MODA
GÜZELLİK
AİLE
SAĞLIK

Çocuk Bezden Nasıl Çıkarılır?

Tuvalet konusu Freud’a göre de en az anneler kadar önemliydi. Kişilik oluşumunun ilk beş yılda büyük oranda temellerinin atıldığı ve ilerleyen yaşlarda bu temel üzerinden işlendiğini ifade ederdi. Bu yaş aralığında ise çocuğun tuvalet ile ilgili yaşadığı durumlara karşı olan tepkisi kişiliğinde çok önemli yeri olduğunu gösteriyordu. Tuvalet olayı sadece altını pisletmesi ya da temizleyebilmesi kadar salt bir durum değildir. Yanlış tutumlar çocuğun tüm hayatını etkileyecek sonuçlara neden olabilir.

Eğer tuvalet eğitiminizde sert ebeveyn tutumları dediğimiz aşırı kuralcı, titiz, katı davranımlarınız var ise çocuk bu baskılardan dolayı kabız olabilir. Bu tutumlarınız çocuğun tüm davranışlarını etkilemeye başlar ise, çocuk tutucu bir kişilik geliştirir. İnatçı, asi, cimri, sinirli olabilir. Ya da baskıcı tutumların bir diğer sonucu olan anneyi cezalandırmak için yapılan tuvaleti tutma eylemleri sonucunda gelişen davranışlar ise ilerde çocuğun, dağınık, eziyet etmeyi seven, acımasız bir kişilik oluşturmasını destekleyebilir. cimri, hırçın, pasif, inatçı bir karaktere dönüşmesi çocuk için kaçınılmaz olacaktır. Ailenin uygun zamanda teşvik edici olması bu yüzden çok önemlidir. Uygun zamanda doğru tutumlar ile öğretilmeye çalışılan tuvalet eğitimi çocuğun ileride üretken, kendine güvenen ve yaratıcı olmasına zemin hazırlamaktadır. Kaka, çiş deyip geçmeyin çünkü çocuğunuzun ilk kendi üzerinde ki sorumluluğu, kontrolü ve başarısı tuvalet alışkanlığıdır. Bu yüzden de tüm kişiliğini etkiler.

Çocuğu beze ne zaman geçirilmesi gerektiği ise, kitabi bilgiler, internetteki sınırlamalar ya da tanıdıklarınızın çocukları, kendi çocuğunuz için bu konuda da bir ölçüt olmamalı. Etrafta ki bilgiler 18 ay ile 3 yaşa kadar tuvalet eğitiminin tamamlanması gerektiği kanısında. 3 yaşına çocuğunuz girdiği an geç kaldık vakit tamam korkusu doğru olmayabilir. Bir çocuk için en uygun zaman çocuğun sinyal vermeye başladığı zamandır. Önemli olan bu sinyalleri yakalamak ve doğru frekansta kalmayı başarmaktır. Bu sinyaller, çocuğun öncelikle gerekli olan fiziksel olarak yani, kas gücü ve kontrol mekanizması gibi reflesk koordinesi ile ruhsal olarak da duruma hazır olduğu andır. Bu anları ise anlamanızda çocuk sizlere ipuçları verir. Artık bende senin gittiğin tuvalete gitmek istiyorum, bezimi takma, ben büyüdüm gibi sözler söylemeye başladığı anlardır. İşte en uygun zaman da budur. Çocuk size sinyal vermeye başladığı an mevsimi, havayı ya da başka diğer koşulları düşünmeden işleme koyulmakta fayda vardır. Ancak eğer çarşaflar kirleniyor, üstü başı batıyor diye cayarak bir ileri iki geri yapacaksanız tuvalet eğitiminden uzak durmalısınız. Bu önce sizin bu konuda nasıl davranacağınız ve neler yapacağınız konusunda yardıma ihtiyacınız var demektir.

Bazı çocuklar ise, tüm bunları düzgün uygulamanıza rağmen, sinyal vermiş olsa da beze geri dönmek isteyebilir. Bu durumlarda tuvalet ile ilgili birlikte birkaç çalışma yapabilirsiniz. Fakat öncelikle kararlı davranmanız ve anlaşmanızı çocuğa hatırlatmanız gerekecektir. Öncelikle fizyolojik olarak özellikle yatma saatlerinden 1 saat önce sıvı tüketimini kesmeniz önerilmektedir. Dışarıya çıkmadan önce tuvalete gidilmesini teşvik ederken örnek olabilirsiniz. Aynı saatlerde tuvalete gitme alışkanlığı da kazandırmakta yarar vardır. (yemekten sonra, akşam uyumadan gibi) Sonrasında tuvalet ortamını çocuğunuz için daha güvenilir bir alan haline dönüştürebilirsiniz. Her çocuğun tüm oyuncakları bir yana ayrı bir sevdiği karakter ya da bir nesne vardır. Kendine yakın gördüğü ve çoğunlukla yanında taşımak istediği. Bu nesneler, karakterler ile tuvaleti süsleyebilirsiniz. Banyonuzun kenarına bu oyuncaklar koyabilir, duvarlarına çocuğunuzun çizdiği resimleri asabilirsiniz. Çünkü bazı çocuklar tuvalet ortamından korkarlar kendi bedenlerinden bir şeyin ayrılacağı korkusu ile özellikle kakalarını tutma, bırakmama eğilimi gösterirler. Bu yüzden ortamı ne kadar yumuşatırsanız, o kadar fayda vardır. Ayrıca abartılmamış ödül yöntemini kullanabilirsiniz. Öğrettiklerinizi uygulamaya çalıştığını gördüğünüzde minik ödüller ile teşvik edici olabilirsiniz. Son olarak ebeveynler arasında ki tutarsızlıkta bir başka olumsuz etkenlerden. Eğer birisi tuvalete teşvik ediyor diğeri bez bağlıyorsa çocuğa alışkanlık kazandırmanızın imkanı yoktur. Ya da okula gidice bez, evde tuvalet gibi bir dengesizlikte süreci zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla önce uzmalaşma sağlanması ve istikrarlı kararlar alınması önemlidir.

