MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Giden Bedenler, Gidemeyen Ruhlar

Her göç kendine özgüdür, çünkü bir insanı anlayabilmek için o insanın kişisel tarihini bilmemiz gerekir. O yüzden genellemelerden kaçınmak istiyorum; ancak son dönemde insanların yaşadıkları yerden ne yazık ki ülkemizden ümidini kesmekte olduğunu söyleyebilirim. Ümitsizlik duygusu uzun vadede çaresizliği tetikliyor ve çoğumuz çaresiz hissettiğimizde kaçmayı seçiyoruz. Kalmak ve sorunlarla yüzleşmek, baş etmek belli bir güç gerektirir; oysa gitmek çoğu zaman daha kolay olandır.

Ülkemizden gitmeye karar veren her insanın doğup büyüdüğü yerden ve tabii ki ailesinden, sevdiklerinden ayrılmayı defalarca düşündüğünü, bunlar için kaygılandığını zaman zaman korktuğunu tahmin edebiliriz. Zor kararlar öncesi hepimiz savunma mekanizmalarımızla önce kendimizi sonra çevremizi aldığımız kararın doğruluğuna ikna etmeye çalışırız; aksi halde kararımızın sonuçlarının getirdiği anksiyete (kaygı) ile baş edemeyiz. İnsanın yaşı ilerledikçe, anıları arttıkça ve kurduğu bağlar güçlendikçe gitmesi daha da zorlaşır, ayrılma anksiyetesi daha yoğun olur. Bu nedenle çoğu zaman genç insanların gitmesi daha kolaydır.

İç çatışma, doğal afet, kıtlık veya zulümden kaçan insanların gerçekleştirdiği zorunlu göçleri hariç tutarsak genellikle daha iyi çevresel, ekonomik, politik ve sosyal yaşam koşullarına ulaşabilmek için insanlar göç ederler.

Göçü toplumsal ve ekonomik değişim süreçlerinin hem bir sonucu hem de bir nedeni olarak değerlendirebiliriz. Göç eden insanların büyük bir bölümü savaş, iç savaş, etnik ya da dini çatışmalar, siyasi baskı ya da katlanılamaz orana ulaşan yoksulluk nedeniyle, hayatlarını kurtarabilmek amacıyla veya bazen de daha iyi yaşam koşulları umuduyla göç etmektedirler.

Göçün sonucunda yeni kültüre uyum sağlama sırasında yaşanılan stres, bireylerde anksiyete ve depresyon belirtilerinin görülmesine neden olabilmektedir. Yaşanılan stresin nedeni olarak yeni kültüre uyum sağlama sürecinde karşılaşılan ekonomik zorluklar, sağlık hizmetlerinden yararlanamama, dil ve eğitim engelleri gibi faktörlerden bahsedebiliriz. Kişinin alıştığı ortamdan ayrı kalması yalnızlık, yabancılaşma, kendini değersiz görme, yakınlarının yokluğu ve onları bırakmasından ötürü hissedilen pişmanlık duyguları bireyi etkilemekte ve yoğun stres yaşamasına neden olabilmektedir. Göç eden insanlar farklı bir dile, tutuma ve yeni rollere alışmak zorundadırlar. Daha da önemlisi sosyal destek ağlarından ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bireyin hem kendisi hem de çevresi ile iyi ilişkiler kurabilmesi ve bu ilişkileri sürdürebilme derecesi olarak tanımlanan psikososyal uyum kavramı özellikle bu süreçte hayati önem taşımaktadır. Sağlık profesyonelleri ve diğer kuruluşların işbirliği ile göçmenlerin çevreleri daha sağlıklı hale getirilmeli, diğer bireylerle iletişim kurmaları sağlanarak karşılaştıkları önyargılar giderilmeli ve ekonomik olarak çevreleri üzerinde daha fazla kontrole sahip olmaları sağlanmalıdır.

Türkler ve Anadolu insanı göçmeye, göçebeliğe alışıktır ancak Anadolu’ya göçmekle Anadolu’dan göçmek birbirinden çarpıcı farklılıklar gösterir. Gidenler daha ziyade ulus devletleri değil, çoğunluğu göçmenlerden oluşan ülkeleri tercih ediyorlar. Bu da onların hala köklerini, ülkeleri ile bağlarını kaybetme kaygılarının olduğunu düşündürüyor.

Sonuçta bu bir beyin ve sermaye göçüdür. Ülkemizi kısa vadede olumsuz etkileyeceğini hepimiz tahmin edebiliriz. Gidenlerin bilgi, beceri ve sermayelerini düşündüğümüzde bu sermayenin gittiği yerde artarak ülkemize dönme olasılığı her zaman vardır. Yeter ki onların gitmesine sebep olan korkular siyasetçilerimiz tarafından kısa sürede giderilsin.

