla; her çocuğun yaşaması gerektiği gibi ilk kez sokağa çıkmaya başladığı dönemlerde Murat ve ben camın arkasında nöbetleşe bekler, onu izlerdik (nöbetin çoğu ısrarcı olan kişi olduğundan Murat'a yazılırdı) Ama ben sokağa çıkmadan Ayşe'ye öyle tebihlerde bulunurdum ki çocuğu farketmeden sokağa değil bir karabasana yollarmışım meğer.
Bir gün parkta oynarken koşarak geldi ve zile bastı balkona çıktım hemen.
"Anne şurdan iki adam geçiyor (uzakça birmesafeyi gösteriyordu) bunlar kötü adamlar olabilir mi? Sana sormak için geldim." dedi.
İşte tam bu konuşmada da Michael Moor'un "Benim Cici Silahım" filmi geldi hatırıma. Yarattığımız endişe ve korku krallığı.. Bizi esir alan. Ama genede gerçeiği su götürmez.

Özgürlük, oynayabilme hakkı, çocuk olabilme hakkını ihlal etmeden onları güvende tutabilmek kaygısı evrensel bir kaygıya dönüştü.

Sanki dünya ağzını açmış çocukları yutmak için fırsat kolluyor. Bunu da insanlar eliyle yapıyor yazık ki. Doğada pek çok canlı neslini ayakta tutabilmek için grup aklını çalıştırıken, biz onlardan yoksul kaldık bu konuda.
Çocuk dediğin yüzünde çiçekler açan, gördüğü herşeyi coşku rengine boyayan bir uhrevi varlık oysa ki. Bir çok sanatçı ortak bir dille daha iyi bir tanım bulamadığından resimlerde melekleri çocuk suretlerine büründrümüşler.
Yaratıcı bile onları günahlardan münezzeh kılmışken biz hangi günahın yükünü sırtlarına yükleyip cehennemlere atıyoruz onları. Haddi aşanlardan olduk...

Çocuklu maceramız için
https://www.facebook.com/ANNEEBAK/

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.