Psikolog Merve Savaşkan
www.mervesavaskan.com

Yazının devamı...

Dikkat Eksikliğini Çağırmayın

Günümüzde en büyük sorunlardan birisi haline gelen ekran bağımlılığından sadece çocuklar sorumlu değil. Sorun tamamen teknolojinin gelişmesi ve ayak uydurmaya çalışmakta değil. Her aletin bir kullanım kılavuzu vardır ve kullanıcı hatalarından sorumlu değiliz yazısı vardır. Bu kullanıcı hataları yerini dikkat eksikliği olarak çocuklara bırakabiliyor. Telefon, televizyon ve ipad gibi cihazların kullanımında aileleri yaklaşımları ile 3’e ayırabiliriz;

1) Aslında televizyon, telefon yararlı bir sürü eğitici oyun buluyoruz, çizgi film izliyoruz yeni şeyler öğretiyor bizde izliyoruz diyenler.

2) Çocuk televizyonsuz, telefonsuz yapamıyor çok alıştı yemek yerken bile olmazsa savaş çıkıyor, durmuyor.

3) Biliyoruz çok zararlı ama ne yapsak olmuyor kurtulamıyoruz diyenler

Birinci gruptakiler, yararları var bizim zamanımız da bunlar yoktu okumayı, saymayı hatta birçok bilgiyi öğrendi çocuğumuz şeklinde kolaya kaçan aileleri görüyoruz. Çocuğunuz saymayı pirincin içinden taş ayıklarken de öğrenebilir, annesine çamaşır asması için mandal verirken de üstelik elleri çalışır kaba-ince motor dediğimiz becerisi artar. Hem kalıcı öğrenir, hem size yardım eder, sorumluluk alır, öz güveni gelişir, aile ile iletişim kurar, dokunur keşfeder saymakla da bitmez. Peki diğer türlü ne oluyor?

Çocuk sürekli ekrana bakıyor tıpkı dondurulmuş bir insan gibi kıpırdamadan. Bir çizgi film karakteri çıkıyor sesler, görseller eşliğinde çocuğunuza bir şeyler öğretmeye çalışıyor. Çocukta sonra gördüklerini zihninde tekrarlıyor. Sizde tekrar ettiğinde mutlu oluyor, öğrendiğine seviniyor ve döngü bu şekilde ilerlemeye devam ediyor ta ki ergenlik çağına gelip internet kafelerde gençliğini, zamanını harcayana kadar, ailesinden, çevresinden kendini soyutlayana kadar isyan etmiyor çoğu aile. Asılda olan peki ne?

Çocuk öğreniyor ama öğrenirken ekranda yan taraflardan ışıklı, yanıp sönen reklamlar, uyarıcılar geliyor hem ses hem görüntüler derken birde ekranın dışından aldığı evden ya da bulunduğu ortamdan gelen uyarıcılar (sesler, görüntüler, oyuncaklar vs.) var tabi, buyurun dikkat eksikliği kapınızı aşındırmaya başlıyor Tüm hayatı ve hayatın bilgisini çocuklarınıza kutu gibi bir ekrandan sunarsanız istediğiniz önlemi alsanız da hayatta ki problemlerini çözmeye değil, aksine başka sorunlara davetiye çıkarmaya engel olmuyor. Hayatı bir kutudan değil hayata karışarak neden öğrenmesin çocuklar?

Sonrasında çizgi filmlere ekrana çocuk bağımlı olmaya başlıyor ve ikinci grup aileler devreye giriyor. Her eylemi yapması için çocuğa telefonlar ve televizyon eşliğinde susturucu takılıyor. Açalım sussun, verelim yapsın… Çünkü yemek yemiyor, ağlıyor, ısrar ediyor, susmuyor ve durmuyor çocuğunuz. Misafirliğe gidilince sıkıldım diyen, otobüste ağlayan, yemeğe çıkınca yemeyeceğim diyen, bağıran her çocuğun tabletler, telefonlar eline veriliyor. Saatlerce oynuyor ve siz istediklerinizi sessizce yaptırıyorsunuz. Her ağladığında telefonu kapan çocuk kendi sınırlarını kendi çiziyor kuralları size kendi koyuyor. Çekişmeler ve güç savaşları başlıyor, evdeki gerilim artıyor. Söz geçiremediğiniz, sizi hiçe sayan bir yapı beslenmeye başlıyor ve çocuklarınız yalnızlaşıyor. Sosyalleşemeden, iletişim yeteneğinden yoksun kalıyor. İnsanlarla daha az konuşuyor, daha az oyun oynuyor, ağaçları inceleyemiyor, kuşlara bakamıyor, tanımsızlıklar peşinde sürükleniyor. Üçüncü Grup aile tipi ise, biliyoruz çok zararlı ama ne yapsak olmuyor kurtulamıyoruz diyenler. İşte burada neler yapılabileceğini bilmek, öğrenmek ve kullanıcı hatalarını kaldırmak çok önemli.