Maalesef ülkemizde son zamanlarda arzu etmediğimiz bir kültürel ayrışma hepimize kendisini daha fazla hissettiriyor. Bu da ayrışanlara kendisini daha yalnız ve savunmasız hissettirir. Sebepsiz hiçbir şey olmaz ama sebeplerimizin çoğu da beynimizin bir hilesidir. Sebebin gerçekliğini çoğunlukla zaman gösterir. Çocuklar için söylemiyorum ama belli yaştan sonra gidenlerin psikolojik ve sosyal bir arafta kalabileceğini söyleyebilirim. Emekliliklerinde ve yaşlılıklarında çok önemli bir kısmı ülkemiz daha kötüye gitse bile dönmeyi seçecektir. Döndükleri yerdeki ailesi, arkadaşları ya da çevresi ile bu süreçte farklı sosyokültürel değişimler yaşadıkları için maalesef ilişkileri aynı tatta olamayacaktır. Çünkü birlikte paylaştığınız zamanlar ortak alışkanlıklarınızı güçlendirir ve alışmak güçlü bir bağdır.

Yazının devamı...

İlişkilerde Değişim, İlişkilerle Değişim!

İnsan yaşamının anlamını ilişkilerinde bulur ve yaşamımız ancak böyle mâna kazanır; ilişkiler olmadan insan gelişemez. Hazları değil, kişileri ararız.

İlişkinizde neyi değiştirmek istiyorsunuz? Bunun için gerekeni yapmaya hazır mısınız? Durmadan karşınızdakini suçlamayı bırakıp, birlikte sorununuzu çözmeye odaklanabilir misiniz? Haklı olmanın mutlu etmediğini hatırlayıp; haklı olmakla karşınızdakini kırmamak arasında kaldığınızda kırmamayı seçebilir misiniz? Tam da böyle zamanlarda iletişim kurabiliyor olsaydınız sevgilinizle/eşinizle ilişkiniz şimdikinden çok daha farklı olur muydu? Bazen işin içinden çıkamayacağınız bir duruma sürüklenirsiniz. Böyle zamanlarda gerektiğinde beklemesini bilmeli, gerektiğinde bütün gücünüzle harekete geçebilmeli ve gerektiğinde vazgeçebilmelisiniz. İki şey imkansız olsun hayatlarımızda, biri hareketsiz durmak, diğeri de amaçsızca hareket etmek.

İlişkilerde sevgi kadar öfke de doğal bir duygudur; öfkeye nasıl tepki vereceğimiz ise bir seçim. İnsan öfkeliyken karşısındakini hataları ile yüzleştirmeye ve davranışlarını değiştirmesini sağlamaya çalışır. Ama maalesef öfkeliyken sağlanan değişimler geçicidir. Özellikle öfke bir fikre veya olaya değil, karşınızdakinin kişiliğine, geçmişine, ailesine ve yakın çevresine, bağlarına yönelikse o zaman onarılması zor hasarlar ortaya çıkacaktır. Nefret reddedilme yüzünden öfkeye dönüşen sevgidir; ancak sevgisini istediğimiz bir insandan nefret edebiliriz. Böyle zamanlarda terbiye merhametten de sadakatten de yardımdan da içtenlikten de daha güvenilir bir şeydir. Büyük sanılan değerler baskı altına girdiklerinde çözülüverirken, nezaket ne olursa olsun kolay kolay değişmez. Çoğu zaman sonuna geldiğimizde ilişkimizin nasıl başladığını unutmuş olsak da bir ilişkinin özeti bitişinde gizlidir.

Hayatta her şey de olduğu gibi ilişkilerde de değişim kaçınılmazdır. Önemli olan çiftlerin rekabete girmeden benzer yönlere değişimlerini tetikleyebilmeleri, ortak zevkler edinebilmeleri ve bazen birbirlerinin iyiliği için farklı yönlerde değişimlerine de izin verebilmeleridir. Zaten hayatınız fark ettiğiniz veya etmeye değer bulmadığınız rekabetlerle doludur; bir de bunu ilişkinize taşımak yapabileceğiniz en büyük hatalardan birisi olur. Sevgide üstünlük olmaz; üstün olan zaten sevgidir.

Sevgililer gününün çok abartılmaması gibi hiçe sayılmamasını da öneririm. Her vesileyi aşkınızı yaşamak ve güçlendirmek için kullanın; ama vesileler aşkınızın önüne geçmesin. Neden “seni seviyorum” diyebilmek hâla bu kadar önemlidir çoğumuz için? Hissedersiniz, bilirsiniz ama yine de duymaya ihtiyacınız vardır. Aslında istediğiniz sevildiğiniz duygusunun deneyimini yaşamaktır tekrar ve tekrar. Sevgiliniz/eşiniz için yaptıklarınız, fedakarlıklarınız, özveriniz de bir seni seviyorumdur; ama yine de söylemenize engel olmasın. Aşıksanız sevildiğinizi duymanın değerini bilirsiniz ve onu sevgilinize/eşinize cömertçe söylemekten çekinmezsiniz.

Aşk değiştirir, çok fazla yaşayabileceğimiz bir duygu değildir. Ama her aşktan değişmiş olarak çıkarız, değişim ise hayatın esasıdır. Aşıksanız aşkınızı, değilseniz ümidinizi muhafaza edin; bazen aşktan ümidi kesmek hayattan ümidi kesmek gibidir. Değişimlerinizin aşkla olması ve aşkla değiştirebilmeniz dileğiyle…

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.