Çocuğun birden alıştığı kadar çizgi film izleyememesi, aniden saattin azaltılması evde şiddetli krizlere neden olur. Bu krizler çocuğunuzda inat, karşı gelme, yemek yememe, uykusuzluk gibi birçok alanda sorunlar yaratabilir. O yüzden öncelikle çocuğun ekrana alıştığı zaman dilimini belirlemekle işe başlamak gerek. Günde sabah akşam evinizde bu ekrana çocuğunuzun ne kadar maruz kaldığını bilmeniz gerekiyor. Daha sonrasın da belirlenen bu saat aşamalı şekilde azaltılmalı. Örneğin 3 saat televizyon izleyen bir çocuğa birden 1 saatte indirme yerine, her hafta yarımşar saat azaltarak başlayabilirsiniz. Fakat burada ki en önemli nokta bu kısıtlamayı gerçekleştirirken yerine bir şey koyulmasıdır. Çocuğu meşgul edecek ve ilgisini yönlendirebileceğiniz bir ortama aktarma yapılmalıdır. Bu ilk adımlar denenmeye başlandığında ilk zamanlarda pek çok zorluk ve krizle karşılaşılabilir. Çocuğun bu tepkisi, anne babanın çocuğa önceden gösterdiği tolerans düzeyi ile ilgilidir. Kararlılığı ve yönlendirmeleri doğru şekilde gösterdiğinizde ise sonsuza kadar çocuğunuzun direnmediğini göreceksiniz.

Psk. Merve Savaşkan

www.mervesavaskan.com

Yazının devamı...

Sosyal Medyaya Bağımlıyız

Sosyal medya denildiğinde, adı üstünde ‘’sosyal medya’’ diyemeyeceğimiz bir kavram ortaya oluşmaya başladı. Çünkü ortada amacı sosyallik olarak yapılan tek şey yok. Aksine asosyalliği, gerçek paylaşımı körelten, egolarımızın acil doyurulma ihtiyaçlarını artırıp yarıştıran sosyal medya, bir süslü kelime aslen. En ilgilisinden en ilgisizine kadar ila ki birkaç popüler programı kullanmayanımız yok. Sigara bağımlılığı ile savaşırken, bilgisayar televizyon saatini azaltmaya çalışırken bağımlılığın bir başka türü olan sosyal ağlar sinsice hayatlarımızda… Her an elimizden düşmeyen telefonlar, dakika aralıklarıyla sırayla sosyal ağları yenileyip an ve an yeni paylaşımları takip etmekteyiz.

Üstelik sosyal ağlarda tüm insanlar mutlu, harika ve lüks hayatları, sınırsız eğlenceli yaşamları, süper arkadaş çevreleri ile kimsenin ne bir hastalığı ne bir üzüntüsü ne de başka bir şeye ihtiyacı var… Yedikleri içtikleri an ve an gözler önünde, pekin ördeklerinden ve sushiden başka bir şey yemeyen, içtikleri kahvenin köpüğünün güzelliğini hemen paylaşmadan edemeyen ya da doğa üstü manzaralarda sürekli olan oraya kimse gidemez ben buradayım diye bağıran fotoğraflar sürekli yarış halinde. Kendinizde ya da aklınızda canlanan başkalarının hesapları gözünüzün önünde şuan eminim… O insanlar mı sahte yoksa hayatları mı? Ya da sosyal hesapları mı?

Peki ne oluyor da bu paylaşımları durduramıyoruz, olduğundan daha mükemmel yaşadığımıza inandırmak istiyoruz başkalarını ?

Araştırmalara bakıldığında özgüveni düşük ve asosyal hatta anti sosyal insanların daha çok sosyal ağları tercih ettiği görülüyor. Bunların en belirgin sebebi ise yoğun bir onaylanma ihtiyacından gelmektedir. ‘’Like’’ ile giderilmeye çalışılan onay görme ihtiyacı kişinin kendini kabul etmemesi, beğenmemesi, başarısız, eksik bulması gibi birçok etkeni altında bulunduruyor. Sürekli yarışmaya çalışan hayatlar ile kişiler bu şekilde ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Sosyal ağlara bağımlılıkları ilgisiz aileler, yanlış arkadaşlıklar ya da içe dönük ve özgüvensiz kişilik yapısı daha da artırmakta. Ne zaman bağımlı olduğunuzu anlamak için ise; eğer sosyal ağlara ulaşamadığınızda yoğun öfke hali yaşıyorsanız, başka yaptığınız işlerden keyif alamıyorsanız, hayat kaliteniz bir madde bağımlısının ki gibi bozulmaktaysa sosyal medya bağımlısınız demektir.

Peki ne yapmak gerekiyor?

Öncelikle gerçek hayatınız ile sanal dünya arasında ki sınırlarınızı ayarlayabilmek ve sınır ihlali yaratmamak gerekiyor. Çünkü onaylanma, kabul görme gibi doyumlar ya da duygularınızın yoğunluğu sonucunda gerçek hayatınız ile yer değişiyorsa problemler başlamaktadır. İdeal sosyal ağ kullanıcıları, sanal dünyada düşüncelerini, ihtiyaçlarını ve duygularını kendi benliğine uygun olarak kendini realist şekilde yansıtarak ortaya koyabilmektedir. Gerçeklik ile bağını koparan ve sanal ortam ile beslenen kişilerden değildir. Her şeyin azı karar çoğu zarar iken, kendinden ve kendi hayatının çerçevesinden kopmayan kullanıcılar için zararlı olmaz iken, dünyadan koparak, saatlerini aşırı şekilde harcayan, sosyalliğini azaltan, benlik algısını bozanlar için sosyal ağlar tehlikelidir. Önüne geçemediğiniz bu durumlarda psikolojik yardım almaktan çekinilmemesi gerekmektedir. Her şey de gerekli olduğu gibi bilinçli olmak sosyal medyada da şart…

Yazının devamı...

Hem Anne Hem Baba Olmayın

Çocuğun hayatında anne kadar önemli diğer kişi babası olduğunu biliyoruz ancak genel anlamda babaların iş hayatı ve diğer sorumlulukları gibi cümlelerinin altında, baba ile çocuk arasında ki kopuk bir bağ oluştuğunu görmekteyiz. Bu bağ yalnızca baba sevgisinden ve ilgisinden mahrum kalmayı değil; çocuğun yaşamının her tarafında farklı şekillerde yer alıyor. Okulda arkadaşları tarafından dışlanan, kendini zor ifade eden, derslerinde sorunlar yaşayan, ilişkilerinde problemli ya da zayıf ilişkiler kuran, iletişimi az, öfkeli, şiddetli çocuklara dönüşmeleri oldukça mümkün. Bu gibi sorunlarda genelde okul, öğretmen ya da yetiştirilme tarzına aileler yönelirken, öncelikle anne ve baba ile kurulan ilişki ve bağı daha az akıllarına getiriyor.

Annenin sesinin daha fazla olduğu, çocuk için ortak karar ve kurallar alınamayan ya da anne ile daha çok vakit geçiren çocuklarda sıklıkla birçok sorun başka formatlarda kendini gösteriyor. Babanın eksikliğinin nereden ve ne şekilde çıkış göstereceği her çocuğa göre değişebiliyor. Ancak en gerçekçi sonuç çocuğun hayatını olumsuz etkilediğidir. Çocukla baba ilişkisinin en temelinde öncelikle; anne ile babanın ilişkisinin sağlıklı olması gerekiyor. Çocuğunda bu ilişkinin içinde yer alarak, bunları gözlemlemesi gerekiyor. Baba ile anne ne kadar iletişimde bulunuyor, ne kadar iş birliği içinde ya da ne kadar birbirlerine sevgi ve saygı dolu, evde problemler nasıl çözülüyor, anne baba arasında hitap, tavır, iletişim kurma nasıl gerçekleşiyor gibi bir evin içerisinde çocuğun tanık olması gereken en önemli ortam bu şekilde oluşuyor. Çocuğun güvenli bağ kurabilmesi için anne baba ilişkisinde bir denge sağlanmalıdır bu denge ne doz aşımı kadar fazla çocukla fazla alakadar ve baskıcı ne de ilgisiz ve soğuk bir ilişkiden oluşmamalıdır. Çocuğun bakımını ya da sorumluluğunu annenin tamamen üstlenmesi gibi durumunlar hem anne için hem de çocuk için yararlı olmamakta aksine zarar vermektedir.

Annenin çocuğun her işi ile alakadar olması, çocuğa karşı kaygı, güvensizlik ve baskı hissettirirken; annenin kendini çocuğa adaması da kendi içinde sağlıklı bir durum oluşturmuyor. Baba figürü çocuk için özellikle güç ve cesaret yanı iken, anne figürü ise merhamet, güven tarafıdır. Dolayısıyla bir çocuğun her ikisine de ihtiyacı vardır. Annenin babadan rol çalması ya da çocuk ile ekstra fazla ilgisi olumlu bir dönüt olarak geri dönmeyecektir. Çocuğun annesi ve babasına her daim duygusal, sosyal ve bilişsel gelişimi için ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın tek ebeveynle karşılanması, hem anne hem baba olmak bir marifeti değil aksine çocuğun yaşamında ki eksikliği ifade eder. Babaların, ailem için çalışıyorum yoruluyorum durumları ise bir gerekçe olmamalıdır. Eğer çocuğunuz ile her gün en az 30 dakika iletişim kuramıyorsanız, (sağlıklı iletişim özellikle telefon, televizyon olmadan salt çocukla ilgilenmek) bu bir aile problemine dönüşebilir. Her çocuğun babasına ve babası ile kuracağı sağlıklı bir ilişkiye annesi kadar ihtiyacı olduğunu unutmamalıyız. Çocuğunuza verebileceğiniz en iyi şey; ona zaman ayırmaktır.

Psikolog Merve Savaşkan

www.mervesavaskan.com

Yazının devamı...

Aile Danışmanlığı Nedir?

Evlilik kurumu kolay kurulmadığı gibi yeni bir hayatın başlangıcıdır. Artık kendi ailenizi kurmak üzere adım attığınız bu yolda yolunuz uzun ancak her zaman pürüzsüz olmayacaktır. Kişiler artık ‘’benlerinin’’ yanında biz kavramını da oluşturmaya ve bunu hem resmi hem uygulamalı şekilde hayata geçirmeye başlarlar. Yeni bir oluşum ve paylaşım yalnızca ilişkinizde değil tüm yaşamınız da bir ortaklık halini almaya başlar. Öğrenmenin sınırı olmadığı gibi evlilik sürecinde de birçok şey bilgi edinilebilir ve ilişkisi kalitesi artırılabilir. Aile danışmanlığın denildiğinde bu yüzden sadece ilişkide sorunlar olduğunda başvurulan bir alan değil; evliliğin doyumunun, kalitesinin, sürdürülebilirliğin artırılma çalışması anlamına da gelmelidir. Nitekim çoğu ilişkiler kişilerden ziyade birbirleriyle kurdukları ilişkilerin hatalı olmasından dolayı can çekişmektedir. Aile danışmanları hem aileyi geliştirmek hem de sorunlu ilişkileri iyileştirmek için çalışmaktadır. Bu süreçte nelerin aykırı, nelerin ortak olduğunu anlamak ve neden aykırı durabildiklerini anlamaya çalışmak tek başına çiftler için kolay olmayabilir. Aile danışmanları kimsenin özel hayatını merak eden, karşınızda sizi eleştirmek ya da onaylamak için dinleyen bir kişi değildir. Kişinin, durumu ne kadar aykırı olursa olsun onu destekleyerek, uyumunu kendi insanlık durumuna uygun olan, koşula yönlendirmek ve kendilerine uygun yaşam biçimlerini bularak bunu uygulamalarına yardım etmektir. Böylece kişi kendini hem de kurduğu ilişkiyi keşfetme yolunda bir yolculuk ortaklığı yaşamaktadır. Kalıcı değişimin, aranan cevapların, çözüm yollarının başlangıcıdır.

Aile hayatına başlarken iyi günde kötü günde diye söz verilen ortaklığın zaman zaman destek alması, kendini yenilemesi ya da onarılması her aile kurumu için bir ihtiyaçtır. Evlilik ve aile yaşamında birçok açıdan sorunlar yaşanabildiği gibi her ailenin problemi de kendine özel ve biriciktir. Kişiler aile danışmanlarına, iletişim sorunları, sorumluluklar, sınırlar, ayrılık kararları, çocuk ile ilgili ya da aileleri ile ilgili birçok sorun nedeniyle başvurabilir. Çoğu aile danışma süreci karı koca ile birlikte gerçekleşirken danışmanınız uygun gördüğünde bir süre bireysel seans şeklinde de devam edebilmektedir.

Bu mahrem sürecin verimli geçmesi için öncelikle, destek alınacak danışmanın gerçek bir aile danışmanı olduğundan bununla ilgili eğitim ve donanımı almış olmasını araştırmak gerekir. Daha sonrasında randevu alınarak danışmanlık hizmeti alabilirsiniz. Aile süreci için çiftlerden birisi isteksiz olduğunda tek kişide destek alması mümkündür. Aile danışması, aileler için gerileyici değil aksine ilerleyici özellikte olup, danışmanlık almanın utanılmayacak bir durum olmadığını unutmamak gerekir. Bu süreçte motivasyonunuz ve inancınız çalışmaya engel olmak yerine destekleyici olduğunda daha hızlı ilerlenebilir.

Psikolog Merve Savaşkan

www.mervesavaskan.com

Yazının devamı...

Önce Barış Sonra Cinsellik

İlk seansa çift terapisine gelen kişiler genellikle cinsellik dışında problemlerle çeşitli ilişki şikayetleri ile terapiye başvurduğunu görmekteyiz. Terapide cinsellik sorulduğunda ise kaçamak ya da üzeri kapalı cevaplar almaktayız. Ancak seanslarda çift değerlendirirken en önemli unsurlardan biri de cinselliği de değerlendirmektir. İlişkinin bir parçası olan cinsellikte eşler birbirleri ile her tartışma sonucunda yatak odalarını kullanmaya başlıyor. Eğer ilişkileri iyi gidiyorsa cinsel hayatları da sağlıklı; iyi gitmeyen, anlaşamayan ya da tartışmalı tripli döngüsel bir ilişki mevcutsa cinselliği keserek cezalandırma ya da doğrudan yatak odalarını ayırarak kazanç sağlama peşinde olabiliyorlar. Oysa bizler kişilere yatak odasının bir barışma ya da küsmeyle şekillenecek bir oda olmadığını göstermeye çalışıyoruz.

Cinselliğin kalitesini çiftlerin tartışmalarının belirlememesi gerekiyor. Bu durumda en önemli etkenlerden birisi, kişilerin tartışma sonucu birbirleriyle iletişimi bozulduğunda tabiri caizse küstüklerinde birbirleriyle önce konuşup sonra barışmaya ya da önce sevişip sonra barışmaya çalışmalarıdır. Eş ile sürekli anlaşmak zorunda olunmadığı gibi ancak küsseniz; önce barışabilmeli sonra ise konuşmanız gerekiyor. Barışmayı bilmeyen kişiler ise cinselliği kullanarak bu durumu atlatmaya çalışabiliyorlar. Dolayısıyla kişilerin bu dengesi karıştığında cinselliği barışma malzemesi ya da küsme malzemesi haline getirebiliyorlar. Bu durumu özellikle cinsellik bir görev haline getirmiş çiftlerde görmekteyiz. Belli bir rutini karşılayan cinselliğin aksatılması kişilerde etki yaratarak barışma ödülü olarak görülmektedir. Oysaki cinsellik evliliğin ve ilişkinin bir parçasıdır. Kişilerin cinsel ilişki ve cinsel temastan karşılıklı zevk almaları cinsel hayat kalitesini artıran esas husustur. Özellikle cinsel isteksizlik çiftlerin birbirleri ile olan ilişkisinin yolunda gidip gitmemesine göre şekil alabiliyor. Cinsel isteksiz olan taraf karşı tarafa da kaliteli bir cinsel ilişki yaşatamadığından kişiler cinsel anlamda uzaklaşma yaşayabiliyorlar. Cinsel isteksizliği azaltma da ise kişinin hormonal bir problemi yoksa özellikle, kişilerin cinselliği bir görev olarak görmemeleri, birbirleri ile cinsel iletişim kurabilmeleri, cinselliği konuşabilmeleri ve kavgalarının sonucu olarak cinselliği kullanmak yerine önce barışıp sonra cinsel ilişkiye girmeleri önem taşımaktadır. Cinsel isteksizliğin azaltması için, kişiler ilişkileri normal giderken birbirleriyle cinselliği konuşabilmeleri, cinsel ilişki kalitelerini puanlamaları ve nelerin puanı yükseltebileceği hakkında konuşarak birbirlerini eleştirmek paylaşımda bulunmaları etkilidir. Aynı zamanda kötü giden bir evlilik cinselliği etkilediği gibi; kötü giden bir cinsel hayat da evliliği etkilediği unutulmamalıdır.

Uzm. Psikolog Merve Savaşkan

www.mervesavaskan.com

Yazının devamı...

Vajinüsmus

Birçok kadın ilişkisinde ya da evlendikten sonra yaşadığı, kendini ve ilişkisini çaresizlikte bırakan nedeni net şudur denilemeyen bir durum. Evlenmeden olmaz derken, evlendikten sonrada hala olmaz demeye devam ettiği, eşini hem seven hem de kendini üzen belki de evlilik için yaratılmadığını düşündüren vajinusmus tanısı... Beraberinde gelen eksiklik, yetersizlik duygularınızı da sırtınıza iyice yük ederek bu evliliğe son vermeyi planlıyor olabilirsiniz. Tüm bunlar aslında tedavisi olan ve çoğu kadının ülkemizde yaşadığı bir durum: vajinusmus. Kadınlarda görülen ve cinsel ilişkiye girememe olarak bilinen, yaşayan için oldukça zor ve evlilikte kabusa dönebilen düzeyde olabilir.

Vajinusmus olan kadın patneriyle ilişkiye istese de giremez, yaşayacaklarından korkar, zevk alamayacağını, canının yanacağını, kendinde bir eksiklik olduğunu hisseder ve düşünür. Tam tersine birçok bilgi okusa da araştırsa da, yakınlarıyla görüşse de bu korkuyu aşamaz ve çaresizleşir. Fizyolojik açıdan bir problem olmaksızın doktorları gezer birçok kez sağlıklı olduğunu doğrulatır ve kimse bir neden bulamayınca psikolojik olduğunu bir terapiste gitmesi önerilir. Burada ilk hatırlatma gideceğiniz terapistin sadece psikolog olmasının yetmeyeceğidir. Cinsel Terapi eğitimi almış ve bu alanda çalışan bir uzman olması gerektiğini bilmeniz gerekir. Vajiusmusun kadınlarda görülme nedenlerinde, özellikle aile baskısı, yetiştirilme tarzı, cinsel mitler, kulaktan dolma yanlış cinsel hikayeler, ilişkilerde ki kaygı, stres, cinsel iletişimsizlik, kendini tanıyamama, kendini beğenmeme gibi birçok neden gösterilebilir. Cinsel terapi ile vajinusmus kolaylıkla çalışılabilen bir durumdur. Kişi bu içinde bulunduğu durumdan çıkamayacağını düşünürken, tedavisi mümkündür. Eşlerin özellikle birbirilerini yeteri kadar tanıyamaması, isteklerini, zevklerini keşfedememeleri ve cinsel iletişim sağlayamamaları bu durumu tetikler ve çıkmaza sokabilir.

Cinsel terapide özellikle tüm kaygı veren bu etmenler ele alınır ve cinsel iletişimin sağlanması amaçlanır. Daha sonrasında verilen bilimsel teknikler ve egzersizler ile bu durumdan kurtulunur. Vajinusmus tekrarlamaz ve bir zaman sonra tekrar geri gelmez. Tedavisi bir kereliktir ve ömür boyudur. Kişilerin öncelikle kendini ifade de dilde ki baskılardan kurtulması gerekir. Kendilerine kadın diyebilmeleri ve organlarının isimlerini doğrudan telaffuz etmeleri önemlidir. Cinsel terapide belli aşamalarda bireysel seans gerçekleşirken, eşin desteği de oldukça önemlidir. Eşin süre vermesi, zorlaması, örnek göstermesi, pişmanlık cümleleri kurması, sakinleştirmeye çalışırken hepten kaygıyı artırabilir. Eşler birbiriyle cinsel iletişim sağlamalı, birbirlerinin sevdikleri, zevk aldıkları şeyleri konuşabilmelidir. Öncelikle kişiler kendi vücutlarını tanımalıdır. Evlenmek yasalar önünde otoriteden çiftleşmek için bir nevi izin almaktır o yüzden cinsel ilişkinin olmayacağı bir evlilik olamaz. Kişinin herhangi bir hastalığı olduğundan nasıl ki doktora giderek tedavi oluyorsa, vajinusmusta da tedavi olması gerekir. Özellikle yakın çevrede duyulan hikayeler ya da verilen öğütler kesinlikle tedavi yöntemi değildir. Cinsel terapi ile düzenli çalışıldığında vajinusmus tedavisi sağlanabilen bir durum olduğu unutulmamalıdır.

Uzman Psikolog

Merve Savaşkan

www.mervesavaskan.com

Yazının devamı...

Psikolog Kimdir? Ne Zaman Başvurulmalı?

Görüyorum ki en çok insanların mesleğimizde merak ettiği durumlar öncelikle ‘’Deli doktoru muyuz, delirmeden psikologa gelinmez kalıp yargısı ile ilaç yazma yetkimizin olup olmadığı…’’

İnsanların bu soruları aslında yanlış öğrenmelerin bilinmezliklerin hatalı yorumlanmasının sonucudur. Bu yüzden yazımı bazı karışıklıkları netleştirmek için ele aldım. Öncelikle psikiyatristler gelen patolojik hastalara ilaç yazabilirler, psikologların işi ilaç yazmak değildir. Psikiyatristlere tanı almış hasta grupları gelirken, psikologlara tanı almış, almamış herkes gelebilir. Bir depresyon, panik, fobi gibi tanı alan patolojiler destekleyici terapi seansları için psikologa gelebilir fakat boşanmış, sevgilisinden ayrılmış ya da okul sorunları, sosyal uyum sorunları, sınav kaygısı, mutsuzluk, hayat sıkıntıları vs. olan kişiler tanı almak durumunda olmayabilir ve psikologa gelebilirler. Tanılı tanısız herkes psikologa gelebilir fakat psikologların tedavi yöntemleri ilaç değildir.

İnsanlar psikologları, anında değişme, hayatı sıfırlama, analiz, tüm sıkıntıların çözümü, yerine karar verme gibi her talepte çalacakları bir kapı gibi görürler. Ne yazık ki bu kapıdan bekledikleri, istedikleri şekilde gibi değil de, düşünmedikleri ve bilmedikleri biçimde, bilimsel yöntemler eşliğinde çözümlerle karşılaşacaklarını bilmezler. Bu yüzden de psikoloji bilimi, insanların her istediğinin hemen mümkün olmadığını, bilim dışı beklentilerin ise hiçbir zaman mümkün olmayacağının bilincinde çalışarak, bu doğrultuda insanlara cevap verir. Fakat insanlar gizemli, mucizevi, anlaşılmayan şeylere ilgi duymaktadır. Bu tür şeylerin doğru olduğunu kanıtlayan ve itibar gördükleri bir kitle oluşturmaya çalışan kişiler de, kuramı gerçeklere uydurmak yerine, gerçekleri kurama uyduracak şekilde çarpıtırlar. Bu mesleği etik çevrede çıkarlarını düşünmeden yapmak kolay bir iş olmadığı için her psikolog doğru psikolog olmayabilir. Oysa hakiki psikologlar oyalamak, kandırmak yerine, zihinsel, biyolojik, psikolojik ve davranışsal uyumsuzlukları, yetersizlikleri ve sorunları açıklamaya ve hafifletmeye yönelik araştırmalar yapan, tedavi yöntemleri geliştirerek uygulamaya çalışanlardır. İnsan olma durumunu anlamak, baş etme, çözüm, tedavi ve de terapi süreçleri belli bir zaman dilimi isteyen, bilimsel bir bağlam içinde gerçekleşen ciddi bir çalışma sonucu ulaşılan bir cevaptır.

Psikoloji bilimi halk tarafından çok ayrıştırılamamış olup, psikiyatri, pdr, sosyoloji gibi başka mesleklerle sık sık anılmakta, hangisinin tıp olup ilaç yazıldığına göre insanlar tarafından derecelendirilmektedir.

İlaçsız bilimsel tedaviye karşı malesef halk yeterince bilgi sahibi olmamakla birlikte, ne gibi imkanların olduğunun farkında olmayabilir. Diğer yandan ise psikoloji gibi görünmeye çalışan, yaşam koçları, reikiciler, astrologlar ve daha bir sürü adını bile duymadığımız aidiyet grupları mevcuttur. Bu alanlarda ki insanlar işlerini düzgün yapabilirler kendi işlerini, kendi sınırlarında icra ediyorlarsa sorun yoktur fakat sorun olan, yaptıkları işi, tüm psikolojiye yaymaya çalışmalarıdır. Yeterince kafası diğer bilimsel meslek gruplarıyla karışmış olan halk, bir de sahte bilimlerden üreyen alanlarla, iyice neyin ne olduğunu karıştırmaktadır.

Önemli sebeplerden biri ise psikologlar arasında ki, ne yaptığını bilmeyen psikologlardır. Tüm psikologlar, hala psikolojinin ne demek olduğunu, neyi nasıl çalışması gerektiğini, neye hizmet ettiğini, psikolog unvanının gereklerini bilmediğini gözlemlerim sonucu söyleyebilirim.

Türk halkı kahramanları sever, psikologlar da onların kahramanlarıdır diye düşünebilirler. Fakat öncelikle psikologun, ‘‘herkes gibi bir insan‘’ olduğu kavranmalıdır. Çünkü psikologların tedavi ve terapi uygulamak için, özel güçleri yoktur, bilimsel yöntemleri ve eğitimleri vardır. Psikolog, bir insan olduğundan bütün insani özellikleri taşır. Psikolog da sinirlenebilir, üzülebilir, depresyona girebilir, takıntıları da olabilir. Psikolog olunduğunda ‘’süperman’’ olunmadığının idrak ettirilmesi önemli bir konudur. Herkesin bir psikologa, bir psikologun da on psikologa ihtiyacı vardır belki de…

Toplumumuz da, kendinde olanı başkasında da bularak rahatlama ya da kendi özelliklerini başkalarıyla özdeşim kurarak anlamlandırma çabası da vardır. İnsanlar, bazen de bu özdeşimi psikologlarıyla kurmak isterler ve bunun için de psikologunun özel hayatı, hobisi, fobisi gibi birçok şeyi merak edebilirler çünkü, eğer danışanlarla aynı durumları yaşamamış ya da aynı özellikleri taşımıyorsanız, onları anlamanın mümkün olmadığını düşünürler. Bu yüzden kendilerini kime anlattıklarını bilmek isteyen danışanlar, anlamsız bir merak içindedir. Uzmanlaşmış bir psikologun eğitimi, deneyimi ve kısa tanışma bilgileri dışında hakkında özel bilgi vermesi önerilmez.

Öncelikle bilmemiz gereken psikolojinin , ‘’insanı anlamak’’ kadar sığ olmadığı ve psikologların ‘’anlıyorum’’ demelerinden ibaret olmadığıdır. Analiz edilen, anlamlandırılmaya çalışılan şey ise, ‘’o insanın’’ spesifikleri değil, kendimizle ya da başkalarıyla ‘’aynı olmayışını anlamaktır.’’ Bu yüzden bir psikologun empati yapması ya da iyi bir gözlemci olması gerekir fakat, bunlar da yetmez. Hangi olgunun ne zaman ortaya çıktığı, neden ve nasıl olduğu, nesnel bir zeminde, tutarlı hipotezlerle desteklemesi gerekmektedir. İnsanların, insan olma durumlarını anlamak, bu durumundan onları tanımaya çalışmak bir psikologu, psikolog yapan özelliktir. Bunu anlamak için de, insanların istedikleri, arzuları, talep ettikleri, ihtiyaçlarının neler olduğunu anlayabilirsek, o insanı anlamış oluruz. İşte yüce ayrımın, kaçırılan önemli noktası buradadır. ‘’Anlıyorum demek anlamaya yetmez.’’

Nelerin aykırı, nelerin ortak olduğunu anlamak ve neden aykırı durabildiklerini anlamayı merak etmek psikologun özelliği olmalıdır. Zira, psikologluk sanıldığının aksine, kimsenin özel hayatını merak eden, karşınızda sizi dizi izler gibi, elinde ki hayali çekirdeklerini çıtlatarak, merakla, eleştirmek ya da onaylamak için dinleyen bir kişi değildir. Varsa da bu halkın hayali kahramanı olan psikologtur… Kişinin, durumu ne kadar aykırı olursa olsun onu destekleyerek, uyumunu kendi insanlık durumuna uygun olan, koşula yönlendirmek ve kendilerine uygun yaşam biçimlerini bularak bunu uygulamalarına yardım etmektir, asıl mesele... Psikologlar insanlık durumu için bir şeyler yapabilmekten beslenir. Fakat yardımsever olmak psikolojik hizmet değildir. Bir psikologun merakı, söz edilen konunun, insanın hayatında neye karşılık geldiğini bulmak, bunun doğasını anlamaya çalışmaktan geçer. Gerçek psikologlar işte ozaman, bu mesleğin kahramanlarıdır…

www.mervesavaskan.com

Yazının devamı...

© Copyright 2019

Milliyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş.